• İshakEdebiyat

Öykü- Meltem Terzioğlu- İki Gecede Bir Ölmek

Ayaklarını yere sürüdü. Gözleri bir çift bilye gibi dönmeye başladı. Soluğunu birkaç metre ötede durmama rağmen üstümde hissedebiliyordum. Tüylerim ürperdi. Kendini vahşi bir kurt sanıyor olmalıydı. Dili dışarıda, burnu havada etrafı kokluyordu. “Buyurun,” dedim, sesim ürkek çıkıyordu. Korktuğumu fark etmiş olacak ki kendinden emin bir şekilde arkasında bulunduğum bara doğru birkaç adım attı. Manşetini açıp gömleğin kolunu yavaşça dirseğine doğru sıyırdı. Tüm uzvuna hücum etmiş kılları saklandığı ininden çıktı. Bu manzaraya şahit olmak istemezdim. Mide bulantımı bastırmaya çalışırken parmaklarını avuç içine kenetlediğini gördüm. Yumruğunu masaya vurmadan önce son hazırlıklarını yapıyordu. O henüz hamle yapmamışken ben gözlerimi çoktan kapatmıştım. Bu sahne bana tanıdık geldi. Devamında ne olacağını gayet iyi biliyordum. Çalıştığım pavyonda her gece değilse bile iki gecede bir buna benzer olaylar peyda olurdu. Kapalı göz kapaklarımın arkasında aynı sahnenin farklı karakterleri canlanıyordu. İşte o ses! Barın üstünde dizili duran alkol şişelerinin, bardakların, kadehlerin ve kırılmaya müsait olan tüm objelerin yerlere yuvarlanırken iç kanırtan o acı dolu sesi…

“Nerede lan o kahpe? Anasından emdiği sütü burnundan getireceğim! Paralarımı çalan ellerini kökünden söküp köpeklere yem edeceğim. Nerede o, söyle çabuk! Yoksa ondan çıkaramadığım hıncımı senden alırım.”

Zımparaya dönmüş nasırlı ellerini boğazımda hissettim. Ben nefes almaya çalıştıkça pis kokan parmaklarını biraz daha sıklaştırıyor, damarlarımdaki kan akışına müsaade etmiyordu. Birkaç kelime kekeledim. Ancak harfler boğulmakta olan boğazıma takılıp dışarı çıkana kadar anlamsız ses öbeğine dönüşüyordu. Benden bir şey duyacak umuduyla avucunu gevşetti. Temiz havayı soludum bir çırpıda. Fazla vaktimin olmadığını biliyordum, ne söylemem gerektiğini kafamdan geçirdim. Ayfer’in o parayı ne için kullandığı ve nereye gittiğiyle ilgili çok fazla bir şey bilmiyordum. Ama biliyor olsaydım dahi arkadaşımı asla gammazlamazdım.

“Kimden bahsediyorsun?” sorusu fırlayıverdi ağzımdan, böylece düzgün bir cevap düşünebilmek için kendime vakit yaratmış oldum. Göz bebeğine kadar kıllarla kaplı olan suratındaki kızgınlığı görebiliyordum. Burnundan soluyor, bıyıkları huzursuzca kıpırdanıyordu. Cevabım onu tatmin etmedi ama yine de vakit kazanmak için yaptığım plan işe yaramıştı. Tam bağıracağı esnada arkadan gelen kadının gürültülü kahkahası dikkatini dağıttı. Heyecanlandığı her halinden belliydi. Bu sesin Ayfer’e ait olmasını umuyordu belki de. Başını sesin geldiği yöne çevirdi hızlıca. Kahkahanın Ayfer’e ait olmadığını anlayınca içindeki alevleri etrafa saçan koca bir ejderhaya dönüştü. Hemen sonra avucunun içinde kıvranıp ecel terleri döken zavallı boynumu fark etti. Tüm sinirini boynumdan çıkarmak istiyormuş gibi avucunu sıktı yeniden, daha sert, daha öfkeli. Bir yandan nefes almama engel oluyor diğer yandan pantolonun arasına sıkıştırdığı, gün şavkı gibi parıldayan silahın kabzasını gözlerime sokuyordu. Etrafı kolaçan eden suretimle yardım dileniyor olsam da kimse korkusundan yanımıza yaklaşamıyordu. Herkes buz kesildi, kahkahalar sessizliğe gömüldü, şakağımda hissettiğim silahın soğuk namlusu içimi üşüttü. Öleceğime inandığım esnada boğazımdaki elin bir kez daha gevşediğini hissettim.

“Sana son bir şans daha veriyorum. Ayfer şıllığı hangi deliğe kaçtı? Ötmezsen kafanı havaya uçurur, etrafı kanınla sularım!” Yutkundum. Düşünecek vakit yoktu. Alnımdan yüzüme yol çizen ecel terini kolumun tersiyle sildim. Canı yanan boğazımı temizleyip lafa atıldım.

“Ay, Ayy, Ayffer burada değil. Yani başka bir pavyonda işe başladı. Ga, ga, ga galiba parası daha mı fazlaymış neymiş?”

Silahın namlusunu, şakağımı delip kafamın diğer ucundan çıkaracakmış gibi bastırmaya başladı. Gözlerimi koca suratına kilitleyip söylediklerimin üstünde bıraktığı tesiri anlamaya çalışıyordum. Onu biraz da olsa düşündürebilmiştim. Ama bu fazla uzun sürmedi.

“Sen benimle dalga mı geçiyorsun lan! Sizin patron bırakır mı o şerefsiz karının peşini? Kimi kandıracaksın sen o ufacık aklınla? Şimdi düşünmekten aciz, ufak beynini uçurayım da gör bakalım nasılmış yalan atmak!”

Titremeye başladı. Öyle şiddetli ve dengesiz bir titremeydi ki onun bu halini gören, yüksek voltaj elektrik akımına kapıldığını düşünebilirdi. Elleri isterik bir şekilde kıpırdadıkça silahın namlusu şakağımdan yanağıma oradan da kulağıma hareket ediyordu. Bir anda suratımın sağ yanında dolanan silahı avuçlayıp hızlıca sürgüsünü çekti. Gözlerinde öfkeden başka bir şey okunmuyordu. Kararlıydı. Parasını alamıyorsa benim canımı alacak, en azından içinin sıcağını biraz da olsun söndürecekti. Kalın işaret parmağı tetiğin üstünde gezinmeye başladı. Artık tüm hayatım kısa metrajlı bir film gibi gözlerimin önünden akıp gidiyordu. Düşündüğüm tek şey ellerime tırnaklarıyla imzasını atan tüylü dostum Mıstık’tı. Acaba ben öldükten sonra ona bakacak bir hayvansever çıkar mıydı karşısına? Benim düşüncelere daldığım esnada karşımdaki adam birbirine kenetlediği dişlerini bir güzel gıcırdattı, hemen sonra hızlıca boynunu kütletti. İçimi iyice huzursuz eden sesleri duyunca aklımdan geçenler yarım kaldı. Silah hâlâ şakağımda duruyordu.

Ağzındaki balgamı yuvarladıktan sonra yere fırlatan adam, “Benden bu kadar,” dedi. Yolun sonundaydım. Daha önce hiç beslemediğim bir sevgi besliyordum hayata. Yaşamayı bu kadar önemsediğimi bilmiyordum. Bir anda bağırdım. Sesim pavyonun duvarlarında yankılanıyordu.

“Tamam! Tamam dedim, indir onu aşağı! Bildiğim ne varsa söyleyeceğim. Ama yalvarıyorum onu çek kafamdan.”

Sesim ağlamaklı çıkıyordu. Kafasıyla söylediklerimi onayladı. Hah şöyle, demek istermiş gibi bir bakış takındı. Gözlerini korkuyla titreyen dudaklarıma dikti. Ağzımdan çıkacak iki kelimeye bakıyordu. Sustum.

“Anlatacaksan anlat haydi, akşama kadar seni mi bekleyeceğiz?” derken suratının ortasında midesi bulanan insan ifadesi belirdi.

“Cehenneme kadar yolun var,” demek isterdim. Mıstık için susup söyleneni yapmaya koyuldum. Diyeceklerimi kafamda toparlamaya çalışırken titreyen çeneme hâkim olamıyordum.

“Ayfer aslında burada değil yani Ankara’da değil,” dedim.

Cevabım onu tatmin etmedi. Gözlerini devirdi.

“Ulan hepiniz benimle taşak mı geçiyorsunuz? Onu anladık. Nerede bu karı, hangi cehennemde? Allah’ıma kitabıma sıkarım.”

Ciddiydi. Biraz daha istediği cevaba ulaşamazsa kafam uçuracak, hemen sonra karşısına çıkacak ilk kişinin şakağına, gücüne güç kattığı silahı dayayıp aynı baskıyı ona uygulayacaktı. Eğer ki o da doğru cevabı bilmiyorsa vay haline.

Aklımdan geçen farklı ölüm sahnelerini unutmaya çabalayarak, ‘‘İstanbul!’’ diye haykırdım. Ayfer’in Ankara’da olmadığı doğruydu ancak nerede olduğunu tam olarak ben de bilmiyordum. Ailesinin yanına gideceğini, kardeşlerini yaşadıkları zorlu hayattan kurtarmak istediğini anlatırdı hep. Ancak bana hiçbir zaman onların nerede olduklarını söylemedi. Zaman zaman kendine söylediğinden bile şüphe ediyordum. Korkuları vardı. Yaşadığı pis hayatın onlara zarar vermesinden çekiniyordu. Çareyi ailesinin adresini gizlemekte bulmuştu. Kafamın ucunda duran silahın soğukluğunu hissettikçe Ayfer’in haklı olduğunu daha iyi anlıyordum.

Cümlenin devamını getirmek hiç içimden gelmiyordu, bir mucize olması için içten içe yalvardığım esnada telefonum çalmaya başladı. Bir anda herkes sesin geldiği yöne odaklandı. Parmağı tetikte olsa da onun da aklı telefona gitti. Ayfer olabileceği ümidiyle.

“Aç lan şunu, hoparlöre al da biz de duyalım. Birbirimizden gizli saklımız yok değil mi?” İmalı sorusunun hemen ardından suratının ortasına pis bir gülüş yayıldı ancak uzun sürmedi. Telefonu şarjdan çıkarıp hemen elime aldım. Arayan annemdi.

“Alo, aloo! Hişt, kız orada mısın? Bak hâlâ susuyor.”

Adını bilmediğim ama sabahtan beri terör estiren adam gözlerini kısmış pür dikkat bizi dinliyordu.

“Pek müsait değildim, iş yoğun. Ne diyeceksen çabuk de, kapatacağım.” Annemin hırıltılı gülüşüyle söyleyeceklerim yarıda kesildi.

“Ne yoğunluğu be? Saat daha kaç haberin var mı? Neyse ben de güzel sesini duyayım diye aramadım. Sigaram bitti benim, gelirken alıver bir iki paket. Bir de senin pireli, yine kuma sıçacağına yere sıçmış. Atıvereceğim sokağa, yetti be boku, çişi, maması.”

Mesaiye kalacağım bazı günlerde Mıstık’ı anneme veriyordum. O da gittiği evi yadırgadığı için nasıl davranması gerektiğini bilemiyor, tüm sinirini annemden çıkarıyordu. Ama annemin Mıstık’ı atacağı yoktu. Bu zorlu görevi birkaç paket sigara için kabul ettiğini biliyordum.

“Sakin ol anne, tamam. Gelirken alacağım sigaranı da. Var mı başka bir şey? Yoksa kapatıyorum.”

Sigarasız kalmayacağını duyunca içi rahatladı. “Yok başka bir şey, tamam. Senin bu tüylü yaratığa da son bir şans veriyorum. Hele bir daha pisletsin yerleri... Ben o zaman ne yapacağımı biliyorum ona.” Daha önce defalarca sarf ettiği sözleri yineledi ve telefonu kapattı.

Gözü dönmüş adam yine istediğine ulaşamadı. Artık sabrının kalmadığı hissediliyordu. Şakağımdaki tetiğin soğukluğu yine içime işledi. Ölümü kabullendim. Buna dayanacak gücüm kalmamıştı.

“Bildiğim tek şey Ayfer’in burada olmadığı, hepsi bu. Ne yapacaksan yap artık.” Adını bilmediğim bir yabancının canımı alacağı hiç aklıma gelmezdi doğrusu. Gülmeye başladım. Aynı düşünceler kafamın içinde döndükçe kahkahalara boğuluyordum.

“Sus lan! Sus dedim sana, yeter!” Sırıtan dudaklarımı avucumla kapatmaya çalıştım, olmadı. Adamın tetik üstündeki işaret parmağının yavaş hareketlerle kıpırdamaya başladığını gördüm.

“Dur!” diye bağırdım, "dur! Ölmeden önce son bir isteğim var senden. En azından kim tarafından öldürüldüğümü bilmeye hakkım var değil mi? Adın ne?” Gözlerini devirdi. Bir şeyler söyleyecek oldu ancak içeri dalan korumaların çıkardığı gürültü buna müsaade etmedi.

“Arıza çıkaran lavuk sen misin?” diye gürledi göbekli olan. Hepsi çok iriydi ancak ilk konuşmayı aralarındaki en cüsseli olana devretmişlerdi. Sorduğu soruya ters bakışlar dışında cevap alamayan koruma mesafeyi biraz daha yakın tutmaya karar vererek yanımıza doğru ilerlemeye başladı.

“Sen misin dedim, konuşsana dürzü!” Şakağımdaki silahın yönünü değiştirerek korumayı nişan alan adam, “Benim len, ne olmuş?” Herkes adamdaki cesareti hayret dolu gözlerle seyrediyordu. Koruma çenesini oynattı. Boğazını gürültülü bir şekilde temizleyip yere tükürdükten sonra adamın üstüne atıldı. Silah hâlâ adamın elindeydi. Gözlerimi kapadım. Kurşun için yollar açıktı, istediği her yere isabet edebilirdi. Silah bir anda adamın elinden fırlayıp fıçıların dizili olduğu barın arkasına doğru yuvarlandı. Korumalardan bir diğeri silahı almak için davrandı. En cüsseli koruma ise adamın kafasını koltuk altına sıkıştırmış, onu dışarı doğru sürüklerken arkadaşlarına peşlerinden takip etmeleri için kaş göz işareti yapıyordu. Pavyonun içinde büyük bir sessizlik oldu.

Kimse çıt çıkarmıyordu. Herkes dışarıdan gelecek olan seslere kulak verirken ben biraz önce yaşadığım şokun etkisinden kurtulmaya çalışıyordum. Fakat bu uzun süre mümkün olmayacağa benziyordu. Elimin altında duran bar masasından destek aldım. Dışarıdan gelen inleme seslerinden başka bir şey duyulmuyordu. Derin bir oh çektim. Yaşamak için hâlâ aynı hevesi taşıyor muydum? Telefonu elime aldım ve rehberden Ayfer’in numarasını buldum.

“Aradığınız numara kullanılmamaktadır…”

Ben bu kıza nereden ulaşacaktım şimdi? Olmayacağını bildiğim halde biri açar umuduyla Ayfer’i tekrar arıyordum ki annemin aramasıyla yapacağım iş yarıda kesildi. Annemle gün içinde birden fazla kez konuşmazdık. Bu pek hayırlı bir durum değildi. Cevap vermek için telefonu kulağıma götürdüm, konuşmuyordum.

“Alo, kızım?” Bana en son ne zaman kızım dediğini hatırlamadım, kesinlikle kötü bir şey olmuştu.

“Şey... Senin tüy yumağı yok mu?” Kalbim hızlıca atmaya başladı. Alt dudağımı dişlerimin arasına kilitledim. Gözlerimin dolmasına engel olamıyordum.

“Ne oldu Mıstık’a?”

Sesim, dışarıda artan gürültünün sesine karıştı. “Ben havalandırayım diye balkon kapısını açmıştım. Sigara dumanını kovayım diye şey ettim. Sonra seninki rahat durmadı, kaçmış evden.” Duraksadı. Sustum. Dışarıda dayak yemeğe devam eden adamın inlemeleri geldi kulağıma tekrar. Dişlerimi sıktım.

“Ne oldu Mıstık’a dedim!”

Verdiğim tepkiyle irkildiğini telefonun bir ucundan hissedebiliyordum. Sesini temizledi. Yine de sigaranın bıraktığı buğuyu silemedi.

“Bumm!”

Telefonun ucundan silah sesini duyan annem çığlık attı.

“Kız ne oluyor orada? Konuşsana!”

Yaşanılan kısa sessizliğin ardından bir el daha ateş edildi.

“Bummm!”

Bu, şakağımın üstünde gezinen silahın sesiydi. Kafamda patlamamıştı belki ama sesini nerede duysam tanırdım. Artık iniltiler yoktu. Ankara sessizliğe gömüldü. Bu sessizliği bozan annem oldu, “Kız yine kim kimi vurdu allasen? Ay kalbime iniverecek bir gün.”

Gözlerimden akan yaşı elimin tersiyle silerek aynı soruyu yineledim, “Ne oldu Mıstık’a?” Yutkundu. “Dedim ama sen silah sesinden benim sesimi mi duyacaksın tabii. Ay vallahi daraldım, söyleyeyim de kurtulayım. Senin bitli kendini arabanın altına atıvermiş. Peşinden gideyim dedim, bir baktım ki yerde. Öyle boylu boyunca uzanıyor. Şerefsizin biri vurmuş da hiç arkasına bakmadan kaçmış. Vallahi ne bileyim böyle olacağını. Öldü bizim tüy yumağı.”

Elim usulca sol göğsüme doğru gitti, kalbim oracıkta hâlâ atıyordu. Bir kez daha sordum kendime, yaşamak için hâlâ aynı hevesi taşıyor muydum? Bu soruya evet diyebilecek bir sebebim kalmamıştı. Vestiyere doğru uzandım. Montumu giydim. Çantamı omzuma astım. Hareketlerim olabildiğince yavaştı. Gözyaşlarımı silecek enerji bulamadım kendimde. Sadece yürüyordum. Dışarı çıktım. Adını bilmediğim adam kafama tuttuğu silahı elinde, cansız bir şekilde yatıyordu. Gün içinde aklıma takılan soru birkaç saniyeliğine yeniden kafamı kurcaladı, beni öldürmeye niyetlenirken kendi silahıyla ölen bu adamın adı neydi? Nasıl olsa yarın haberlerde çıkacaktı.

Yüzüme esen ayaza doğru, yokuş yukarı çıkmaya başladım. Soğuk ısırıyordu.


Meltem Terzioğlu

99 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör