• İshakEdebiyat

Öykü- Metin C. Çalışkan- Güvercin Mesafesi

ON YILDAN FAZLADIR BİRLİKTE YÜRÜDÜĞÜM İLHAM PERİ’M BU SABAH İTİBARİYLE SONSUZLUĞA UĞURLANMIŞTIR. ONU ASLA UNUTMAYACAĞIM.

Not: Peri’nin ardında bıraktığı kanatlar, tarihi tarafımca duyurulacak bir açık artırmayla satılacaktır.

*

Yeni Cuma parkında oturuyordum. Önümde yarısı boş çay bardağı. Üzerimde sık ağaçlarla onarılmış gökyüzü. Kafamda, eski hastalığımın izlerinden; aniden patlayan gök gürültüleri ve bir türlü yağmayan yağmurun sıkıntısı. Biraz nefes almak, belki biraz da bir şeyler okumak niyetindeydim lakin ne mümkün! Peri’nin hayaletinden güç alan boğucu düşünceler yakamı bırakmıyordu.

Gelmeden evvel ilanı Kocaeli Rüyası gazetesine yollamıştım. Elbette postayla. Elden de bırakabilirdim ya, ilanı kabul edemeyeceklerini yüzüme söylemelerini istemedim. Mail atmaksa geçirdiğimiz onca yılın ardından Peri’ye haksızlık olurdu. Ne de olsa o kadar kahrımı çekmiş, çoğu reddedilmesine rağmen onlarca öykü yazmama vesile olmuştu. Onu, epey bir sevimsiz bulduğu bilgisayar aracılığıyla, kupkuru bir maille uğurlayamazdım. Yine de artık burada olmadığına göre daktilodan kurtulmakla akıllık etmiştim. Postaya elveda! Şu günden sonra tüm yazdıklarımı maille iletecektim. Hastalığımı atlatabilmek için eski günlerimden tamamen uzaklaşmalıydım, en doğrusu buydu.

Bir yandan Peri’nin yası canımı sıkıyordu, bir yandan da okuduğum son öykü aklımı kurcalıyordu. Peri neden kendine kıymıştı? Çoğunlukla aynı saatte, bu parkta, aynı masada oturmama rağmen neden kimse yanıma yanaşmıyordu? Peri hiç mi kendinden başkasını düşünmemişti? Ne zaman biri masama gelip hayranlıkla karışık bir tedirginlikle, “Merhaba,” diyecek, ben de temkinli lakin içten içe de mesut bir şekilde, “Ooo merhaba,” karşılığını verecektim?

İyice soğumuş çayımdan bir yudum daha aldım. Çay bardağının altındaki sarı damlalar pantolonuma düşüyordu. Birinci damla... İkinci damla... Üçüncü damla... Bir müddet bakakaldığım ufacık sarılık giderek büyümeye başladı. Paniğe kapıldım, kan ter içinde kaldım. Lekenin beni ele geçireceğinden yahut da yutacağından emindim. Bardağı güçlükle masaya bıraktım. O esnada, kitaplığımdan kaybolmasının sırrını çoktan çözdüğüm, satıcısıyla uzun pazarlıklar sonucu bit pazarından edindiğim o kitap; İlham Perileri İçin Sağlıklı İntihar Etme Yöntemleri aklıma geldi.

Olan olmuştu yine. Peri ebediyete uçup gitmesine rağmen durmadan beni kendi gerçekliğine çekmeye çalışıyordu. Bunalmıştım, derin nefesler alıp verirken parka göz gezdirdim. Çabuk çabuk çay getiren, adisyonları karalayan, aralarında sohbet ederken keyiflenen garsonları, masalarda oturan öğrencileri, çalışanları, erkekleri, kadınları, çocukları, parkın ufak süs havuzunu, güvercinlerini, kedilerini seyre daldım. Sakinleştiğime ikna olduktan sonra, oyalanacak bir şeyler olsun, kafamı çok kurcalamasın beklentisiyle gazete bayisinden aldığım, slogan olarak ‘Harika Edebiyatın, Muazzam Eleştirinin En Doğru Adresi’ni kullanan ve sayfalarından çıkanların epey popülerleştiği ‘Övgü Sanatı’ dergisini açtım.

‘Editörün Şefkat Defteri’ bölümünü bitirdim, yan sayfadaki yayınevi reklamına şöyle bir baktım, sayfayı çevirdim ve yüzümü buruşturdum. Karşıma çıkan testin ismi ‘İlham Peri’niz İle İlişkinizi Ölçün’ idi.

Eskiden, neredeyse tesadüflere taptığım zamanlarda olsa testi hazırlayan Sıtkı Nadir’in benden başka bir Sıtkı Nadir olduğundan şüphe etmeyeceğim, onun beni tanıyıp tanımadığı, tanıyorsa da benim kendisi dışında bir Sıtkı Nadir mi, yoksa kendisinin farklı bir sureti mi olduğum konusunda neler düşüneceği gibi şeyler aklıma gelirdi. Eskiden olsa sonradan düşündüğüm bu anın beni bir Borges öyküsüne götüreceği, kendimden emin halimin giderek silineceği ve belki de testi hazırlayan Sıtkı Nadir’in benim bir öncülüm yahut ardılım olabileceğine inanacağım, bu inançtan da büyük keyif alacağım gibi şeyler aklıma gelirdi. Neyse ki eskisi gibi değildim. Peri yanımda yoktu, beni böylesi hayallerin pençesine düşürebilecek tüm tuzaklardan kaçabilirdim. Gerçek olan neyse o üstün gelmeliydi!

Tüm bunları düşünürken bir gök gürültüsü patladı. Bir anlığına hastalık günlerime döner gibi olmuştum, üstüne üstlük başımdaki şiddetli ağrı beni sarsmış, ayağa fırlamak, cevabını bile bile duymuyor musunuz şu sesi, bari birkaç tane yağmurlu şiir okuyun da düzeleyim demek içimden geçmişti. Utanıp derhal toparlandım...

Bir kalem çıkarıp teste döndüm, sorular ilgimi çekmişti. Çok güvenmesem de en azından Peri’yle ilgili aradığım bazı cevapları burada bulabilirdim.

1. İlham Peri’nizin sizi ne kadar tanıdığını düşünüyorsunuz?

A) Çok İyi

B) İyi

C) Biraz İyi

D) Az

E) Çok Az

F) Hiç

Ömrümün uzun, upuzun bir bölümünü işaret edermişçesine çok az ile hiç arasında gidip geliyordum. Nihayetinde, son tartışmamızı anımsayınca ‘Hiç’i işaretledim. Beni az biraz tanısaydı, başka şeyler, gerçek şeyler yazma isteğime hak verirdi. Peki o ne yaptı? Hah, beni suçladı, evet evet beni suçladı. Olmadığım biri gibi davrandığımı, sadece yayınlanmak isteğiyle hareket ettiğimi, hikâyeleri eskisi kadar önemsemediğimi, artık kendisine inanmadığımı söyledi. Açıkçası kırılmıştım. Bir anda unutulacak kadar geniş bir zamandır esaret altında yaşamışsa da asla umudunu kaybetmemiş ve ilk fırsatta özgürlüklerine kavuşmuş cümleler çıktı ağzımdan.

Yine de aramızdaki buna benzer ufak tefek sorunların onun ölümüyle ilgisi olmadığına emindim. Bana açmadığı bir derdi olmalıydı. Aşık mıydı, yüklü bir borcu mu vardı, öte diyarları mı özlemişti? Ben onun biricik yazarı değil miydim? Birlikte üstesinden gelemez miydik? Belki de, neden olmasın, belki de yeteneğini kaybetmişti. Muhakkak öyle olmalıydı. Ondan gerçek hikâyeler talep ettiğimde oralı görünmemişti. Üstelik saçma sapan şeyler de söylemişti. Hikâyeler aslında benden çıkıyormuş da, ait olmadığım ve bana ait olmayan hikâyeleri yazamazmışım da falan filan. Ah Peri, ah zavallı Peri! Demek bu yüzden... Oysaki insan isterse her şeyi başarabilir; ben de artık sadece gerçeğin peşindeyim. Üstelik biliyor musun, bu konuda önemli bir deney yapmak üzereyim.

İçim rahatlamıştı, öyle ya benim hiçbir suçum yoktu, Peri’nin melankolik, depresif, dengesiz ruh hali işe yaramazlık hissiyle birleşip bir felakete yol açmıştı. Tüm felaketlerde olduğu gibi bu felaket de peşinden birden fazla kişiyi sürükleyebilirdi; buna izin vermeyecektim.

Gülümseyerek bir çay daha söyledim. Testin kalanını hızlıca çözdüm. Çayım geldiğinde sonucu okumak üzereydim.

E’ler Fazlaysa

İlham Peri’niz hakikaten İlham Peri’niz mi? Zorunlu hallerden doğan bir ilişkiyi süründürmekten başka bir şey değil sizinkisi. İkiniz de durumunuzdan memnun değilsinizdir. Kötü günler kapıda olabilir! Unutmayın; İlham Peri’si sadece yazarının iyiliğini ister. Hem bu şans herkese bahşedilmez. Özeleştiri yapmanız ve her şeyi düzeltmeniz gerekebilir.

Bu testlere güven olmayacağını biliyordum. Özeleştiriymiş! Ölen ben olsaydım Peri özeleştiri yapar mıydı? Koşarak başka bir yazar bulurdu. Yasımı bile tutmazdı.

Çayı bir yudumda içtim, parayı masaya bıraktım, kalkmak üzereyken, arabasıyla parkın yanından geçmekte olan, uzun zamandır yaşamını tahayyül ettiğim Eskici’yi gördüm. Kafamda bir sahne canlandı. “Ooo merhaba,” dedim karşımdaki hevesli gence. Biraz öykülerimden konuştuk, nasıl yazdığımı sordu. Eskici’yi anlattım: “Bak şu Eskici misal hep aynı saatte buradan geçer...” derken sözümü kesti. “E’yi büyük kullandınız,” dedi şaşkınlıkla. Göz kırpıp geçiştirdim, anlatmaya devam ettim: “Dedim ya hep aynı saatte buradan geçer. Demek ki hayatında sürprize yer yok. Arabası da çoğunlukla boştur, fazla kazanamaz, küçücük bir gecekonduda oturur, dört çocuğu vardır, karısı hastadır.”

“Eskici” nidaları arasında kafamdaki sahne usulca silindi. Adam uzaklaşmıştı. Hastalığımdan miras kalanlar nedeniyle gerçek hikâyeler yazarken zorlanıyordum. Onunla ilgili düşüncelerimi teyit edebilirsem bu bana güç verecekti. Alelacele kalktım, parkın ışıkları yanmaya başladığında Eskici’nin ardına takıldım.

Çok yaklaşmadan arkasından yürüyordum. Görebildiğim kadarıyla arabası pek dolu değildi. Birkaç eski kitap, çeşitli kablolar, çıtaları aşınmış bir uçurtma. Her akşam duyulan çığlık kuşları senfonisi henüz başlamamışsa da sesler birbirine girmiş vaziyetteydi. Eskici, sahi onun sesi nasıldır peki? Muhtemelen yaşamının tüm ağırlığını sesinde toplamıştır. Günde üç paket sigaradan epey kirlidir. Pek çok sesin arasında ayırt edilebilecek güçte olsa da önemsenmez.

Seslerden dünyanın ortasında takibi sürdürdüm. Yürüyüş yolundan Fethiye caddesine sapmıştık. Mağaza vitrinleriyle, reklam panolarıyla, elektrik tellerinden sarkan renkli ışıklarla kurulmuş cazip lakin yapay, hatta bir yanıyla da tedirgin edici bir aydınlığın içinden geçtik.

Bir anlığına, caddenin bitimine doğru Eskici’yi kaybeder gibi oldum. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Ah salak kafam. Daha dikkatli olmak lazım. Hikâyeyi kaybetmek kolay, bulmak zordur... Hızlıca ilerledim. Değişen trafik lambalarının, kesik kesik öten polis düdüklerinin, sandığının arkasında kıpırtısız duran boyacı çocuklarının, kulaklıklarıyla gezen kâğıt toplayıcılarının yanlarından geçtim ve onu buldum. Arabasıyla Kapanca sokağa varan yokuşu tırmanıyordu.

Heyecanlanmıştım. Birazdan muzaffer olacağıma, yazıyla yaşam arasındaki sınırın yakınlığının bana iyi geleceğine, en nihayetinde gerçek bir hikâye ortaya çıkaracağıma inancım tamdı.

Yokuşu ağır ağır tırmandık. Sokağın başında, müstakil, tarihi ve sıralı evlerin pencereleriyle göz göze geldim. Bir anlık mahcubiyetle başımı öne eğdim. Yıllar evvel katıldığım roman yarışması ve yarışmayı düzenleyen derneğin seçkiye girememiş olmama rağmen bana yolladığı cevabı düşündüm. Öykümü yayınlamanın sakıncalarına değinmişler; sokaktaki evlerin yer değiştirmeleri, aralarında fısıldaşmaları, kendileriyle ilgili planlar yapan insanlar hakkında konuşmaları ve dahası sloganlar atarak yürüyüş yapmaları olacak iş değildi, ayrıca öykünün sokağın güzelliğine hiçbir katkısı bulunmadığından da dem vurmuşlardı ve öykümü yok etmemi, unutmamı kesin bir dille rica etmişlerdi.

Haklılardı, kesinlikle haklılardı, yazdıklarım şu güzide sokağa ihanetten başka neydi ki! Lakin o zamanlar evlerin bana fısıldadıklarını zannediyordum, Peri’nin de etkisi vardı tabii. İnsan hastaysa neler yapmıyordu. Şimdi olsa...

Eskici’yle mesafemiz yeniden açılmışsa da sokağın tenhalığında onu rahatlıkla izleyebiliyordum. Nihayet tarihi evlerin karşı sırasındaki ufak yokuşu indi, bir gecekondunun sokak lambalarının titrek ışıkları altındaki bahçesine saptı. Gecekonduyu görünce içimi bir sevinç kaplamıştı, bu işi kıvıracaktım.

Arabasını kurumuş bir ağacın önüne, güvercin seslerinin yükseldiği kafeslerin karşısına çekti. Fazla yaklaşmamaya özen göstererek bahçe girişine ilerledim. Hasta karısı, çocuklarıyla evde olmalıydı.

Önce biraz nefeslendi, sigarasını yaktı, kirli bir sesle öksürdü. Sesi duyar duymaz ürperdim. Ey Peri, şimdi görsen, her şeye rağmen benimle gurur duymaz mıydın? Ne kadar doğru bir yolda ilerlediğimi anlamaz mıydın? Gerçek hikâyelerin büyüsü seni de sarmaz mıydı? Keşke sonumuz böyle olmasaydı.

Dinlenmesi bitince gecekonduya girip çok geçmeden tozlu bir teyple dışarı çıktı. Teybi toprağın üzerine bırakıp arabasına yürüdü. Kitapları, kabloları, uçurtmayı arabadan indirdiğinde güvercin sesleri iyice yükseldi. O seslere başka kuşların sesleri karıştı. O an çığlık kuşları senfonisi tüm İzmit’e yayılıyor olmalıydı. Bu keşiften hoşlanmamıştım. Sendeledim, zor toparladım. Hastalığımın nüksettiğini hissediyordum.

Güvercinler şiddetle tellere çarparken Eskici kablolarla teybi, kitapları, uçurtmayı ve bazı kafesleri birbirine bağladı. Kabloların açık uçları iki elindeydi. Teybin düğmesine basıp yumruklarını sıktı, hafif bir müzik eşliğinde gür bir sesle konuştu: “Bütün aynaları söndürün / yeryüzü diye bir şey yok...”

Ortalık sessizleşirken yavaşça yükseldi. Artık sadece onun sesini duyabiliyordum. “Çekin ortalıktan / çekin ve kurtarın / suya suskun geyikleri...”

Gecekonduyu aşıp kurumuş ağacın hizasına gelene kadar uçtu. Akşamın silik karanlığının ve sokak lambalarının etkisiyle kanatları varmış, hatta o kanatlar satmaya niyetlendiğim kanatların bir benzeriymiş yanılgısına kapıldım. Bir müddet hareket edemedim. Kusacak gibiydim. Sonra ne yaptığımı bilmez bir halde bahçeye daldım.

“Hayır, hayır, hayır,” diye bağırdım neredeyse ağlamaklı.

Eskici sözlerine devam ediyordu: “Bütün nehirleri söndürün / yeryüzü diye bir şey yok...”

Olduğum yere çöktüm kaldım. Eskici sözlerini bitirir bitirmez yanıma indi. Yaklaştı, elini omzuma koydu. “Demek geldin,” dedi. Geleceğimi nereden biliyordu ki, kahretsin, hiçbir şey bildiği yoktu. “Ne fark eder,” dedim. “Beni yazacaksan tüm gerçekliğimle yaz,” karşılığını verdi. Titriyordum. Dişlerimi sıktım, “Bu gerçek değil,” diye yanıtladım. Bir kahkaha attı. Beni ayağa kaldırdı, sakinleştirmeye çalıştı, beklememi istedi. Gecekonduya girdi, dışarı çıktığında yanında bir daktilo vardı. “85 yapımı Auster marka... Bunu al, işine yarayacak. Üstelik Peri de böyle isterdi,” dedi.

Ne diyeceğimi bilemedim, varsa Peri’ye son borcumu ödemek ve Eskici’yi kırmamak adına daktiloyu aldım. “Bu hiçbir şeye söz verdim demek değil. Seni yazmayacağım,” dedim. Arkamı dönüp bahçeden çıkmaya yeltendim.

“Çoktan yazmış olabilirsin... Tesadüflere ve hikâyelere iman etmeyi bırakma. Ayrıca öykün karşılığında sana birkaç parça yağmur verebilirim.”

Bir gök gürültüsü daha patladı. Bir anlığına gözlerim karardı. Toparlandığımda bir şey demeden yokuşu tırmandım. Yaşadıklarımı unutmak, hastalığımdan tamamen kurtulmak dışında bir niyetim yoktu. Olan biteni yazmayacaktım, zaten ne olup bitmişti ki? Hah uçmakmış daha neler derken daktiloma sımsıkı sarılıp evin yolunu tuttum. İnceden bir yağmur başlamıştı.


Metin C. Çalışkan

185 görüntüleme