• İshakEdebiyat

Öykü- Meltem Terzioğlu- Anne Kokusu

Karanlıktı. Islak bir zeminde tüm huzursuzluğumla kıpırdanıp duruyordum. Tıpkı benim gibi yerinde sabit kalamayan canlıları her hareket edişimde hissediyordum, tek değildim. Burada daha fazla kalmak istemedim. Sıkışıp kaldığım dar, nemli, konforsuz bu yerden tam tamına iki ay sonra kurtulabildim. Dışarıya çıktığım anda soğuk bir hava dalgası bedenimi ele geçirdi. Korunaksızdım ama yaşıyordum. Karanlıktan aydınlığa kavuşan gözlerimi kırpıştırdım. Her şey bulanıktı. Gözlerimin önüne üşüşen sis perdesi görmemi zorlaştırıyor, kulağımda uğuldayan sesler gürültüye dönüşüp beynimde zonkluyordu.

Ben dünyaya geldikten sonra ne kadar süre geçti bilmiyorum. Fakat geçen bu süre içinde bakışlarımın önüne üşüşen sis perdesi az da olsa aralandı. Gözlerime düşen aydınlık sayesinde etrafımda kımıl kımıl oynayan canlıların gölgesini seçebiliyordum artık. Biçimsiz hareketlerle hiç durmadan devinen bu canlılar tıpkı benim gibi acı acı inliyor, zar zor aralanan gözleriyle bir sağa bir sola yalpalayıp duruyordu. İnsanlar bize “yavru” diyordu.

İniltilerim açlığın verdiği gurultuyla karıştı. En hafif kokuyu bile hisseden sulu burnum, çok yakınlarda bir yerde içimi yumuşacık edecek bir şeylerin olduğu mesajını veriyordu. Sırtımı dayadım. Hissettiğim sıcaklığa yüzümü döndüğümde içimde özlemi asla dinmeyecek olan annemi gördüm. İnsanlar anneme “köpek” diyordu. İçgüdülerim beni ona yaklaştırdı. Ne yapmam gerektiğini tam olarak bilmiyordum ama diğer yavrular işi çoktan kapmıştı. Ben de kendime bir yer açarak ağzımı bu sıcaklığa dayadım. Mideme aktığını hissettiğim anne sütüyle gurultumu bastırıyordum.

Henüz çok güçsüzdüm. Patilerimin üstünde rahatça doğrulamıyor, en ufak harekette yere yuvarlanıyordum. Gücümü toplayabildiğim zamana kadar annem ve kardeşlerimle güzel günler geçirdim. Biz acıktıkça annem bizi besliyor, yıkanmamız gerektiğinde dili üzerimizde geziniyordu. Gözlerim iki hafta sonra tamamen açıldı. Annemi görmenin verdiği mutlulukla sağa sola sıçrıyor, kuyruğumu bir yelpaze gibi havada döndürüyordum. Ancak annem öyle bitkindi ki… Altın sarısı tüyleri kire, pisliğe bulanıp grileşmiş, birbirine yapışmıştı. Kaburgaları, seyrelmiş tüyleri arasında çok belirgindi. İçimi acıtan bu görüntüyle inleyerek olduğumuz yere göz gezdirmeye başladım. Her yer pusluydu. Sanki gözlerimi açamadığım ilk günlerdeki karanlık gelmiş, bakışlarımın önüne bir perde çekip ortadan kaybolmuştu. Etrafımız, insanların “kafes” dediği demir parmaklıklarla çevriliydi. En hafif kokuyu bile hissedebilen nemli burnum çok yakınlarda bir yerde içimi parçalayacak olan bir pisliğin etrafımda dolandığı mesajını veriyordu. Bu pisliğin ağır kokusuna pas kokusu karışmıştı. Bir anda kulaklarımın dikleşmesine sebep olan bir ses peyda oldu. Bu ses her adımda büyüdü, büyüdü, büyüdü. En nihayetinde etrafındaki her şeyi yutan gürültü yumağına dönüştü. Ayaklarını sürüye sürüye kafesimizin önüne gelen iki adam koyu bir muhabbete dalmıştı. Bir tanesi ayarsız ses tonuyla ağzında biriken tükürükleri saça saça konuşuyordu.

“Dünkü kupon yattı iyi mi? Hem de tek maçtan. Ağzına sıçayım ne var ne yok şu zıkkıma yatırmıştım. Ne bok yiyeceğim bilmiyorum.”

Ağzından saçılan tükürükleri kol manşeti parçalanmış kazağının tersiyle sildi. Öteki adam kendine dert yanan arkadaşından çok daha iriydi. Ancak mırıltı olarak çıkan tiz sesi görüntüsüyle tezatlık oluşturuyordu. “Akşam iki tek atak mı la?” dedi. Burnunu çekti. Anlatılanları umursamadığı belliydi. İkisi de bir süre sessiz kaldı. Ağzından tükürükler saçarak konuşan adam cebine sıkıştırdığı anahtarı çıkarıp kafesi açtı. Annem içindeki koruma içgüdüsüyle bizleri arkasına alıp adamlara havlamaya başladı. “Defolun buradan. Biraz daha yaklaşırsanız ısırırım sizi.” Kenetlediği sivri dişlerini adamlara gösterse de bu pek bir işe yaramadı. İri olan adam annemin boynuna köpek yakalama aparatını geçirip onu yerde sürüklemeye başladı. Gördüklerim içimde bastırılması mümkün olmayan bir öfkeye dönüştü. Kardeşlerimle bir olup sıvası dökülmüş duvar dibinden kafesin girişine kadar var gücümüzle koştuk. Onların da benim kadar sinirli olduğunu görebiliyordum. Ancak adımlarımız öyle küçüktü ki biz kafesin girişine gidene kadar adamlar kapıyı kilitledi. İri olan adam bir yandan elindeki aparatı çekiştiriyor diğer yandan sakin kalamayan annemin karın boşluğuna, seyrek tüyleri arasından görünen kaburgalarına, iç dizine, göğüs kemiğine, pençelerine tekmeler savuruyordu. İniltilerimiz annemin yakarışlarına karışıp küflü duvarlarda yankılandı. Annemin ağzından duyduğum son havlama, “Sizleri özleyeceğim yavrularım,” oldu. Gözlerim kararmaya başladı. Küçücük bedenimden çıkan hırlama sesi beni bile korkutmuştu. Kendilerini insan sayan bu vahşi yaratıklar öyle güçlü silahlar üretmişti ki kendi korkaklıklarını bu silahların ardına gizliyorlardı. O an karşılarında aslan olabilseydim dahi bu silahlarla sonumu getirebilirlerdi. Yine de durmadım. Her yana saldırmak, annemi getirene kadar bu yaratıkların yerlere uzanan paçalarına asılıp onları parçalamak istedim. Küçük olduğum için dengemi kuramıyordum ama durmaya niyetim yoktu. Bu çok uzun sürmedi. Patilerim beni artık taşıyamıyordu. Pas kokulu kafesin karanlığı aç bir kaplan gibi güçsüz bedenimi mideye indirdi. “Annemin karanlık ve ıslak karnında geçirdiğim günleri özledim,” diye güçsüz bir havlama çıktı ağzımdan. Kardeşlerimden gelen cevabı duyamadım. Gözlerim göreceğim kâbusa kapandı yavaşça. Soğuk bir odanın içinde yapayalnızdım. Oda öyle büyüktü ki oradan çıkabilmem için belki de kilometrelerce koşmam gerekiyordu. Koştum, koştum, koştum. Yolun sonu yoktu. Beni bu kâbustan kurtaracak kapı ufacık bir nokta olarak karşımda duruyordu. Ben kapıya yaklaştıkça o benden kaçıyordu. Aramızdaki mesafe ben koştukça daha çok açıldı. Ama ben dört duvar arasından kurtulup annemi bulabileceğime inanmış bir halde sadece koşuyordum.

Diğer bölmelerden gelen seslerin şiddetiyle içine hapsolduğum kâbustan kurtuldum. Uyandığımda etrafa tekmeler savuruyor olduğumu fark ettim. Üşüdüğüm için içime doğru kıvrılıyor, kendi kendimi ısıtmaya çalışıyordum. Deli gibi titreyen vücudumu kontrol altına almaya çalışarak doğruldum. Tüm kafesler dip dibeydi. Dört duvar arasına sıkışmış köpeklerden kimi “Bir damla su,” diye havlarken kimi açlığın verdiği asabiyetle sağa sola hırlıyordu. Ama kimse kimseyi duyacak hâlde değildi. Gözlerimi kırpıştırdım. Yalpalayarak demir parmakların olduğu tarafa yürüdüm. Yüzüme güçsüz bir ışık vuruyordu. “Kardeşlerim neredesiniz?’’ Sessizlik. Gördüğüm kâbusun etkisini silkelenerek üstümden attım. “Bir başka kâbusun içinde miyim,” diye düşünmeye başladım. Artık gerçekle rüyayı ayırt edemiyordum. Sessizlik büyüdükçe yerimde kalamıyor, bir sağa bir sola zıplayıp duruyordum. Sanki duvarın çatlak yüzeyinde kardeşlerimi bulabilecekmişim gibi burnumu bir oraya bir buraya sürtüyor, bir yandan da acıklı bir inlemeyle gözyaşı döküyordum. Yoklardı. Ben uykuya daldığımda onları da alıp götürmüş olmalıydılar. Ama nereye? Neden? Şimdi yapayalnızdım. Annemi bir daha görebilecek miydim? Bilmiyordum. Kafesin içini dolduran bir gölgeyle ürperdim. Arkamı döndüğümde beni yakalamaya çalışan iri yarı adamı gördüm. Ben ne olduğunu anlayamadan içi sıvı dolu tüpün ucundaki iğneyi kaba etime saplayıp tüm gücüyle pistona bastı. Ufak boylu diğer adam genzinde biriken yumuşamış balgamı gürültülü bir şekilde vakumlayıp ağzında döndürdü. Ardından ormanların kralı olamayacak güçte bir kükremeyle yere doğru tükürüp ayakkabısının tabanıyla ezdiği yeşil pisliği sağa sola bulaştırdı. “Vurdun mu şırıngayı? Hadi acele et. Daha bir sürü itin bokuyla, püsürüyle uğraşacağız.” Kulaklarım yarıya indi. Kanıma karışan sıvının içimde dolaştığını hissedebiliyordum. “Rahat dur len! Zaten bit kadarsın. Alacağım ayağımın altına, bağırsakların çıkacak şimdi.” İri adamın tiz sesi kulaklarımda uğuldarken gözlerim kendini karanlığa teslim etti.

Uyandığımda her yanım ağrı içindeydi. Ayaklandım. Önceki kaldığım kafesten farklı bir yerdeydim. Daha büyük, daha soğuk, daha rutubetli ve daha karanlık bir yerde. Buradaki demir parmaklıklarsa, eski kafese göre daha paslı ev daha sıktı. Henüz keskin olamayan dişlerimin arasından çatallı bir havlama sesi duyuldu. Aynı sessizliğin hâkimiyeti etrafta kol geziyordu. Korkuyordum. Islak burnum anne kokusunu alabilmek için büyük çabalar sarf ediyor, pütürlü yüzeyi bir aşağı bir yukarı kıpırdanıp duruyordu. Barakanın her yanına köpek boku, sidik, rutubet, sigara ve nasıl olduğunu anlamadığım çürük diş kokusu sinmişti. Bir tek annemin kokusu, bir tek içimi kımıl kımıl edecek o koku yoktu. Böğrümün üstüne yerleşen kokuların ağırlığı içimde geziniyor, organlarımı yavaş yavaş çürütüp yok ediyordu.

Anneme, kardeşlerime yeniden kavuşabilmenin hayaline sığınarak yaşamaya başladım. Güçsüz düştüğümü hissettiğim an onlarla geçirdiğim neşeli günleri hatırlıyordum. Annemin tırtıklı dilinin üstümüzde gezindiği zamanları hayal ederek özlem duyduğum güven duygusunu yeniden tadıyordum.

Bekledim, bekledim, bekledim. İçinde kaldığım köhne kafesin karanlığı yalnızlığımla bir olup zaman kavramını hiç etti. Yine de pes etmeden bekledim. Sonu belli olmayan bekleyişin ne kadar sürdüğünü bilmiyorum. Günlerce, haftalarca belki aylarca.

Bekleyişin ardından geçen zamanla ben büyüdüm, ruhum küçüldü. Öyle küçüldü öyle küçüldü ki en ufak seste irkiliyor, hafif esen rüzgârla üşüyor, minik bir kıvılcımla ortalığı ateşe veriyordu. Ruhum küçüldükçe anneme benzemeye başladım. Tüylerim kire, pisliğe bulanıp grileşmiş, birbirine yapışmıştı. Kaburgalarım, seyrelmiş tüylerim arasından kolayca sayılıyordu.

Bir gün barakanın her yanına sinen köpek boku, sidik, rutubet, sigara ve nasıl olduğunu anlamadığım çürük diş kokusu dışında içimi kımıl kımıl edecek başka bir koku çarptı burnuma. Bu kokuyu bildim. “Anne, annem, anneciğim,” diye havlamaya başladım. Takati kalmamış diz kapaklarımdan destek alıp ayaklandım. Hapsolduğum kafesin içine sığmaz oldum. “Anneciğim buradayım. Seni göremiyorum, neredesin? Anneee?” Ses tellerimin boğazımı acıtmasına aldırış etmeden son gücümle havlıyordum. Dışarı çıkmama engel olan demir parmaklıklarla büyük bir kavgaya tutuştum. Anneme kavuşmaya bu kadar yakınken onu tekrar kaybetmeye razı olamazdım. “Açın şu lanet kafesi, açın dedim size!” Havlamalarımı hiç kimsenin anlamayacağını biliyordum. Zaten beni buraya hapsettikleri günden beri tek bir insanın bile beni anladığına rast gelmedim. Sanırım insanlar hayvanları aptal sanıyordu. Ama bana sorarsanız asıl aptal kendileriydi. Dediğimiz hiçbir şeyi anlamayacak kadar aptal ve gerçek sevgiyi göremeyecek kadar körlerdi. Eğer kör olmasalardı bir yavruyu annesinden ayıracak kadar gaddar olabilirler miydi? Bir yandan insanların gaddarlıklarına lanetler okuyarak havlamaya devam ediyor, diğer yandan annemin kokusunu kaybetmemek için tüm algılarımı açık tutuyordum. Annemin kokusu hala ulaşabileceğim yakınlıktaydı. Yalnız burnuma bir tuhaflık çarptı. Annemin huzurlu kokusuna sinmiş olan farklı bir koku. Annemin kokusuna yakışmayan bu kokuyu duyumsadıkça daha çok hırçınlaşıyor, havlamalarımla yeri göğü inletiyordum. İnsanlar havlamalarıma dayanamamış olacaklar ki kafesime uzun ince bir sopayla vurarak beni susturmaya çalıştılar. Eli sopalı insanların on adım gerisinde beyaz bir çuvalı taşımaya çalışan iki kişi gördüm. Bunlar annemi benden ayıran adamlardı. Ağzını büzdüğü çuvalı ucundan tutmuş, yerde sürükleyen iri adam arkadaşına homurdanıyordu. Diğeri ise eğilmeye yeltenmeden çuvalın bir orasına bir burasına tekmeler savurup arkadaşına yardım ettiğini sanıyordu. Gördüklerimi anlamlandıramadım. Burnumu şöyle bir havaya kaldırdım. Burun deliklerimi açıp kapıyor, çuvalın içinden dağılan kokuyu ciğerimde biriktiriyordum. Annemin kokusuydu bu. Annemin kokusu ve onun kokusuna sinen farklı bir koku. Beni susturmaya çalışan eli sopalı insanlar hararetli bir konuşmaya dalmışlardı. Onların konuştuklarını duyabilmek için havlamayı kestim. Duyduklarım da gördüklerim kadar anlamsızdı. “Gördün mü bak? Bu işte deli para var dedim ben sana. Kazandığımız parayla kim bilir kaç tane daha köpek alırız. Bu zaten çelimsizdi, öldüğü iyi oldu. Hasta bir köpekle uğraşılmaz. Masrafı çok olur. Böylelerini sokacaksın dövüşe, kurtulacaksın.” Bu konuşmaların içinde sivri kulaklarımda çınlayan tek kelime “ölüm” oldu. İnsanlar annemin kokusuna sinen pis kokuya “ölüm” diyordu. Ona bir daha kavuşamayacağımı anladım. Bunun sebebi insan denilen vahşi yaratıklardı. Çok kızgındım, öfkeliydim ve annemin sonsuz yokluğuyla öfkem daha da büyüyordu.

Gün geçtikçe daha çok hırçınlaştım. Vahşi insanlar ben hırçınlaştıkça daha çok hırslanıyor, hırslandıkça daha çok acıtıyordu. Diğer köpekler de tıpkı benim gibi gün geçtikçe hırçınlaşıyor, hırlamaları birbirine karışıyordu. Hiçbirimizin birbirimizden farkı yoktu. Anladım ki insanlar köpekleri annelerinden kopartıyor, ortaya çıkan öfke nöbetinden faydalanarak onları dövüştürüyordu. Evet, artık emindim. İnsanlar hayvanları aptal sanıyordu. Ancak asıl aptal kendileriydi. Yaptığımız hiçbir şeyi anlamayacak kadar aptallardı. Bu vahşi yaratıklar kendi bencillikleri için bizi sevdiklerimizden ayırıyorlar, onlara yaptıkları kötülüklerden dolayı öfkelendiğimizde de bizim vahşi olduğumuzu söylüyorlardı. Biz onları annelerinden ayırmamışken onlar neden bu kadar vahşi ve acımasızlardı?

Bekledim, bekledim, bekledim. Neyi beklediğimi bilmeden bekledim. Günlerce, haftalarca, aylarca belki yıllarca. Artık ne soru sormak, ne düşünmek, ne özlemek, ne de içimdeki hırçınlıkla dövüşmek istiyorum. Benim kavgam kiminle bunu da bilmiyorum. Pek iştahım yok bu aralar. En son ne zaman yemek yedim hatırlamıyorum. Birkaç gün önce? Yok yok. Bir iki hafta önce olmalı. Dövüşü kazandığım günün akşamıydı. Büyük bir iştahla önüme koymuşlardı ödül yemeğimi. Sanki ben değil de onlar yumulacaktı ellerinde tuttukları kirli kabın içine. Burada dövüşü kazanan köpekler taze, etrafa kan kokusu yayan, büyükçe et parçasını hak eder. Bunu bile içim almamıştı o akşam. Yemedim. İnsanları kızdırmış olmalıyım. Uzun zaman oldu, suyla ıslatılmış bayat bir ekmek dahi koymadılar önüme. Canıma minnet. Dedim ya pek iştahım yok bu aralar. Karanlık kafesin içinde yere saçılan su birikintisinde yansımamı gördüm. Gittikçe anneme benziyorum. Kaburgalarım, seyrelmiş tüylerimin arasında çok belirgin. Tüylerim seyreldiği için mi bilmem patilerimden yukarı çekilen bir üşüme sarıyor bedenimi. Köpekler hiç üşümez sanırdım. Beni taşıyamayan diz kapaklarımın üzerine kıvrılmak istiyorum. Bu üşüme beni çok yordu. Gözlerim engel olamadığım bir şekilde kapanıyor. Annemin kokusu burnuma çarpıyor. “Anneciğim buradayım. Yanına geliyorum. Neredesin?”


Meltem Terzioğlu

125 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör