• İshakEdebiyat

Öykü- İdil Gürsel Himmetoğlu- Memo

Dün gibi hatırlıyorum o geceyi, dışarıda keskin bir kar havası vardı. Karabaş uluyor, köyün buz tutan kaldırım taşları gün ışığında parlıyordu.

Sabah iyice sivrilen karnını uzun uzun ovdu anam. Elif bebek, elinin sıcaklığını hissedince dönmeğe başladı. O zamanlar ben de çok severdim anamın göbeğinde gezdirmeyi ellerimi. Anneannemin deyişiyle “Hayırsız Hayri” akşamdan kalma rakı kokusuyla derin derin nefes alıp veriyordu küçücük odada. Ağzının kenarından akan yapışkan tükürüğü, anacığımın usta narin elleriyle işlediği bembeyaz patiska yastığa bulaşıyor, her horlayışında giderek uzuyordu. Annem güçlükle doğrularak yandaki odamıza geldi. Yere serilmiş yün döşeklerin içindeki üç küçük başı kapının kenarından izledi. Uyandırmak için ipten küpeler takılı kulaklarımıza ince nefesiyle fısıldadı.

“Haydi uyanın tembeller, sabahın körü oldu.”

Kardeşlerimin yastıklara gömülen kafaları isteksizce kıpırdadı. Göz göze geldik, uyandığımı görünce eliyle yüzümü okşadı, onları ise biraz sarsması gerekiyordu. Hamle yapmasıyla bir anda kasıldı. Kızların pembe yer yatakları bebeğin suyuyla ıpıslak olmuştu. Anamın keskin çığlığıyla şaşırarak uyandılar.


Babam nasıl olduysa kalktı, birlikte hızlıca hazırlanıp Ebe Zülüf’ü çağırmaya yollandık. Eski, tahta kapıyı açan kadın, bu haberi bekliyor gibiydi. Kafasına örtüsünü sarmaladığı gibi çıkınını alıp tek bacağı seğirerek bize doğru koşmaya başladı. Babam buz gibi yollardan düşmemeye çalışan kadına hiç mi hiç yardım etmedi ki Zülüf o eve ulaşamasın. O bebeği istemediğini biliyordum. Geçen ay babama sigarasını getirmek için kahveye gittiğimde duymuştum. “Kancık mı encik mi gelecek?” diye bahisler yapıp gülüşüyorlardı. O susup kıpkırmızı oldukça okey taşlarını kafasına atar gibi hareketlerle eğleniyorlardı.

Geçen ay bir sabah annemden kan gelince apar topar Kızıltepe Hastanesi’ne gitmiştik. Babamla siyah beyaz ekrandan bebeğin kalp atışlarını heyecanla dinlemişler, sonra Hekim Bey’in “Kızımız sağlıklı maşallah, korkacak bir şey yok,” demesi üzerine annem başını sessizce önüne eğmişti. Babamsa hışımla odadan çıkıp gitmişti.

Ebe Zülüf’e kapıyı ortanca kardeşim Hayrünnisa açtı. Anacığımız sanki bir kısrak doğurur gibi acı acı bağırıyordu. Kardeşlerim arkamızdan gelen Hayırsız Hayri’nin yüzündeki karanlığı görünce korkuyla kenara büzüştüler. Ne zaman Hayri’nin suratında bu ifadeyi görseler çil yavruları gibi kaçışırlardı.

Babam, “Al kancıklarını da siktir ol git bu evden,” diye kınalı saçlarına kaç kere yapışmıştı. İçtiği gecelerde yapardı hep böyle şeyleri, bazılarında eve bile uğramazdı. O zamanlar nenemin evine gidermiş meğer. Babamın olmadığı bazı akşamlar anamın zoruyla kendimizi unutturmamak için dedemizin evine gidip boy boy dizilir, ellerini öperdik. Orada babamın yanında bir komşu kadın görmüştüm birkaç kere. Diri, büyücek bir kadındı, annem gibi ince değildi. İçeridekilere kahve ikram etmiş, babam da ona bir zamanlar anama baktığı gibi bakmıştı.

Pespembe yanaklarıyla kuzuya benzeyen Elif doğmuş, anam bitap yatarken babam sigarasını alarak kapıyı vurup çıkmıştı. Anneannem, “Hayırsız Hayri bile bu defa haklı çıktı a kızım,” diye dövünmüştü. Annem bir yandan memesine yapışmış Elif’i emziriyor, bir yandan ince ince ağlıyordu. Dışarıda lapa lapa kar yağıyordu. Açtık, evde tarhana bile yoktu. Dedemden para istemezsem hepimiz acımızdan ölecektik. Üşüyordum, dolabı açtım, kafama dedemin kasketini, üstüme babamın paltosunu ve ayakkabısını giyip koştum dedemgillere. Kapılarından heyecanla girdiğimde babamı o iri karı ile oynaşırken gördüm. Beni görünce, “Aa dilenci Memo gelmiş,” diye gülmeye başladı. Dedem de harıl harıl yanan sobanın başında oturmuş, gevrek gevrek gülüyordu. Yerdeki odunlardan birini kaptığım gibi babamın kafasına atıp olanca gücümle koşmaya başladım.

Eskiden severdi babam beni. Beraber inekleri sağar, kuzucuklara ot verirdik. Sarı civcivlerin peşinden koşar, altın sarısı yumurtalarından içerdik. Anamı da severdi o zamanlar. Her seferinde karnı sivrilmeye başladığında, “İşte ailemizin direği Memo geliyor,” diye keyiflenirdi. Yıllar, bebekler birbirini kovaladı, Memo hiç gelemedi. Her kız kardeşten sonra annemden de bizden de biraz daha uzaklaştı babam.

Elif yaşına basmamışken eve babaannemle haber yollandı. On dört yaşına gelen beni berdel vermek istiyorlardı o komşu karı için. Dedemin, babamın parası bitmişti. Ailenin direği Memo’nun doğması için başka çare yoktu, o komşu karıyı kuma alacaktı. O zamana kadar sesi çıkmayan annem, “Ben kızımı o karı kocamın koynuna girsin diye doğurmadım,” diye öyle bir bağırdı ki… Bağırışları servi ağaçlarının kapladığı dar sokağımızda evden eve yankılandı. Karşı evlerin ışıkları yandı yavaş yavaş. Komşular yalınayak kapılara çıktılar. Annemi sakinleştirmeye çalıştıysam da başaramadım.

Aradan üç dört gün geçti, görücüler geldi. Komşu karının ailesiydi. Babam yaşındaydı damat. Pis herif, utanmadan kahve verirken gözüyle donuma kadar soydu. Beni oğullarına gelin alacaklar, karşılığında o karı, babama kuma verilecekti. Hayırsız Hayri’nin baş düşmanı anneannem o zaman çıkardı göğsünden altınları. “Kaçın,” dedi. Meğer insanları tırla Almanya’ya kaçırıyorlarmış beş bin avroya.

Yolculuk için tüm evraklarımızı kısa sürede hazırladılar. Hayri eve geldiğinde de uysal uysal kahvesini getirdik, yemeğini verdik. Pek fazla konuşmadık. Onun da keyfi yerine geldi. Her seferinde nişanlım olacak o adamın bakkal dükkanını övüyor, turnayı gözünden vurduğumu anlatıyordu. Hayırsız Hayri’ye damatlık, bana da en uyduruğundan gelinlik bile alınmış, evin orta yerine asılmıştı.

Şehre alışverişe gitme bahanesiyle bir sabah güneş doğmadan hepimiz evden çıktık. Pasaportlarımız, on günlük giysilerimiz, Elif’in mama kapları, biberonları, kardeşlerimin okul çantaları, her şeyimiz önden kısım kısım tıra taşınmıştı. Babam dedemdeydi, yeni karısı olacak geline takılacak altınlar da bohçanın içindeydi. Evden çıkarken şeytan dürttü, altın dolu bohçayı, bir de Hayri’nin damatlığını torbaya atıverdim. Ev bir anda köyümüzdeki yılanlı mağara gibi tamtakır kalmıştı. Bir tek benim uyduruk gelinliğim hayalet gibi ortada asılı duruyordu. Buz gibi havalarda tezekle ısıttığımız sobamıza son kez baktım. Camlarda sıcak soluklarımız asılı kaldı.

Servi ağaçları rüzgârla sallanırken, gökyüzünden ıslık gibi bir ses çıkıyordu. Anam örtüsünün altına kardeşlerimi sokmaya çalışıyor, kızlar soğuktan sümükleri akmış kırmızı yüzleriyle şaşkın ama mutlu etrafa bakıyorlardı. Boy boy sekiz dokuz Suriyeli çocukla, kambur, kavruk babaları önden bindirildiler. Bir tırın küçücük kutularla gizli bölmelerine istiflendik. On beş günlük yolculuğumuzda nefes almamız için uzun kutuların aralarına ince pipetler konmuş, tuvalet için iki küçük mukavva bırakılmıştı. Allah’ım ne olur yakalanmayalım diye yalvardım. Sınırdan geçene kadar yakalanmazsak Hayri de bizi bir daha bulamazdı. O cendere bana dünyanın en güvenli deliği geldi. Kardeşlerime, anama sokuldum. Onların minik soğuk ellerini ısıttım. Tangır tungur bir sesle savrularak hareket ettik.

Tatlı bir uyku tırın ağır havasının içinde dolaşmaya başladı. Birbirimize sıkı sıkıya sarılarak kendimizi giysiden yastıklarımıza bıraktık. Rüyamda Memo olmuştum. Babam damatlığını giymiş, saçını sakalını tıraş ettirmiş, mis gibi kolonya kokuyordu.

“Oğlum gel seninle ata binelim,” diyordu. Evimizin dışında beyaz, uzun yeleli, dünyalar güzeli bir at burnundan dumanlar üfleyerek bizi bekliyordu. Ata binmek üzereyken, “E kız kardeşlerini, ananı da getirsene. Onlar da gezmek isterler. Bak arkada bi de arabamız var,” dedi. “Ama getiremem, onlar evde değiller,” deyiverdim suçlulukla. “Bul onları. Git nerede uyuyorlarsa uyandır. Bu beyaz at, Hz. Ali’nin atıdır, her dileği yerine getirir,” diye güleç bir ifadeyle konuştu.

Epey gitmiş olmalıydık. Tırın aniden yaptığı frenle uyanıp istiflenmiş balıklar gibi birbirimizin üzerine düştük. Dışarıdan köpek havlamaları, askerlerin yabancı sözcüklerle bağırışları geliyordu. Anamın çarşafının altına saklanıp besmeleler çekerek nefeslerimizi tuttuk. Elif acıkmıştı, ağlamaya başladı. Elimizle ağzını kapattık. Çekiştirip kurtuldu. Bu sefer yanımızdaki Suriyeli bebeler ağlamaya başladılar. Ağzımızı pipetlere dayıyor, zorla nefes almaya çalışıyorduk. Hayrünnisa hastaydı, havasızlıktan öksürmeye başladı. Ağzına telaşla eşarbını tıkayarak susturdu anam. Bir an sessizlik oldu. Sanki tüm orman sustu. Kuşlar bile nefeslerini tutmuştu. Hazreti Ali’ninki gibi bir atın çığlığı deldi yıldızlı sessizliği. Ay yüzümüze fener ışıklarıyla birlikte doğdu. Gözümüzü tır şoförü ve yanındaki yabancı dil konuşan askerlerin tuttukları beyaz ışıkla açtık. Suratlarımız tırın içinde kâğıt beyazı olmuştu. Askerler ve yanındakiler sinirle bağırıp çağırıyorlardı.

Önce Hayrünnisa ağzındaki eşarbı çıkartıp derin bir “üff” çekti, ardından Elif ve diğer bebeler tekrar ağlamaya başladılar. Annem yerinden kalkıp bileğindeki altınları onlara göstermeye başladı. Bizi işaret edip bağırıyor, ağlıyordu. Hepimizi tüfeklerle dürterek aşağıya indirdiler. Soğukta ayaklarımızdaki lastik, kopuk terliklerimizle ve çiçekli şalvarlarımızla titreyerek kenarda öylece bekliyorduk. Fundalık alanda fenerlerin aydınlattığı insanlar korkudan birbirlerine sarılmış, şaşkın şaşkın bakıyorlardı. Bir ara bizi başıboş bırakıp yüksek sesle ilerideki nakil için olduğunu düşündüğüm arabalara doğru bağırmaya başladılar. Annemle göz göze geldik. İlerisi ormanlık, saklanmaya müsait bir yerdi. Kenardaki beyaz atı gördüm. Üstüme Memo’nun cesareti geldi. Ben olmazsam berdel de olmazdı. Elimdeki altın yüklü çıkınla yavaş yavaş kalabalıktan uzaklaştım, ta ki Hz. Ali’nin beyaz atının ileride bana selam verişini görene dek.


İdil Gürsel Himmetoğlu

115 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör