• İshakEdebiyat

Öykü- Gül Özen- He He'ye Göç

Naz, az evvel zaman kapsülünden çıkıp kanepeye uzandığında, hâlâ eski Roma’nın gladyatörlerinin vahşi dövüşlerini düşünüyordu. Okulda gördüğü "Tarihte Zihin Akışı” dersinde, en çok arenadaki savaşçı kadınlardan etkilendiği için, babasından aldığı özel izinle, ailenin yeni oyuncağı zaman kapsülünü kullanmıştı. Bu sayede, Roma imparatoru Nero’nun akıl hocası Seneca’dan çıkan “Şakşakçılık Okulu” fikrini öğrenmişti. Kralın meydan konuşmalarında en önde bekleyen iyi giyimli, paralı köylüler bu okulun ilk mezunlarıydı. Her selamı ve açıklamayı çığlıklarla alkışlamak, onlara gün sonunda bir kese altın getirirdi. Naz, zihnindeki notları bileğindeki çipe basarak, gözlerinin önünden geçirdi. Taze görüntüleri belleğine ödev dosyası olarak kaydetti.

Odasının içindeki camdan tüpe bindi ve alt kata, mutfağa ışınlandı. Evleri gökyüzünde asılı yediveren ağacının 846. dalında, son teknoloji ultra -mega -hiper -akıllı bir evdi. Tüm aile bireylerinin zihin hareketlerini tanımlayan sürüm, evin farklı odalarında isteğe göre ısı, ışık ve koku değiştirebiliyordu. Kimi zaman onlarla sohbet dahi ediyordu. Mutfakları da evin diğer odaları gibi yalın, süs eşyasız, tablosuz, kitapsız, en ufak bir estetik dekordan yoksundu. Naz, buzdolabının hazırladığı sandviçi alıp yeniden odanın ortasında şeffaf bir silindiri andıran tüpten, bir alt kata salona ışınlandı. Evde kimse yokken, her ergen gibi biraz program kurcaladı. Yeni bir yazılımın açık verisini bulmak için hacker çeteleriyle yazıştı. Sohbet çubuğunda “He He Genç” diye bir isim yazdı:

“Selam Naz, mutsuz musun?”

“Hey, He He Genç, mutluluk tanımın nedir?”

“Daha önce hiç gülmediğine bahse girerim!”

“O da nesi? Yoksa, sistemimi çökertmek için babamın tuttuğu bir casus musun?”

“Eğer “Kifayetsiz Muhterisler (Yetersiz Açgözlüler) Dünyası”ndan daha fazlasını bilmek istiyorsan yarın benimle Kasımpatı Meydanı'ndaki seyyar çipçinin yanındaki uçan bankta buluş!”

Dıt dıt dıt dıt dıt…

Bağlantı kesildiğinde Naz, bu esrarengiz gençten duyacaklarıyla ilgili tuhaf bir şüpheye kapıldı. Salonun geniş yeşil yapraklarla çevrili, sarmaşıklı penceresinin yanındaki uzun sarı boyalı duvarın raflarında dizili kutulara yaklaştı. Şüphe kutusunu buldu ve bir hap alıp içti. 2254 senesinde tüm dünya tek bir ulus çatısı altında birleşmişti. Tüm vatandaşların teknolojiye erişimi mevcuttu. Çipi ve akıllı yazılımı olmayanlar doğal eleminasyonla ortadan yok olmuşlardı. Tarih devrimlerinden beri istenen eşitliği yaşadıkları, herkesin her şeye sahip olabildiği bir yeni dünya. Bu dünyanın adı “Kifayetsiz Muhterisler Dünyası”ydı. He He Genç'in kendisine imâ ettiğini düşündü. Sahiden gülmek de neydi? Nazların dünyasına hâkim olan güçler:

⧫ Açgözlülük ⧫ Rekabet ⧫ Yalan & Riya ⧫ İftira

⇩ ⇩ ⇩ ⇩

⧫ Hırs ⧫ Ego Savaşları ⧫ Manipülasyon ⧫ Üstünlük Taslama

Öfke gözlüğü Haset Hapı Kuş sesleri müziği Hafif masaj

Bu hislerin yeterince yüklendiği bireyler toplumda daha çok kabul görüyor ve seviliyordu. Aksi takdirde sistemin dışında kalma tehlikesinde işini kaybedenler, yok olmaya yüz tutmuş oluyorlardı. Yalnız haset - kıskançlık gibi hislerin aile ve toplum şiddetine karşı dozlarını ayarlamak gerektiği için, aşırı doz ilaçları bulunuyordu. Bunu da grupların altındaki açıklamalardan, hislerin ilaç tiplerini iyice öğrenmek gerekliydi.

Naz’ın şüphesi yatışmıştı. ‘Gülmek’ ile ilgili arama motorlarına girdi. Ama bu sözcük hakkında her şey kayıtlardan silinmişti. Yine de bir şeylerin ters gittiğine dair içindeki şüpheyi bir türlü bastıramıyordu. İçtiği hapa rağmen, hercümerç düşüncelere daldı. Naz ertesi gün okuldan çıkışta, tarif edilen meydandaki uçan dalların arasında süzülen havada asılı bankta beklemeye koyuldu. Derken zihnine bir arama geldi, şaşkınlıkla açtı. Daha önce zihin çipine dışardan, kilitliyken yabancılardan bildiri gelemiyordu. “Napıyorsun orada tek başına? Yukarıya gel!” Konuşan geçen günkü gizemli gençti. Naz kafasını bulutların üstüne kaldırdı ve kanatları uzun vidadan anteni andıran, ağaçkakan suratlı mor bir kuş gördü. Sırtındaki uçuş çantasının kemerini sıktı ve turuncu düğmesine bastı, havayı iten yanıcı gazın hızıyla anında kuşun yanına yükseldi.

”Demek benimle oynamaya devam ediyorsun.” Naz, zihnindeki sesle kuşa bakarak konuşuyordu.

Ses: “Önce sana güvenmem lazım, kimliğimi açık veremem! Sizin dünyanızın kuralları acımasız. Öyle ya her şeyi siz bilirsiniz, en doğrusunu siz söylersiniz, kendi kendinizin hem hekimi hem muallimisiniz… Üstelik hepiniz aynı format okullardan mezun olduğunuz halde!”

“Buraya hakaret edip aşağılamaya geldiysen dünyamıza ait olduğunu mu ilan ediyorsun?”

“Demagojiyi bırakalım! Gülmenin ne demek olduğunu merak ettiğini biliyorum. Okulunda, evinde, restoranda, mağazada, kafede… neden hiçbir gereksiz dekor yok hiç düşündün mü? Bir resim tablosu, sanat heykeli, fonda çalan bir müzik ya da antika bir kitap neden hiç görmüyorsun?”

“Hayır, bir kere yalan doz aşımı için gevşetici kuş müziği hipnotizemiz var. Diğerlerine ihtiyacımız yok da ondan. Tarih dersinden hatırlıyorum. Sanatla uğraşanların iktidara diklenmekten başka işi olmuyor ve insanları fakirleştiriyor. E zaten fakirler sanat da yapamıyor. Sonuçta bu döngü kendi kendini yok ediyor. Sanat da doğal olarak, diğer yoksullarla beraber soyunu tüketmiş. “

“İşte sorunun cevabı. Bu yüzden gülmeyi bilmiyorsunuz. Kötülüklerin hükümdarlığında ancak bir başkasına çelme takınca arkasından gülmeyi biliyorsunuz. Seni kastetmiyorum Naz. Sen onlardan farklısın. Kötü hisleri her işlemeye meyillendiğinde ‘şüphe’ duyuyorsun. Şimdi beni takip et, hızlanacağız.”

Naz, mor kuşun kanatlarınca süzülerek çok çok uzaklara uçtu. Öyle ki daha önce yaşadığı dünyanın bir kapısı olduğunu bilmiyordu. Hattâ kapıdaki akıllı robot muhafızları ve termal kameraları atlatmak için, sûni yağmur fırtınası çıkararak makineleri kısa devre yaptırdı. Naz, devasa bir demir kapının ardından geçtiğinde gözlerine inanamadı. Güneşin hiç bu kadar parlak olduğunu, kuşların cıvıltısını ve çocukların gıdıklanma seslerini daha önce ne görmüş ne de duymuştu. Ayakları toprağa kavuşunca Naz, kendi gibi orta boylu, gri saçlı, ela gözlü ve yüzünün kulaklarına değin anlamsız kasıldığı gencin kendisine doğru gelişini seyrediyordu.

“Hoş geldin Naz, burası ‘He He Ülkesi’, lakâbımı da anlamış oldun şimdi.”

Naz, sanal mı gerçek mi, geçmiş mi gelecek mi? Bilemediği bu anda neye şaşıracağını şaşırdı. Afallamış, selam verdi.

“Burası eski yazılımların defolu çöp tenekesi değil di mi? Gerçek adın peki?”

“Nazım, büyük annemin çok sevdiği bir şairin adıymış, 300 yıl önce Anadolu’da yaşamış. He He’ye gelince, benim ülkemde kör cahillerden sakınma sözüdür. ‘He he veya Yav He he’ dediğinde karşındaki cahil cesaretini def edebilirsin. Çünkü bu tür üstün yaradılmış hisli kimseler, dinlenilmemeye tahammül edemez, çevrenden silinirler.

Ne diyordum, he Nazım? He He Ülkesi’nde, hayatın temel amacı sanatın yol açtığı sezgisel coşkudur. Bu yüzden sana Nazım’ı yine onunla anlatmalıyım.

Denizin üstünde ala bulut

yüzünde gümüş gemi

içinde sarı balık

dibinde mavi yosun

kıyıda bir çıplak adam

durmuş düşünür

Bulut mu olsam,

gemi mi yoksa?

balık mı olsam,

yosun mu yoksa?...[1]

Nazım, şiirden sonra Naz’a gülümsedi. Yüzündeki kasılmalar bulaşıcı olduğundan, anında Naz’a da bulaştı. Naz güldükçe Nazım güldü, Nazım güldükçe Naz. O gece Naz, sahte gerçekliğin ortasında, yapay bin katlı bir ağacın dalındaki evlerinde uykuya dalarken, başından geçen o büyülü sanatçılar ülkesini düşledi. Nazım’ın anlattıkları kulaklarında çınlıyordu. Nasıl olur, rekabetin yerini dayanışma alırdı? Okullarda nasıl olur da hukuk riyakârlığı bölümü yerine, kitle güldürücülüğü -tıpkı Roma’daki şakşakçıların yetiştiği gibi- dersleri okutulurdu?

Naz, He He Ülkesi’nde yaşamanın kurallarını ezberliyordu.

Dayanışma, dürüstlük, saf sevgi, muhabbet, öğrenme merakı, tevazu, hoşgörü…

Tabii en zoru, günlük hayatlarında neredeyse -temel gereksinimler dışında çamaşır, bulaşık makinesi, elektrik süpürgesi, buzdolabı…- hiçbir teknolojik alet kullanmıyorlardı. Nazım’ın anlattığına göre, He He Ülkesi’nde akıllı robotlar ve ileri yazılımlar, yalnızca ilim irfan kulelerinde, âlimler ve araştırmacılar tarafından kullanılıyordu. Bu yeni dünyayı ve yeni arkadaşını düşündükçe, Naz’ın göğsüyle karnı arasında bir boşluğa yıldırım düşüyordu. Karıncalanmanın etkisiyle, rüyası boyunca güldü… Üstün ortalamalıların dünyasından, sıradan entel sanatçıların ülkesine göç etmeden önceki son gecede, ruhu aradığı huzura kavuşmuş, mutluluğun ne olduğunu öğrenmişti.



[1] Nazım Hikmet, Bulut Mu Olsam?

Gül Özen

99 görüntüleme