• İshakEdebiyat

Öykü- Mehmet Akgül- Bir Simsiyah Ceket

Amcam köye, şimdi de üzerinden hiç çıkarmadığı, eski, simsiyah bir ceketle döndü. İnsan içine pek çıkmıyor, onu ancak baba yâdigarı evinin önünde görüyorum. Onu anlamak istiyorum, biraz olsun anlayabiliyorum da… Damın bir köşesine kendisini bağlamak geçmiyor diyemem içinden, orada saatlerce bir hayvan gibi uzanıp beklemek geçmiyor diyemem. Şehirden köye bengi dönüşü sorunlarını zannederim ki hiç azaltmadı, onun tasavvurunda hiçbir şey cevap olarak var edemiyor kendini, aradığı bir çözüm varsa da ona yaklaşamıyor.

Köyde iyice hissediliyor yoksunluğu. Kafasında bir gün koyunlarla çıkıp geliyor köy meydanına, bir gün atlarla. Bir gün traktörle görünüyor orada burada, uzaktaki bir ağaca çaput bağlayanları seyrediyor, radyosu sonuna kadar açık. Bildiği, anlayacağı, anlamaya gücü yeteceği şeyler söyleniyor radyoda. Ciddi bir lisanla, ciddi kadınlar ve adamlar tarafından. İstiyor ki zihni onu şehrin kelimelerine boğulmuş, lapa lapa olmuş düşüncelere geçişini engellesin.

İçinden, açıldıktan iki gün sonra hemen bozulmayan günleri hayal ediyor. Açıldıktan iki gün sonra tüketilmesine gerek kalmayan, devam eden, devam ettikçe kendini güzelliklerle sağaltan, onu elma bahçelerine doğru nefes nefese koşturan. Topraksı, çiçeksi, kırmızımsı, mavimsi, çimensi bir koşu… Ekransız, bildik. Bir kişilik olarak görmek istiyor dağı, büyük bir kişilik, şehirde gördüğü insan lapasının yerine. Bakınca heybetinden korktuğu bir kişilik ve onun üzerine doğru yürümek. Şehir bunların hepsini onun elinden almış, trafik onun sinir tellerine her türlü azabı yaşatmış. Milyonlarca kovboy şehri basmış her gün, pat pat sesleri, kapı sesleri, ambulans sesleri. Şehrin bir gün bir yerlerinden çat diye kırılacağı korkusu. Ona göre şehir bu yüzden her yerinden, kırılacağı bilindiği için binlerce tellerle, binlerce direklerle bağlanmış. Herkes kırılsa da şehir kırılmaya dayanıklı hâle getirilmiş. Bir gün çocuksu bir duyguya kapılıp evinin önündeki elektrik direğine sarılmış ve terden sırsıklam olana kadar elektrik direğini kendine çekmiş, şehir zerre kımıldamamış. Durup dururken bir yerleri bozuluyormuş şehrin, onarıcılar sabah başlıyormuş işlerine ve gece de devam ediyormuş onarım. Acil servise alınmış koca bir hastaya herkes ellerinde iğnelerle, serumlarla, metrolarla, otobüslerle, taksilerle gece gündüz koşuyormuş. Kendisi de. Sanıyormuş ki o ölürse kendileri de ölecek, kaçamayacaklarmış hiçbir yere. Ne tuvalet borularından ne su borularından akıp gidemeyeceklermiş. Bir gün bir türkü boşaltmış bu borulara, bir gün şarkı, bir gün isyan. Baktı ki olmuyor basmış kezzabı, korkunç. Kovboylar bas bas basmış dozu şehrin kollarına. Bundan ışıklar yanıp sönmüş, arabalar pat diye yolları tıkamış, kronikleşen git geller şehrin beynini felce uğratmış. Onu da.

Yorgun, kırgın, hepsinden daha da ötesi, kediler ağlatıyor onu. Kediler ona oyun oynamışlar. Yokuş çıkıyormuş, kediler önünden geçip gitmiş hızlıca. Orada o an soluksuz kalmış. Kalakalmış, nedense bir gün bir tanıdığına, en yakınına, kendisine şunu söylemek zorunda hissetmiş.

“Yokuş çıkarken önümden geçip giden kediler beni mahvediyor.”

Herkese, her yere başka bir ceketle gitmiş. Başka bir gerçeklik içerisinde bulmuş kendini her daim. Akrabaları arasında, erkekler içinde, baba ceketiyle dolaşmış, kadınlar arasında annesinin ceketiyle, iş yerinde devletin ceketiyle, sokakta cinnet ceketiyle, diğerleri ne giyiyorsa onu giyinmiş çünkü. Ceketler yamalı bohçaya dönüşmüşler zamanla, o da gelip gitmeleri azaltmış, sonunda tümden kesmiş herkesle olan ilişkisini. İçinin gardırobunda ölü binlerce ceketle kalakalmış. Parçalanmış, lime lime edilmiş şekilde içinde yatıyormuş bu ceketler. Geri dönüşüm kutusu gibiymiş, her ceket onun içine ölü olarak dönmüş. Eşi, çocukları çıkarılıp çıkarılıp giyilen bir şey olmuşlar onda ve uzak. Ne zaman ceketini çıkarsa üşüyormuş ama giydiğinde de ateşler içinde yanıyormuş şehirdeyken. O kadar ceket arasında kendini kaybetmiş, kaybolmuş. Telefon sessizliğinde, cevapsızlıkta… Son kertede bir ceketi var mıymış? Bit pazarından bir ceket almış, eskiler öyle yaparmış. Kendi ceketsizliğinden, yoksulluğundan bit pazarındaki o cekete sığınılırmış. Başka bir kişi olunurmuş.

Bit pazarından aldığı o simsiyah ceketi giymiş, üzerinden bir daha da hiç çıkarmamış. O ceket üstündeki ceketmiş. Simsiyah, kaygısız, kıyısız, her şeyi tamamlayan, hiçbir şeyi dışarıda bırakmayan… Rüyalarına giriyormuş o ceket.

Kendi ceketleri olanlar ne kadar mutluymuş. Kedilerle aynı yokuşu aynı anda çıkabilenler. Bunları düşünüyormuş oturduğu yerden.

Görmüştü ki hayatı tümden yanlış bir kesimdi, dikişleri hemen kopan, insanı rüyalarında bile açıkta bırakan bir kesim. En son dikişler daha buraya gelmeden atmış. Çocukları son dikişleri koparıp koparıp… Bir daha giyilemeyecekmiş o ceket. Hiçbir ceket üstüne iyi oturmayacakmış bit pazarından aldığı o ceketten gayrı.

Bir yerden başlayabilse. Başlayamıyor, her şey ürkütmüş onu. Köyden şehre giden atlar ürkmüştü. Sinekler fazlaydı, at sinekleri günden güne azalacağına, çoğalmıştı. Sığınabileceği bir mağara? Yok, mağazalar, mağaraların yerini almış, o da kendi mağarasına sığınmış, çıkışı kaybedene kadar. Gözümün önünde eriyip gidiyor. Beklenmesi gerekeni, baba yadigârı evinin önünde sessizce bekliyor. Bir simsiyah ceketle.


Mehmet Akgül

74 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör