• İshakEdebiyat

Öykü- Fatih Maydan- Yazarı Meçhul Bir Hikâyenin Öyküsü

Dışarıda yağan karı seyretti elinde kahvesiyle. Pervazlardan sızan soğuğun içerinin sıcaklığıyla birleştiği noktada durduğunu fark etti ve bu zıtlığın ortasında olmak hoşuna gitti. Günlerdir sigara ve ekmek almak harici dışarı çıkmıyordu. Kafasında yazmak varken zihni başka hiçbir şeye izin vermiyordu. Kahvesinden yudumlaya yudumlaya çalışma odasına gidip masasının başına oturdu. Amak-ı Hayal’i kâğıtların üzerinden alıp masanın köşesine koydu. Eline aldığı kalemi bir süre boşlukta havada uçuşan kelimeleri toplar gibi salladı ve anlatısını yazmaya başladı...

Şu havanın güzelliğine bak baharın taraveti resmen insanı yeniden doğmuşa çevirir, dedi yarı açık pencereden derin bir nefes alıp ciğerlerine tüm baharı çekerek hikâyedeki isimsiz tek kişi. Hâlâ yataktan daha doğrusu salondaki kanepeden kalkmamıştı. Battaniye beline kadar çekili bir hâlde, yastık kolçağa dayalı bir süre daha dünyadan odaya akın eden baharı hissetmeye çalıştı. Az sonra babası Mansa salona girdi, elinde tabaklar ve çaydanlıkla. Elindekileri masaya koyarken memnuniyetsizlikle alışmışlığın karışımı bir yüz ifadesiyle hikâyedeki isimsiz tek kişiye bakıp "Bugün de kımıldamayı pek düşünmüyorsun sanırım." dedi. "Kımıldamamayı tercih ederim." dedi sanki jelatini yeni açılmış ve ilk kez kullanılmış bir cümleymiş gibi. "Kalk hadi, kahvaltını et, sonra devam edersin her ne yapıyorsan. Dur, düzeltiyorum, her ne yapmıyorsan." dedi Mansa, müstehzi bir ses tonuyla. Ama yüzüne bu ifadeyi veremediğini fark etti. "Hayal kuruyorum, planlar yapıyorum baba, niye anlamıyorsun?" dedi babasıyla göz göze gelmek istemeyerek hikâyedeki isimsiz tek kişi. "Anlıyorum anlıyorum da kurulan hayallerin, planların hayata geçmedikten sonra bir anlamı mı var? Sen de 'Hayaller Batı'da gerçekleşmek için Doğu'da ise gerçeklerden kaçmak içindir.'e inananlardan mısın?" diye sordu Mansa. Ama kurduğu son cümleler sanki ağzından hiç çıkmamış, sadece kafasında kurulmuş da sese dönüşmemiş gibi oğlundan hiçbir tepki alamadı. Hikâyedeki isimsiz tek kişi yavaş ve uyuşuk hareketlerle kanepeden kalktı; hafif kambur, ayaklarını sürüye sürüye sofraya yürüdü. Adeta ağır çekimde bir film sahnesi gibi yavaşça sandalyeyi çekip oturdu. Babası çayını doldururken buharın yüzüne gelen kısmının nemi ve sıcaklığı hoşuna gitti. "Hiç değilse çıkıp dolaşsan, baharın tadına varsan." dedi Mansa evladına duyduğu şefkatle. "Ben penceremden baharı yaşıyorum zaten baba." "Pencerenden mi? O kadar küçük bir aralıkla koskoca sokaklar aynı mı yani?" dedi babası karşısındaki anlamaya çalışan birinin tüm gayretiyle. "Niye olmasın? Dünya senin nereden baktığınla değil nasıl baktığınla alakalıdır. Yani şeyler değil, olgulardır esas olan." dedi hikâyedeki isimsiz tek kişi aynı şeyi sanki aynı kişiye binlerce yıldır anlatıyormuş gibi bir bıkkınlıkla. "Hiç mi merak etmiyorsun dışarıyı? Neler oluyor, insanlar neler yapıyor, nasıl yaşıyor? Mansa'nın bu cümlesi iki kafa arasındaki mesafenin özetiydi aslında. "Pek sayılmaz, yani kastettiğin anlamda merak etmiyorum. Ama mesela bak, şu çapraz karşı binanın altına açılan yeni güzellik merkezinin sahibinin adı Galip'miş. İlginç kısım şimdi geliyor. Adam bir Mevlevi’ymiş. Niye böyle bir işe girmiş ki?" dedi bir cevherfüruşan nazarıyla dükkâna bakarak. "Nereden öğrendin bunu? dedi Mansa, kendisinin bilmediği bir şeyi bütün gün evde pinekleyen oğlunun biliyor olmasına şaşırmış şekilde. "Nereden olacak, Ossa anlattı, her geldiğinde bir sürü şey anlatıyor, ben de benim için ilginç ve gerekli olanları hafızama kaydediyorum." dedi hikâyedeki isimsiz tek kişi zeytin çekirdeğinin etlerini dişiyle sıyırmaya çalışırken. "İyi de... dedi babası bilginin kaynağını öğrenmenin verdiği rahatlık sonrası atak yapma isteğiyle, "Kendi gözün, kendi kulağınla, görüp işitmek hatta bazı şeyleri hissetmekle bu bir mi?"

"Neden olmasın baba? Herkes tüm bilgilerini kendi gözlem ve algılarıyla mı ediniyor? Edindiğin bilgilerin ne kadarının esas ve ilk sahibi sensin bir düşünsene?" Bu cevapla atağı boşa çıkan Mansa, peynirden bir lokma alıp ağzına attı ve ağzındaki peynir çiğnemelerini göstere göstere "Ben çıkıyorum, haydi sana kolay gelsin." dedi kahkaha atarak. "Bugün senin haberci Ossa'n gelecek, bir zahmet kapıyı açıver, kendini çok yormadan." diye ekledi kahkahalarına kahkaha katarak. Babasının bu son sözleri biraz canını sıkmıştı. Babasının kapıyı kapattığını duydu çayından son bir yudum alırken. "Ne yani ben hiçbir işe yaramaz bir tembel miyim?" diye söylendi. "Ben sadece bazı şeyleri tercih etmiyorum, bazı şeyler manasız geliyor."

Penceresinin yanındaki hayatına geldiği şekilde geri döndü. Karşıda görünen dağların zirvesindeki karları seyre dalmışken kapı çalındı. Rahatı bozulan birinin gerginliği bürüdü bir anda tüm vücudunu. Ağır ağır kapıya yürüdü ve demirden tonlarca ağırlıktaki bir kale kapısını açarmış gibi zahmetle kapıyı açtı. Ossa her zamanki neşesiyle içeri girdi ve selam verdikten sonra "Neden bu kadar ciddisin, oğlum?" dedi hafif kırık Türkçesiyle. "Hiç... Babam..." dedi hikâyedeki isimsiz tek kişi. "Aman sen de! Alışamadınız bir türlü şu hâllerinize. Hadi ben sofrayı toplayayım da birer kahve içelim şöyle, keyfin yerine gelsin, hem biraz laflarız." dedi Ossa çocuğunun üzüntülü hâline kıyamayıp çare arayan anne edasıyla. Ossa, sofrayı toplayıp kahve yaparken hikâyedeki isimsiz tek kişi bir süre daha dağlardaki karları seyretti. "Kahveler geldi!" sesiyle başını reçineden çekilip çıkarılan bir pamuk zorluğuyla Ossa’ya çevirdi. Ossa, kahvesini uzatırken "Nasılsın bakalım görüşmeyeli." dedi.

"İyi... Ne olsun aynı."

"Bahar geldi ama dağlardaki karları seyrediyordum deminden beri. Bir kitapta okumuştum, kahramanlardan biri soruyordu 'Kar neden yağar?' diye. Hakikaten Ossa, kar neden yağar? Ossa, bu garip ve daha önce hiç aklına bile gelmeyen soru karşısında afallayarak "Şey... Neden olacak canım? İşte, hava soğuk olunca buluttaki nem donup kar olur, yağar." diyebildi. "Öyle de 'nasıl' değil 'neden'! Asıl soru bu." "Öff! Geç bunları şimdi." dedi Ossa, köşeye sıkışan birinin lafı değiştirmek için gösterdiği şirinlik maskesini takarak. "Şu aşağıya antikacı açılmış. Adı Kehribar. Sahibi Abram adında bir Yahudi’ymiş. Karısıyla çocuğunu terk edip genç bir kadınla evlenmiş. Ama peygamber gibi bir adam diyorlar." "Kehribar..." K-e-h-r-i-b-a-r... Bir süre havasi bir kelimenin harfleri gibi odada gezindi harfler. Kabbala'da bir anlamı var mıydı acaba? "Ne güzel isimmiş değil mi Ossa?" dedi hikâyedeki isimsiz tek kişi, Ossa'nın arkasında sanki çok uzak diyarlara açılan uhrevi bir dünyayı seyreder gibi. "Hem bir taş, hem de göz rengi. İkisi de ona güzel bakan olunca parlaklık kazanıyor asıl rengine kavuşuyor, güzelleşiyor." "Belki de ondan bu ismi koydu adam da." dedi Ossa, "Antikalar da biraz öyle değil midir?" Hikâyedeki isimsiz tek kişi "Ee başka neler var havadis?" diye öne doğru eğilip sorunca "Sen..." dedi Ossa gözlerini hafif kısıp "Hiç merak etmiyor musun bunları?" "Merak ediyorum da ondan soruyorum ya işte." "Onu demiyorum benden dinlemek yerine kendin dolaşıp öğrensen." "Ne fark eder ki? Hem hikâyeler böyle oluşur muhayyilede, katı gerçeklerle değil. Ben hikâyelerin peşindeyim gerçeklerin değil." "Anlamadım ama neyse." dedi Ossa sevimli ve masum bir gülümsemeyle. Var tabii pek havadis sayılır mı bilmem ama diye başlayarak "Bir adam gördüm geçen gün bizim mahallenin orada. Simaen tanırım ama kimdir nedir bilmem. Kafayı yemiş demişlerdi ama kendi gözlerimle görünce kesin kanaat getirdim ben de." "Nasıl vardın bu kanıya?" "Tam evden çıktım otobüs durağına yürüyorum; bu, elinde bir sopa kaldırıma dikilmiş geçenden beş lira, onun bu hâlini görüp yolunu değiştirenlerdense on lira istiyor. Sopayla döverim diye tehdit ediyor bir de. Allah'tan beni fark etmedi de kaçıp kurtuldum. Hakikaten delirmiş adam. Allah'ın kaldırımından geçmek için bir de para mı vereceğiz?" dedi Ossa gözlerini devirip. "Garip ama belki de başka bir niyeti vardı adamın." dedi hikâyedeki isimsiz tek kişi. "Ne niyeti olacak allasen? Kafayı oynatmış işte sopalı deli." dedi Ossa, kahve fincanlarını mutfak tezgâhına götürürken. "Kızma hemen tamam. Sadece hikâyeleri dinlemeden gerçeği bilemeyiz, bunu demek istedim. Hiçbir şey göründüğü kadar değildir." "Off iyi be! Sen git dinle o zaman. Ben ne para veririm, ne sopa yerim, ne de hikâyesini dinlerim. Zaten polis gelip karakola götürmüş. Karısı yalvar yakar çıkarmış. Söz vermiş bir daha yapmayacağım diye. Kadına dua etsin yoksa hâli haraptı valla." "İlginç bir hikâyeymiş." dedi bir insanın neden ve hangi şartlarda böyle bir şey yaptığını merakla. "Ee sende yok mu bir şey?" dedi Ossa karşısındakini de sohbete katıp kendi muhayyilesinin ambarına yeni malzemeler katmak istercesine. "Hayır, bildiğin ya da bilmediğin gibi her şey." diye cevap verdi hikâyedeki isimsiz tek kişi.

Gözlerimi açtığımda pencerenin yarı açık kaldığını fark ettim ama bu iyiydi çünkü baharın taraveti ciğerlerime dolmuş tenimi bir tüy yumuşaklığıyla okşayarak uyandırmıştı beni. Akşam kanepenin üzerinde uyuyakalmıştım. Gerindim, yataktan çıkıp önce kahve suyu koydum, sonra lavaboya gittim. Koridordaki babamdan kalma Mansa resminin yamuk olduğunu görüp onu düzelttim. O esnada açık pencereden sabah gezintisi yapmaktan dönen Ossa bacaklarıma dolanıp mamasını vermemi sevimli bir emrivakiyle emretti. Ona mamasını verdikten sonra kahvemi koyup masamın başına geçtim. Ne zamandır kafamda tasarladığım anlatımı yazmaya başlamam gerekiyordu artık. Kafamdaki anlatı kozmos gibi kaostaki düzende yüzüyordu. Sadece anlatı yazarken kullandığım siyah dolma kalemi alıp kâğıda değdirdim. İlk cümlem ne olmalıydı, sonra nerelere gitmeliydi bu cümleler cangılı. Kaleme bıraktım zihnimi ve ikisi birleşip kâğıt üzerinde dolaşmaya başladılar:

Dışarıda yağan karı seyretti elinde kahvesiyle. Pervazlardan sızan soğuğun içerinin sıcaklığıyla birleştiği noktada durduğunu fark etti ve bu zıtlığın ortasında olmak hoşuna gitti. Günlerdir sigara ve ekmek almak harici dışarı çıkmıyordu. Kafasında yazmak varken zihni başka hiçbir şeye izin vermiyordu. Kahvesinden yudumlaya yudumlaya çalışma odasına gidip masasının başına oturdu. Amak-ı Hayal’i kâğıtların üzerinden alıp masanın köşesine koydu. Eline aldığı kalemi bir süre boşlukta havada uçuşan kelimeleri toplar gibi salladı ve anlatısını yazmaya başladı...

Şu havanın güzelliğine bak, baharın taraveti resmen insanı yeniden doğmuşa çevirir, dedi yarım açık pencereden derin bir nefes alıp ciğerlerine tüm baharı çekerek. Hâlâ yataktan daha doğrusu salondaki kanepeden kalkmamıştı.


Fatih Maydan

73 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör