• İshakEdebiyat

Öykü- Neslihan Sezgin- Unutmak

“Üzülme,” dedim kendi kendime. Derin derin soluduğum şalı çektim burnumdan.

“Ölmeden bir süre önce her şeyi unutmak veda etmenin ne muazzam bir yolu. Şanslı kadınmış annem.”

Benim yanıma taşınmasını istediğimde nasıl da ayak diremişti. İlk zamanlar, yani aklı bir gelip bir gitmeye yeni başlamışken, vakitsiz gelen telefonlarla gece yarıları, sabah ayazları ya da mesai ortası demeden az mı döküldüm yollara. Elim yüreğimde, aklım tutulmuş halde kendime mi, anneme mi kızdığımı bilemeden aramızdaki mesafeyi aştım durdum. Evinde çıkardığı yangından sonra benim de sabrım taştı. Zor da olsa aldım yanıma.

Aklı tamamen uçana, evini, hatıralarını unutana kadar, bana verdiği sütü söke söke geri aldı.

Olur olmaz zamanlarda yarı çıplak evden mi kaçmadı, altına bağladığım çişli bezleri pencereden savurup gelen geçene mi atmadı, neler neler... Aklı gelir gibi olduğunda düştüğü durumdan utanıp taş gibi bir kabuğun altında yemeden içmeden kesilirdi. Herhangi bir konuda ısrar edersem sinirlenir, nadiren ziyaretine gelenlere beni şikâyet ederdi. Ne hayırsız evlatlığım kaldı ne onu uyutup erkeklerin koynuna düşmelerim. Rezil etti beni eşe dosta, konu komşuya. Olsun.

Yeter ki ilaçlarını vaktinde alsın, kalan ömrünü yanımda, güvende geçirsin istedim. “Ah!” dese yanı başında bitivereyim dedim.

Bu çetrefilli gelgitler uzun sürmedi Allah’tan. Hepten kayboldu yarım yamalak havsalası. Gözünün feri, sesi soluğu silindi her geçen gün. Elden ayaktan düştü sonra. Yatağından çıkamaz oldu. İnsan üzülüyor elbet, lakin direnci kırıldı böylece. Getirdiğim çorbayı yudum yudum da olsa içiyor, ilacına yüz çevirmiyordu en azından. Çok önemli hususlar bunlar; yemek tepsileri üstüme devrilmeyince, yanmış bacaklarımla yer silmek zorunda kalmıyordum. İşlerim kolaylamıştı hiç yoktan.

Bazı günleri tek kelime etmeden devirdik. Ölümüne yakın, bir Ekrem peyda oldu evimizde. İkindi vakitlerinde daldığı uykulardan ansızın uyanıyor, bir tek bu münasebetle dilinin bağını çözüyordu. Ütüsüz yüzünde oluşan pembeliği ve karnında uçuşan kelebekleriyle yeni yetme bir kıza dönüşüyordu.

“Ekrem gelecek,” diye sırtına birkaç yastık sıkıştırıp öne düşen başındaki birkaç gümüş teli tarardım. Gönlü olsun diye eti çekilmiş dudaklarını kırmızıya boyardım. Eline tutuşturduğum aynaya yansıyanın kim olduğunu bildiğini zannetmiyorum ama gülümseyerek, sessizce bakardı.

Babamın adı Ekrem değildi. Gerçi rahmetli babam da az çektirmedi anneme. Annemin yerinde olsam ben de ilk onun adını silerdim aklımdan. Kim bilir kaç kadının kokusu sindi yuvasına, hangi şıllık için günlerce arayıp sormadı onu. Babaannemin hizmetinde unuttu annemi. Zaten insan ya kanser olur ya da böyle akıldan noksan bir nihayete kavuşurdu.

Bu Ekrem nereden çıkıp geliyordu bilmiyorum. Kimdir, necidir çözemedim ama iyi geliyordu anneme. Yattığı oda bir anda Ekrem’le kıkırdadığı bir çamlığa bazen de çöpçatan bir arkadaşın evine dönüşüyordu. Beni bazen Ekrem’in ablası, kimi zaman da annesi sanıyordu. Edepsiz sohbetleri derinleştikçe utandığım olurdu. Ayıp mevhumunu çoktan yitirdiğini fark ettiğimde hem içim acıyarak hem de tebessümle izlerdim onu. Yalandan nazlanmaya teşne bir hale bürünür, kur yapardı Ekrem’e. İkimiz de Ekrem’in olmayan varlığında teselli bulurduk. Kim bilir, belki de babamdan önce aşkı onda tatmıştı annem. Araya giren birtakım engelleri aşamayıp ayrı düşmüşlerdi. Babamın hiç hak etmediği sadakat yükünden muaftı annem. Birçok şeyden muaftı artık. Aklı da hürdü vicdanı da.

Ekrem’in hacimsiz varlığını, annemin başucundaki sandalyede farz eder, sırf annem mutlu olsun diye başka başka rollere girerdim. En çok da annemin vefakâr hizmetçisi olmak düşerdi payıma. Ekrem’e ikram mahiyetinde kek yapar, annemin de boğazından çorba dışında bir şey geçmesini sağlardım.

Ölmeden önceki son iki ayı ölüme yürüyen bir aşkı izleyerek geçirdim. İkindi ile akşam vakti arasındaki o zaman dilimi, annemin Ekrem’i uğurlayıp uykuya yatmasıyla son bulurdu.

Ben de bana kalan zamanda annemin geçmişindeki gizemleri çözmeye çalışırdım. Ne bir günlük ne mektup ne de başka bir kaynak vardı. Ekrem’in adını ilk duyduğumda konuyu teyzeme açmıştım. Bana, “Size cin musallat olmuş,” deyip tanıdığı bir hoca efendiyi göndermeyi teklif etmişti. Bir daha da aramadım teyzemi. Ekrem hakkında ondan elde edebileceğim bilgi bu kadardı işte. Sonra ben de kurcalamadım. Eskiden kalma kanlı canlı, kırık dökük, yarım bir aşk ya da bir cin masalı her neyse kabullendim.

Son gün annem ikindi vakti uyanmadı. Seslendim, zorladım olmadı. Aslında anlamıştım ama bir aralık, “Ekrem gelmeyecek, ben gideceğim,” diye mırıldandı. Ve sabaha karşı gitti.

Üzülmedim. Belki de üzüldüm ya da hâlâ üzgünüm. Bugünler de geçer diyenlere itibar etmezdim. Haklılarmış. Bir tek şey hariç, insan uğurladığı anda unutuyor zor zamanları. Onca emek, onca yorgunluk annemle birlikte gömüldü. Son bir yılımı yatalak bir hastaya bakarak geçirmiş gibi hissetmiyorum. Annemde bir hakkım var mı bilmiyorum ama varsa helaldir.

Elimdeki şalı bir kere daha koklayıp kaldıracaktım güya. Vazgeçtim, attım omuzlarıma. Annemden hatıra.

Ben de onun kadar şanslı bir kadın olabilsem keşke. Giderayak yeni bir aşka yelken açabilsem ne güzel olurdu.

Ama önce unutmak gerek. Vaktiyle beni terk edip giden o adamın, kulaklarımda yer etmiş buğulu sesini, burnumun ucunda tüten kokusunu, dudağının kenarındaki kıvrımı. Ona ait her şeyi, en başta kendimi unutmak.


Neslihan Sezgin

151 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör