top of page
  • İshakEdebiyat

Öykü- Nalan İncekara- Bir Umut Koparıyorum Gelecekten

Uzaklaşırsam bensiz gidecekmiş gibi dikiliyorum vagonun kapısında, sigaramdan son bir nefes çekiyorum. Mor beresiyle koşturarak geliyor, sıcaklamış olmalı, eline aldığı atkısını, halay çeker gibi sallıyor. Kıvırcık saçları hoplayıp hoplayıp iniyor. Treninin yolcu almaya devam ettiğini görünce yavaşlıyor koşuşu, saçları da sakinliyor böylece. Eğilip dizlerinin üstüne koyuyor ellerini, derin derin nefes aldıkça dizginleniyor nefesi, gülüyor kendi haline. Neşesi bana bulaşıyor, hiç hesapta yokken gülüveriyorum.

Yakalayınca gülümseyişimi kalıyorum öylece, ayakkabılarıma bakmakta buluyorum çareyi. Hızlıca trene atlasam diye düşünürken suratım epeyce aptala dönmüş olmalı. Yaşımın başımın da bahsini açarak “Ne bakıyorsun dese!” ölürüm utancımdan. Dayanamıyorum, yine bakıyorum.

Dik duruyor artık. Dudağındaki neşeyi yerli yerinde bulunca rahatlıyorum. İki adımda yanaşıyor yanıma.

“Treni kaçıracağım sandım?”

“Geçmiş olsun, korktuğunuz gibi olmadı.”

“Korkmadım! Ama yakalamak için çaba göstermesem de olmazdı.”

Anlamaz hâlime neşelenişi Seda’yı getiriyor aklıma. Ezkaza anlamaya göreyim sözlerini, tek bir bakışla bir paragraf laf eder sersemliğime. Zaten ne mor bir şapkası olabilir ne de treni kaçırma ihtimali.

“Yaniiii,” derken mor kafasını bir sağa bir sola eğiyor. “Tren bensiz giderdi, eksikliğimi hissetmezdi kimse.” Ardından çocuk gibi kıkırdıyor. “Peki, ya beni bu şehirde, tam da gezide olacağım günlerde harika bir şey bekliyorsa? Eğlenmiş olmalı soru işareti bakan gözlerimle. “Gitmek mi, kalmak mı iyi olan? ”

Görüşürüz, deyip el sallayarak biniyor yan vagona. Ardından onu uğurluyormuş gibi hüzünle el sallarken buluyorum kendimi. Toparlanıp atlıyorum yanındaki vagona.

Cam kenarına ilişiyorum, yan koltukta Seda’nın bıraktığı boşlukta oyalanmadan, dışarıda akıp giden Ankara’ya çeviriyorum başımı. Şehrin araçları, binaları, insanları eşlik ediyor bize. Bazıları el bile sallıyor. Güneş veda ederken biraz sarı saçıyor, biraz kızılla oynaşıyor, ardından renklerini sırtladığı gibi çekip gidiyor. Geriye kalan lambaların yetmez çabası...

Hemen önümdeki koltukta, orada kaynaşıvermiş gençler var. Aynı yolun yolcusu olmaları kolayca birbirlerinin parçası haline getiriyor onları. Kahkahalarına eşlik eden konuşmaları, çok sesli koroya döndürüyor vagonu. Karşılıklı dört koltuğa altı kişi sığışmışlar. Erkeklerden biri elini dolamış sevgilisine, her kahkahanın ardından kendine çekip bir buse konduruyor yanağına. İçlerinde grubun lideri gibi duran genç, şamatanın dozu artınca, derhal uyarıyor arkadaşlarını. Er meydanına çıkacakmış gibi cüssesiyle ayağa kalkıp yolculara, kusura bakmayın manasında elini kaldırıyor mahcup. Grubu galeyana getiren kendisi hâlbuki. Gençliklerinden aşırmak istiyor içim. Mor şapkalı kız ne yapıyor acaba?

Doğu Ekspres turuyla Kars’a yolculuğun bu en yoğun zamanlarında herkes Çıldır Gölü’nün donup donmadığından haberdar. Kimse buzların üzerinde kızakla gezmenin zevkinden geri kalmak istemiyor. Tadına doyamadığı için bilmem kaçıncı kez gidenler, kızak keyfini, gölün orada buzda balık yemenin zevkini övünçlü bir heyecanla anlatıyorlar.

“Nostaljik abi, bildiğin soba yanıyor içeride.”

“Evet, salaş yerler var, balık, yanına turşu, ezme, roka, soğan…”

“Oğlum dur, ağzımın suyu aktı lan!”

“Sonunda da helvayı çaktı mı…”

Vagonun kalbi burada atıyorsa da ötesi sakin. Gitgide küçülen mavi koltukların ve insanların arasında, başını ve ağzını beyaz başörtüsü ile örtmüş yaşlı bir kadının hüznü dikkatimi çekiyor. Yanında, durmaksızın beyaz sakalını sıvazlayan siyah yün şapkalı bir adam var. Gezmeye değil de aile ziyaretine gidiyor gibiler. Bu karda kışta memleket ziyareti mi? Belki de cenaze!

Memleket denince babam, babam deyince de evvela tütün kokusu gelir burnuma. Okulun birinci günüydü. Öperken yanağımı gıdıklayan sakalından kaçıyormuş gibi yapıyordum. “Hanım, bizim oğlan büyük adam olacak, bak görürsün,” demişti. Dönüşte bütün mahallenin ayakkabısı kapıda karşıladı beni. Geriye yetimlerin payına düşen acıklı bakışlar, bir de sakına sakın kullandığım hasret giderici tütün kolonyası kaldı. Müdür olmakla büyük adam olunur mu ki?

Bilmem kaçıncı kez yanıp sönüyor telefonun ışığı.

“Alo, Metin n’aber? Önceden de aradım, açmadın?”

“Sessizde kalmış telefonum Seda, farkında değilim.”

“Neredesin şimdi?”

“Bilemiyorum, gece bir gibi Kayseri’de olacakmışız.”

“Alınmadın değil mi, gelemedim seninle?”

“Yok, olur mu öyle şey? İş olunca…”

“Öyle tabii, aniden çıkıverdi, bizim patron da huysuz biliyorsun.”

“Biliyorum.”

“Nasıl gidiyor yolculuğun? Onca saat koltuk tepesinde… “

“İyi gidiyor şimdilik.”

“Yorgunsun belli.”

“İyiyim, uyku bastırdı biraz sadece. “

“Tamam, iyi yolculuklar sana o zaman.”

“Sağ ol, görüşürüz.”

Seda işi bahane edip gelmedi benimle, şimdi de telefon edip nabzımı yokluyor, işi gücü beni ölçüp değerlendirmek. Beş yıllık, hiçbir ümit vaat etmeyen ilişkimizin ipini evlenerek kesmek istiyor. İstemediğim, gururunu kırdığım için bana kızgın. Ayrılmıyor, belki de yenisi gelene kadar eskisini bırakmadığı oyuncağı gibi görüyordur beni. Evimi dekore etmeyi istiyor, sıkıcıymış. Şaşırtıcı değil. Mavi gözlerimden başka beğendiği bir tarafım yok zannımca. Birazcık da kilo alsaymışım. Lisedeki bir fotoğrafımda saçımın şimdikiyle aynı model olduğunu görünce pek eğlenmişti. Yenilik ayarlarım kapalıymış. Haklı belki de.

Mor şapkalı kız nasıl bulur saçlarımı? Sanki tek derdi ellisine merdiven dayamış bir adamın saç modeli.

Gençlerin coşkusu kesildi, bir tek âşıklar uyanık, kız sevgilisinin boynuna sığınmış, ara ara öpücük konduruyor. Memleketine giden kadınla adam, konuşmadan oturuyorlar hâlâ. Benim gibi uyku tutmamışların kervanındalar. Üzerine ince battaniye alanlar, minik yastıklarını kafalarına destek koyanlar, mırıltılı horultular eşliğinde uyumaya başlamış. Gece benim de gözlerime bastırıyor yavaşça. Biraz kaykılıyorum koltuğumda, montumu üstüme yorgan yapıyorum. Düşünce trenimin tıkırtıları usul usul susuyor.

Gözkapaklarımı yoğun bir ışık zorlayınca aralamaya çabalıyorum. Durmuşuz. Üşümüşüm. Sarı istasyon binası ile tren arasındaki insan alışverişinin ortasında sıcacık bir gülümseyiş fark ediyorum. El sallayışına karşılık vereyim diyorum kalkmıyor kolum. Gözlerimi tutsak etmiş ağırlığı bir türlü yenemiyorum. Gözümün kapaklarını kapatıyorum ışığa. Leylak kokulu bir saç gıdıklıyor yanağımı, derin bir nefes alınca ciğerlerim cümbüş ediyor. Ürpertim geçiyor, sıcacık oluyorum.

Kar manzarasının ışıltısı dağı taşı aydınlatırken ben meltem esintili bir mevsime uyanıyorum. Uyurken kaç tünel, kaç ev, kaç ağaç akıp gitti kim bilir penceremden. Trenin gürültüsü çoğalmış insanlar sessizleşince. Uykuya imkân vermek için şekilden şekle girmiş bedenler. Kim bilir ne çok rüya var şimdi bu trende. Ayağa kalkıyorum. Yüzümden, gözümden uykuyu silmeye çalışıyorum becerebildiğimce, alışık olmadığım türden bir kıpırtı dolanıyor içimde.

Telefonda yine Seda’nın cevapsız aramaları var. El mâhkum geri arıyorum. Patronuyla tartışmış, yeniden yaşarmışçasına nefes almadan kelimesi kelimesine anlatıyor. “Bari seninle gelseydim,” diye ağzından kaçırdığı sözlerini, yolculuğumun nasıl geçtiğine bağlarken içinde en ufak bir rahatsızlık dahi hissetmiyor. Zemine çarpan bardak cam değil de plastikmişçesine basit bir kolaylıkla yapıyor bunu. Az önce içimde huzurla gezinen kıpırtı, gri, çirkin bir taşa dönüşüp boğazıma takılıyor.

Telefonu kapatıp derin bir nefes alıyorum. Aldığım derin nefesin bana az önceki konuşmaları hatta son beş yılımı unutturacak bir güce sahip olması gibi ütopik bir hayal kuruyorum.

Tıs diye açılan kapı onun vagonuna açılıyor. Geçişteki sarsıntı ve soğuk biraz daha kendime gelmeme yardım ediyor. Gözlerim, arkası bana dönük koltukları tarıyor, bulmuyor da değil hani. Adımlarımı bile yavaşlatacak cesaretim yok, yanı başından geçip gidiyorken tünele giriyoruz. Kendime küskün hâlde bir kahvaltı söylüyorum.

Çocukken postacı olacağım büyüyünce derdim. Çok severdim yürümeyi. Mahalle aralarından sincap gibi bir oradan bir buradan çıkışım eğlendirirdi herkesi. Masamın başına çakılı kaldığım işimden arta kalan zamanlarımda yürürüm hâlâ. Sokak aralarında plansızca dolaşırken komuta ayaklarımda olur, kimse bağ olsun istemem. Kimsenin de hevesi yoktur kilometrelerce yanımda olmaya zaten. Özgürlüğü, bilmediğim sokaklarda bulur, vardığım yeri güzel bir sürprizle karşılaşmışçasına coşkuyla severim.

Çayımın son yudumuna varmıştım ki geliyor, gülümsemesini yine yanında getirmiş. Oturabilir miyim manasında gösteriyor boş koltuğu. “Tabii,” deyişimin son harflerine içimin titreyişinin eşlik etmediğini umuyorum.

“Günaydın, sizin kahvaltı bitmiş, kalkacaksanız eğer…”

“Yok yok, çay içerim birkaç tane daha.”

“Tamam o zaman,” deyip oturuyor. Garsonu çağırmak için hızla dönüyor arkasını “Pardon, sipariş verebilir miyim? Öne arkaya devinen saçları leylak bahçesine çeviriyor masayı. Uzun kirpiklerini hızla kapatıp açtığında, göz bebeklerinin karasındaki ışıltı bir yanıp bir sönüyor. “Çok açım!”

“Servis hızlı, gelir şimdi.”

Yerinde duramıyor, içinde bir ateş kaynıyor sanki. Alevi içimin buzunu eritiyor.

“E nasıl geçiyor yolculuk, epey uyudunuz gece,” deyince irkiliyorum.

“Şey evet, uyudum.”

“Ben uyuyamam, memnunum da bu hâlimden, gece görecek pek bir şey olmaz ama olsun istasyonları seviyorum, hiçbirini kaçırmak istemem, şehre iner ayak basarım muhakkak, havasını doldururum ciğerlerime. Sonra muzip bir çocuk ifadesiyle, “Laf aramızda bavulumu alıp indiğim de olmuştur.”

Beş yaşına dönen yanaklarını sıkmak geliyor içimden. Şaşkınlığa uğramadığım bir söz çıkacak mı ağzından merak ediyorum artık.

“Dün gece selamımı almadınız,” diye devam ediyor söze.

Apaçık afallıyorum, “Gece?” diye fısıldıyorum. “Rüya değil miydi o?” Yerin dibine girsem sırası şimdi.

Bu seferki gülümseyişinde başka bir sevecenlik var. “Kayseri garındaydık. Gözlerinizi aralayınca uyumuyorsunuz sandım. Baktım yanınızda kimse de yok.”

Terlemeye başlıyorum. “Evet.”

“Ziyaret edeyim sizi dedim, iki çift laf ederiz belki, montunuz yere düşmüştü örttüm üstünüze.”

Dün geceki sıcaklığın aynısı doluyor içime. Annemin melek yüzü gülümsüyor öte dünyadan. İçinde yüzdüğüm bu duygu yoğunluğundan kurtulup da gözlerime hücum eden yaşı durduramazsam trenden inmem gerekecek artık. Ne çok yoksun kaldım ilgiden. Basiretsiz duruşumla terk edilmeyi beklerken ne çok haksızlık ettim ikimize de.

“Öyle mi? Çok teşekkür ederim, çok naziksiniz.” Dışarının manzarası akıp gidiyorken ve karşımda hayata dair her şeyle bezeli bir kadın oturuyorken bir çocuktan farksızım. Gülümseyerek değiştiriyor sohbetin makasını.

“Nereye gidiyorsunuz?” diye soruyor.

“Kars’a, ya siz?”

“Şimdilik niyetim öyle.”

Aklımdan onlarca soru geçerken “Öğrenci misiniz?” deyiveriyorum.

Çayını yudumlayışı, gülmesiyle karışınca öksürmeye başlıyor. Panikleyip su istiyorum hemen garsondan.

Nefesi düzene girince, “Bunu iltifat olarak alıyorum,” diyor. “üniversiteyi bitirip, inşaat tepelerinde dolaşmaya başlayalı, on yıl kadar oldu.”

“İnşaat mühendisi misiniz yani?”

“Evet, ya siz?” Sorar sormaz işaret parmağını dudaklarına götürüyor, “Durun tahmin edeyim.”

Çabucak tahmin edeceğine emin olduğumdan keyfim kaçıyor.

“Bankacı, muhasebeci, finans…”

Ne kadar sıkıcı olduğum alnımda yazıyor olmalı. Seda zihnimde açtığı pencerede, ben demiştim diyen alaycı bakışıyla bir görünüp bir kayboluyor. “Finans müdürüyüm.” Ağzımdan çıkıveriyor müdür detayı. Böbürlenir görünmüş olmaktan memnun olmasam da iyi de hissediyorum kendimi. Onun umurunda olduğunu sanmıyorum. İçinden, aferin büyük adammışsın diye eğlenmiş bile olabilir.

“Kırk altıyım ben de!” Sormamıştı hâlbuki.

Konu işe güce gelince sohbetime güven nüfuz ediyor biraz. Hayatın sırrını veriyormuşum gibi dikkatle dinliyor beni. İşin mecburiyeti dışında kim dinledi beni böylesi bir dikkatle? O işinin daha çok maceralı kısımlarından bahsediyor.

İsminin Işık oluşuna bayılıyorum. Anılarımızla tanış oluyoruz, geçmişi şimdiyle harman ediyoruz. Bazen de dışarıyı izleyip susuyoruz. Gecenin uykusuzluğu bastırdıkça, kapanır gibi olan gözlerini kırpıştırıp kırpıştırıp zorla açıyor.

“Uyuyun isterseniz biraz, yolumuz uzun daha.”

“Olmaz!” Yaramaz bir çocuk edasında dikleniyor, “Asla olmaz! İliç’ten geçeceğiz az sonra. Bu yolculuğa çıkma sebeplerimin başında gelir.”

“Duymadım hiç adını.”

“Erzincan’ın ilçesi, Fırat’a komşu. Şölene hazır ol,” diyor kendinden emin, “kahve içelim mi?”

“Olur içelim.” Sanki şuncacık zaman değil de bir ömür yaşamışız birlikte. Kim bilir kaçıncı muhabbetimiz kahve eşliğinde.

Aniden aklına gelen fikir, önce onu sonra beni eğlendiriyor, “Makinist vitesi küçültse ya keşke buradan geçerken,” bu defa ben de basıyorum kahkahayı. Kusura bakmayın manasında elimi kaldırıyorum etrafa, dün geceki neşeli gençlere dönüşüyorum bir anda.

Ay yıldızlı penceremizin ardından izliyoruz manzaranın güzelliğini. Göğe yükselen tepelerin aynısı devriliyor suyun içine. Onun lunaparkta gibi neşelenmesini, dondurma vitrinine yaslar gibi burnunu cama yaslamasını görmesem ne çok şey eksik kalırdı. Şükrediyorum.

Başka bir göz olup bakıyorum ikimize. Masanın iki yanına yerleşmişiz, pencere bizi çerçeveleyip asmış dışarıda akıp giden hayatın duvarına. Konuştuklarını duymaz oluyorum arada. Saçının buklesini narin parmaklarına dolayışına takılıyorum. Göz kırpan gamzelerine daldıkça nefesim kesiliyor. İçimde bir coşku denizi akıp gidiyor trenle, karlı dağların içinden, yöresinden, demir köprülerden geçiyoruz. Evlerin çok yakınından, çok uzağından…

Hiç tadını bilmezken boynunun kıvrımına sığınmak hasreti çekiyorum. Kaskatı yüreğim taklacı bir kuşa dönüşmüş, dudaklarından kalbine yolculuk yapma hevesinde. Bir umut koparıyorum gelecekten, koyuyorum ikimizin arasına.

Sokaklarda birlikte kaybolma hayali kuruyorum ve kendimi bulma hayali onun sokaklarında.


Nalan İncekara

140 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
bottom of page