• İshakEdebiyat

Öykü- Fatih Selvi- Köstebek Etkisi

Yapacak pek işim kalmayınca bir sabah yorganı üzerimden attığım gibi balkondan aşağı fırlayıp gidivermek fikrini beynimde eveleyip gevelemeye tekrar başladım. Ölümle dolduracağım o boşluğu hayal etmeye çalıştım, terk edeceğim dünyadan ötelerini. İyiden iyiye tartmak lazım tabii şimdi bu tür fikirleri. E, yaşlılık var akıl tekleyen motor gibi. Acele etmemek, ötesini berisini iyice görmek gerekir.

Önce ölümümün sağlayabileceği kazanımlarla, balkondan fırlama fikrime makul bir zemin oluşturmak gerekiyor. Kırışık suratımı, dişsiz ağzımı, tükürük saça saça horuldarcasına konuşmamı, hep ıslak sarkık dudaklarımı görmek zorunda kalmayacak komşuları, kapıcıyı ve mahalleliyi düşünüyorum. Paranın üstünü almak için titreye titreye uzanan elime bozuklukları bırakmaya çalışan fırıncının artık girmeyeceği zahmeti. Kaldırımda yanımdan geçerken cam bir vazoya çarpmamaya çalışır gibi yürüyen gençlerin zihinlerinde artık oluşmayacak “Pis moruk!’’ ünlemini. Hayırsız oğlan Cavit’in ayda yılda bir aramak zorunda kaldığı sidikli babasının duymayan kulaklarına içinden lanetler getirmesini. Gıcırdayan dişlerinin arasından, ‘’Bir ihtiyacın var mı?’’ diye artık sormama ihtimalini. Devletin işe yaramaz bir emekli fosile ödemek zorunda kalmayacağı maaşı. Bu açılardan ölmemek için makul bir sebep görünmüyor.

Rahmetli babam Ahmet Çavuş’u, annemi, kız kardeşim Fatma’yı, hepsi artık kabristanda minerale dönüşmüş arkadaşlarım Gürhan’ı, Volkan’ı ve Yasin’i aklıma getiriyorum. Altmış iki yıl önce komşu köye kışlık odun toplamaya gittiğimde yardımcı olduğum teyzenin, ‘’Al evladım benim kızımı, evlen onunla,’’ demesiyle atımın sırtına oturtarak bizim köyün bayırına gelene kadar utançtan yüzüne bakamadığım kızı; rahmetli eşim Nihal’i, çok özlediğimi de hatırlayınca işler biraz daha kolaylaşacak gibi oluyor.

Tam betona yapışıp omurgamı, kafatasımı ve ek olarak birçok kemiğimi kırarak saniyeler içinde öleceğim anın hemen öncesiyle işe koyuluyorum. Her organım hâlâ yerli yerinde. Müthiş bir hızla aşağı düşerken asfalt soğukkanlı bir cellat gibi büyüyor gözümde. Zaten az işiten kulaklarım, havanın uğultusuyla diğer seslere tümüyle yabancı. Midemde, neşeyle sindirilmekte olan yarım saat öncesinde tüketilmiş taze ekmek, kaşar, zeytin ve taze çayın verdiği sıcak doygunluk hissi. Gözlerim merakın sınırlarına varmış bir genişlikte sızlıyor. Kalbim son atımlarını ağzına yüzüne bulaştırmamak için titizlenip tempo yapmış, sonunda ritüelinin dışına çıkacağı için yerinde duramıyor. Yıllardır şöyle uzun bir tatilde sessizce kontak kapatma arzusunun gerçekliğine hazırlanıyor.

En fazla birkaç saniye sürecek yolculuğum boyunca, önceleri akıl erdiremediğim çetrefilli bütün problemler kafamda fink atıyor. Denizineği popülasyonunun azalmasının, türüne ihanet eden sorumsuz göçebe erkeklerden mi, yavru büyütmekten imtina eden kariyer meraklısı dişilerden mi kaynaklandığını, bir iki kelimeli cümlelerle öykü yazabilmenin mi, bir iki sayfa süren cümlelerle öykü yazabilmenin mi daha büyük yetenek gerektirdiğini, Kızılderililerin Bering Boğazı’ndan geçen Sibirya Türklerinin torunları olup olmadığını, yumurtanın kolesterolü artırıp artırmadığını düşünüyor, en doğru cevaplarla sonunda cıscıbıldak kalan zihnimi asfalta sıvamaya hazırlanıyorum.

Devamında ölüm anıma geliyorum. Kaburgalarımdan ikisi ciğerime saplanmış. Karın boşluğum, yırtık iç damarlarımdan boşalan kanla dolmakta. Kızıllaşan bir fanilanın altında nöbet geçirircesine seğirmeye başlayan kaslarımın dokunaklı görüntüsüyle çöp kenarındaki kedilerin bile iştahı kaçıyor. Kafatasım tebeşir gibi dağılıvermiş, beynim çilekli jöle kıvamında etrafa saçılmış. Miskin nöronlarımın zamanı çok az, kendilerine son görev duygusu hâkim oluyor. Alıp beni çocukluğuma götürüyorlar, kıyağa bak. Babamla koyun otlatırken yağmura yakalanıyoruz. Sığındığımız ağacın dibinde ceketinin altından, etrafımıza inen yıldırımları dehşetle seyrediyorum. Karşımızdaki dağ armudunun düşen yıldırımla anında kavrulup ikiye ayrılmasını körleşen gözlerle izliyorum. Öylece bembeyaz bakıyorum her yana. Babam, annem ve Nihal’in sesleri geliyor. Hayatım, ekşimiş bayat bir çorba gibi boğazımdan dağılıyor kaldırıma. Bir çağrı mı, ret mi bu sesler? Artık bilmeceler ortalığa saçılıp kalırken nihayet ben gidiyorum.

Korkunç bir ihtimal daha var ama. Ölememek. İkinci kattan atlayıp da ölemezsem sonradan tekrar ölebilmek için yollar aranabilir fakat ya yatalak kalıp istediğimce ölemeyecek kadar bakıma muhtaç kalırsam? Sürüne sürüne balkona gidip tekrar deneyememek, felçli kollarla bıçağı alıp bileklerimi doğrayamamak, zorla yedirilip açlıktan bile ölememek var misal. Artan ihtimaller her zaman gözümü korkutmuştur.

Nerden aklıma geldi şimdi bilmiyorum ama yıllar önce izlediğim bir programda anlatılanlara göre, köstebeklerin toprak altındaki labirentlerde sürdürdükleri yaşam, aslında kolayca tespit edilemeyen bütün ekosisteme etki edebilecek dramatik sonuçlar doğurabiliyordu. Köstebeğin varlığı, toprağın havalanıp oksijenlenmesine, dolayısıyla veriminin artışına ve solucan türünün çoğalmasına önayak oluyordu. Ayrıca bu labirentlerin; tavşan, sincap, fare gibi bazı hayvanlar için doğal barınak oluşturarak kemirgen neslinin tehlikeli bir şekilde azalmamasını sağlıyordu.

Bazı aklı evveller bu saptamadan ileri çıkarımlarda bulunup bir hipotez kurmuşlardı. Buna göre örneğin, Şefaatli’de kimsesiz yaşlı bir köstebeğin toprağın altında ölümü, türlerin zincirleme şekilde birbirlerini etkilemelerine; beslendikleri bitki miktarının artıp azalmasına, bu miktar farklılıklarının insan beslenme alışkanlıklarının müspet veya menfi değişimine; bunun sonucu bölgede içeri veya dışarı yönde hayvan ve insan göçlerine sebep olabiliyordu. Bu ölümün, göçler sonrası demografinin değişmesine, üretim ve tüketim ağlarının farklılaşmasına, ülkenin bu noktasından çevresine doğru yayılan dalgalarla devamını saymaya erindiğim görülür görülmez, çarpıcı ya da minimal tüm olumlu veya olumsuz etkilerle bütün dünyaya nüfuz edebilecek bir reaksiyonlar silsilesine ve trajik sonuçlara yol açabileceği vurgulanıyor ve buna, ‘’Köstebek Etkisi’’ deniyordu. İşte bazen kendimi o köstebeğe benzetiyorum.

Seksen dört yaşındaki bir adamın, elli üç yıllık evinde, yirmi sekiz yıldır on binlerce kez oturduğu kadife koltukta, sürekli açık olan televizyonun türlü saçmalıklarla meşgul dilsiz karakterlerini izlemekten başka işi yokmuş gibi gözükürken aklına böylesi karmaşık düşüncelerin ve ihtimallerin gelmesi sadece bir tesadüften mi ibaret? Daha önemli bir işim olsaydı neden onla uğraşmayacaktım ki? Uzun zamandır aklımda dolanıp duran balkondan fırlayıp gitme fikrini, bunamış yorgun beynimde anlaşılan daha uzun bir süre evirip çevirmem gerekiyor.

Nihal’le Foto Kamil’de çektirdiğimiz rengi artık turuncuya dönmüş o çok sevdiğim fotoğraf, otuz yıldır televizyonun üstünde durmaya devam ediyor. Sevgili eşimin Sümerbank’tan aldığı sapı Kıbrıs haritası desenli kaşıkları her istediğimde kullanabiliyorum. Elli yıl önceki kedimiz Sakin’in tırmık izlerini Uşak halısının kenarında fark etmek hâlâ mümkün. Rüzgâr sert estiğindeki uğultudan odada durulmasa da macunları kuruyup dökülmüş pencere pervazının kenarına, Hayırsız oğlan Cavit’in kazıdığı adı, onca yıla rağmen okunabiliyor. Fi tarihinde masanın dengesini bozan bacağının altına sıkıştırdığım Hürriyet Bulmaca Eki oradan kurtulamadı henüz. Zamanında tadına bayıldığım bütün anlar bu evde yaşandı. En güzel anıların hepsi hâlâ bu odalarda dolanıyor. Zamanında Nihal’in parmaklarından günlerce gitmeyen balkon korkuluğunun boyası epey kabuklanıp dökülse de gül gül öldüğümüz o günü hatırlatmaya devam ediyor. Mısır patlatıp Nihal’le, Yalan Rüzgar’ını göz kırpmadan izlediğimiz akşamlar şu kanepede bir yerlerde. Bunların bir anlamı var mıdır? Döküntü mobilyalarımın arasından elimi kolumu sallayarak usulca ve kolayca çekip gidememek, gidenlerin bu dünyadaki beynimde gizli son izlerini de alıp götürerek onlara ihanet etmekten korktuğum için midir?

Bir sebep var ama ben henüz onu bulamadım. Bütün sevdiklerim ölüp gitmişken, benim hâlâ buraya takılıp kalmamın muhakkak bir nedeni olmalı. Galiba beni burada tutan şey, sadece korkunç olaylara sebep olabilecek o köstebeğin olası etkisinden çekinmemdir. Gönlünce ölememek ihtimalinin korkunçluğunu da unutmamak lazım. Bu işlerin doğal seyrine pek karışmamak lazım belki de. Öylesine bir düşünce miydi acaba? Bakalım. Bilemiyorum. Yorgunum. Biraz kestireceğim.


Fatih Selvi

164 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör