• İshakEdebiyat

Öykü- Fayrapziya- Ayin

Çok müzik dinliyordum. Bunun ne kadarı çok ne kadarı az diye tartışılır elbette ama tartışma konusu olabilecek belirsizlik noktalarını fersah fersah aşmıştım ben. Hele ki namussuz sigarayı yakmayagöreyim, sanki ciğerlerime çektiğim hava da bir ritme kavuşuyordu; sigara içmek başlı başına bir eylem olmaktan ziyade, bir mizansen parçasına dönüşüyordu. Cesaretiniz elverirse, teke tek gelin, diyordum müzik ve sigaraya, lakin dinleyen kim! Baktım ki benim irade, gözlerinin feri sönmüş yaşlı bir memur emeklisine dönmüştü artık, eh bu işi bir düzene sokma vakti geldi, dedim kendime. Bilinçli bir vatandaş olarak durumu yargıya taşımaya karar verdim. Ben nereden bileyim bu yargı süreçleri uzun zaman süren, sürüncemeli işler diye. Hiç akıl veren de olmadı bana. Hayır, tek makamda hallolsa yine yetinecektim hani; arkadaş, ilk derece mahkemesinde kaybettim. Zaten avukata da güvenmemiştim, “Zamanı öne sürelim,” demişti, “zaman israfından konu açtık mıydı bu davanın seyri bizim lehimize döner.”

“Eh,” demiştim ben de, madem bu işleri sen biliyorsun, dediğin gibi olsun. Daha ilk duruşmada hakim düşürdü bizi, neymiş efendim, zamandan bol ne varmışmış, sanki diğer zamanlarımı çok dolu mu geçiriyormuşum gibi sözler söyledi bana, söylemek ne kelime, suratıma çarptı resmen bu sözleri. Bizim çapsız avukat bu kaybıma benden daha çok üzülmüş ve hazmedememiş olacak ki, gözlerinde bilenmişliğin ve öfkenin parıltısını gördüm duruşmadan sonra. Bilemiyorum, belki de daha çok para koparmak için süreci uzatmak istiyordu ve gözlerindeki parıltıya ve sesindeki tona varıncaya dek iyi rol yapabilen birisi de olabilirdi tabii. Ben ne anlarım ki zaten, benim kişilik tipim, vur kafasına al ekmeğini kategorisinden. Öyle safım yani. Halbuki saf olacağıma, kötü olanı barındıran bir iyi olmak isterdim. İnsan olmak isterdim aslında. Velhasıl, avukat beni yine kafaladı ve bölge mahkemesine başvuruverdik.

Tabii bütün bu süreçte, daha karar da çıkmadığı için, ben hem müziğimi dinliyor hem de fosur fosur sigaramı içiyordum. Hani belki kazanırım da müziğimle sigaram ayrılır, öncesinde içeyim bari diyordum, tıpkı yaklaşan ayrılık vaktini kafasından çıkaramayan aşıklar gibi. Bu sefer de, “Bozulan sağlığı ileri sunalım,” demişti avukat, “hem bunu yardımcı savlar ile de destekleriz, efendime söyleyeyim sağlığın bozulursa hayallerine kavuşamamak, edinmek istediğin sorumlulukları omuzlayamamak, ne bileyim çoluğuna çocuğuna muhtaç olmak, o çok sevdiğin saçların kemoterapide dökülmesi; bütün bunları sıralarız hakime, hatta insan haklarından bile dem vururuz be, bunlar senin hakkın yahu hakkın.”

Bir de sanki aklına o an gelmiş gibi ekledi, halbuki ben bilmez miyim, bu kafasında zaten vardı ama beni de kendi çapında çok kırmamak için sanki sonradan aklına gelmiş gibi bir mizansenle çerçevelemek istedi sözü. Diyor ki, “Sen zaten Allahsız değil misin, senin bundan sonraki yaşamın yok, hem bundan sonraki yaşama inanmadığın için, varsa bile zırnığı alırsın öteki tarafta. Bunun ajitasyonunu yaparız hakime, deriz ki hakim bey, garibanın şöyle mutlu geçirebileceği maksimum yetmiş-seksen senesi var. Zaten hatırı sayılır miktarını devirmiş, acıyın müvekkilime, n’olur ayırın sigara ile müziği.”

Ve gerçekten de avukat bu sefer turnayı gözünden vurdu, öyle bir kotardı ki işi, hakimin gözleri bile doldu be. Ben ise hakimin gözlerinin dolmasına doldum, bilindiği üzere avukat zaten usta oyuncu, göz pınarları kurudu deyyusun, bizi çeken kameralar da televizyon başındaki müptela kitleleri ağlattı. İyi de oldu bir bakıma, uzun zamandır bir kuraklıktır gidiyordu, ıslandı ortalık azıcık; rimeller ve burunlar aktı, makyajlar tazelendi, sinüsler açıldı. Velhasıl, kazandık biz bu mahkemeyi. Benim müzikle sigara bu kararı duyunca kudurdu tabii; Ferhat’ın deldiği dağ, Mecnun’un geçtiği çöl mesafesince büyük bunların aşkı. Hem öyle kolay mı canım hukuk devletinde şipşak iş halletmek. Haha, bak bu da güzel ironi oldu he.

Neyse efendim, istinafa taşıdılar durumu. Korkmadım desem yalan olur; benim dayım falan yok zira, e koskoca yüksek mahkeme; bu sigaranın da müziğin de dayıları çoktur, çekerler fişimizi diye düşündüm. Karıncanın dertleri işte. Ben nerden bileyim bunların davalık olduğu binlerce insan var diye. Hal böyle olunca, kararın çıkması bir nebze uzun sürdü tabii ama yine de bu durum benim işime geldi, zira fişimi çekmek için tenezzül bile etmediler. Fena bir karar çıkmadı Yargıtay'dan. Tamamen yasaklamadı sigarayla müziğin birleşimini ama bir sınır getirdi. Günde maksimum on dal sigara içebilir ve müziği de sigarayı yaktığım andan itibaren bitirene kadar dinleyebilirmişim. Hay hay dedik biz de tabii, ne diyeceğiz.

Gel zaman git zaman; zaman her zamanki gibi akıp gitti ve ben de aktım gittim. O karardan sonra, ritüelimin cebren değişimiyle beraber, benim tutumlarım da değişti. Eskisi gibi, her beğendiğim parça ile bir sigara yakma huyunu bıraktım mesela önceleri. Zamanla bunun ötesine de geçtim. Hangi parçalarla sigara dinlenir üzerine kafa yormaya, zevkimi rafine hale getirmeye uğraştım. On dal sigarama dair her güne on parçalık listeler hazırladım. Elbette duygu durumlarım dinlediğim parçaları belirlememde büyük bir önem teşkil ediyordu ama siz de bilirsiniz ki, duygular entelektüel şeylerdir. Hatta itiraf etmeliyim ki, ben en derin gözyaşlarımı, müzik eşliğinde oluşturduğum kurgusal atmosferlerde döktüm. Hal böyle olunca ve insan kendi duyguları ile adeta Tanrı gibi oynamaya bir kere başladıktan sonra, süreklilik meydana geliyor. Bu süreklilikte ise bendeniz, her duygudan tat alabilmek için duyguları da kategorize ettim. Hatta onları salt halleri ile değil, birbirleri ile kaynaşmış halleri ile de sınıflandırıp melezleştirdim. Hüzünlü bir mutluluk, merhametli bir öfke, aşk dolu bir nefret doğurdum mesela. Belki gülüp geçilir ama bilinmez ki aslında insan, çoğu zaman aynı anda zıt kutupların çekiminde bulunur. Doğru şeklinde bir ipin iki ucu gibidir duygusal kutuplar; ipi uçlarından tutarsınız ve uçlarını üst üste gelecek şekilde bir çember haline getirirsiniz. Bir bakmışsınız ki birbirine en uzak olan ve hiç kavuşmayacakmış gibi duran o zıt kutuplar bir araya gelmişler, hatta bir araya gelmek ne kelime, aynılaşmışlar. Ben bunu fark ettiğimden beri oynadım onlarla. Ve oynadığım duyguları adeta bir yönetmen gibi zihnimin sahnesine aktarırken müziklerden yararlandım, sanki bir sinematografik öge gibi.

Günün şu zamanında şu duygu, bu zamanında ise bu duygu diye bölmedim ama o gün içerisinde kullandığım duyguyu aynı gün bir daha kullanmadım. Ve her duygu grubuna ait parça listeleri hazırladım. Yeri geliyor klasik dinliyorum, yeri geliyor blues rock ya da jazz blues dinliyorum, yeri geliyor funk dinliyorum. Evet evet, funk da dinliyorum. Bizim de içimiz kıpır kıpır olmasın mı be? Hem bunlar hep Amerika’nın oyunu, onca devlet kapılmış bu oyuna gidiyor, ben mi kapılmayacağım? Peh. Gerçi, müzik eşliğinde oluşturduğum kurgusal dünyalarımın ömrü sigaranın bitiş süresine bağlı olduğu için canım sıkılmadı değil ara ara. Bazen epizotlara böldüm kurguları, diğer sigarada da kaldığım yerden devam ettim. Elbette çözüm yollarım bundan ibaret değildi. Uzun sigaraya başlamayı ilk başlarda akıl ettim zaten. Sonraları şark kurnazı tarafım daha da kendini gösterdi, yaktım sigaramı ama içmedim, kendi haline bıraktım onu. Böyle bir kısıtlılık içerisinde, değer verdiğim bir ritüel olan sigara ve müzik eşliğinde hayaller kurma eylemim sıradanlığından sıyrıldı ve ülküselleşti gözümde.

Günde on defa, ülküselliğinin ayinini yapan birisi oldum artık. Ve kendi ayinlerimin felsefesini doğurdum. Öyle tabii, her ayinin bir felsefesi vardır. Bu sürede zaman yine aktı ve ben de aktım onunla beraber. Bütün ayinlerimin, yöntemlerimin, değerlerimin ve varlığımın felsefesini yaptım. Zaman gibi aktı bu yapmak eylemi de. Hiç durmadı.


Fayrapziya

125 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör