• İshakEdebiyat

Öykü- Seher Tanıdık- Fabrika Ayarı

“Gitmek sadece bir eylemdir, unutmaksa koca bir devrim.”

Nazım Hikmet


Telefonun başında beklermiş gibi ilk çalmada açtı Miraç. “Selam Miraç. N’aber?” dedi Akın. “Bomba gibiyim. Sen nasılsın?”

“İyiyim ben de. Şu… Geçen bahsettiğin psikolog vardı ya, onun telefonunu isteyecektim.”

“Göndereyim dostum, şuralarda bir yerdeydi.” Telefona yansıyan kâğıt seslerinden belli oluyordu Miraç’ın arandığı. “Bu arada? Ne oldu sizin iş?” dedi Akın.

“Hangi işi soruyorsun?” derken dalgın geliyordu Miraç’ın sesi.

“Son görüştüğümüzde konuştuk ya hani. Ece… Sizin boşanma işi… “

“Boşanma mı? Kim boşanıyor?” dedi Miraç. Aklı başka bir yerde gibi, tutuk tutuk konuşuyordu. “Ece boşanmak istiyor demiştin ya,” dedi Akın sesini alçaltarak. “Şu fabrika ayarlarına dönme işi tek umudum demiştin son konuştuğumuzda.”

“Ne ayarı dostum? Neden bahsediyorsun?” derken telefondaki sesi yükseldi Miraç’ın.

“Fabrika ayarı diyorum Miraç. İstenmeyen anıları siliyorlar demiştin ya. Hani geçen ay yemekte konuştuk.”

“Seninle yemek yedik ama bu dediğin şey? Benim bildiğim cep telefonunda olur fabrika ayarları,” derken telefondaki sesin güldüğü belli oluyordu.

“Dalga geçme be oğlum. Benim işim acele,” dedikten sonra saate baktı. “Konuşturma beni şimdi. Hani dedin ya o gece… Ece onu aldattığımı öğrenmiş, boşanma davası açacakmış, diye”

“Hop hop! Ne diyorsun sen?” diye diklendi Miraç. “Ben demiyorum oğlum, sen dedin.”

“Orada dur bakalım Akın Bey! Ben karımı aldatmadım, aldatmam da! Sen o gece içkiyi fazla kaçırdın galiba. Bir diyeceğin varsa doğrudan söyle.” Ciddi ciddi sinirlenmişti Miraç. “Yok,” dedi Akın, sakin kalmaya çalışarak.

“İyi o zaman, sana iyi günler,” deyip suratına kapattı telefonu Miraç. Konuşarak bir yere varamayacaklardı. Akın uzun yıllardır tanırdı Miraç’ı; çocukluk arkadaşıydılar. Bazen dengesiz işleri vardı ama bu kadar da değil. Kendinden şüphelendi Akın, yanılıyor muydu acaba?

Miraç’ın o gece on bin lira borç istediğinden emindi. Akın hemen o gece, restorandayken göndermişti parayı. Bunu da kafasından uyduracak hali yoktu ya. Gönderdiği paranın bankada kaydı da vardı elbette. Telefonundan banka hesabını kontrol etti, dekontu görünce Miraç da inanacaktı mecburen.

Daha fazla bekleyemedi Akın ve Miraç’ın ofisine gitti. İçerideki sekreterin çıkmasını fırsat bilip dekontu mesaj olarak gönderdi Miraç’a ve suratının halini görmek için odasına daldı. Bekleme salonundaki kocaman bordo renkli deri koltukların aynısı içeride de vardı. Onlarla uyum sağlaması için seçilmiş kırmızı kadife perdeler, odaya girenlerin içini karartıyor olmalıydı. Akın’ı görünce koltuğundan fırladı Miraç:

“Bu ne böyle Akın? Bana baya bi para göndermişsin,” dedi şaşkınlıkla. “Hani o gece yemekte benden borç istedin dedim ya. Hemen o gece gönderdim. Bunu da mı hatırlamıyorsun?”

Telefondan gözlerini ayırmadan Akın’a yer gösterdikten sonra Miraç da koltuğuna oturdu. “Gerçekten göndermişsin ama ben hiç hatırlamıyorum dostum. O kadar sarhoş muydum?” dedi Miraç dalgın bir ifadesizlikle. Suratındaki şaşkınlık sinir bozucuydu.

“Yalan mı söyleyecektim sana?” dedi Akın. Zaman geçiyordu, boşuna oyalanıyordu burada. Miraç’ın bilgisayara kilitlenmiş bakışlarını görünce “Ne o, şimdi de bankadan kontrol mu ediyorsun?” dedi kızarak.

“Yok be! Gönderdiğin parayı ne yaptığımı anlamaya çalışıyorum,” dedikten birkaç saniye sonra “Aman Allah’ım!” diye bağırdı Miraç. “Ertesi gün de şubeye gidip gönderdiğin parayı çekmişim. Akın! Ne yaptım ben bu kadar parayı?” Masanın arkasından çıkmıştı Miraç ve koltuk takımının ağır ve hantal berjerleri arasında volta atıyordu. “Ne bileyim ben!” dedi Akın.

“Şu işi baştan anlatsana,” dedi Miraç dedektif edasıyla yaklaşıp yanındaki koltuğa otururken. “Yine kızmayacaksın ama,” diyerek en başından kendini garantiye aldı Akın. Miraç da “Söz veriyorum dostum,” deyince anlatmaya başladı:

“Beni aradığında cumartesi akşamıydı. Yemeğe çıkalım demiştin. Bu gece Beşiktaş’ın maçı var dediğimdeyse okkalı bir laf edip beni ikna ettin.”

“Orasını hatırlıyorum,” diye güldü Miraç. “Hatırlamana sevindim… Neyse kısa keseyim. Havadan sudan konuşuyorduk. Hızlı gidiyordun, yavaş iç oğlum şu mereti dememi dinlemiyordun bile. En sonunda da ağlayarak karının boşanmak istediğini söyledin.”

“Ben mi?” dedi Miraç, suratında şaşkın bir bakışla.

“Yok ben! Bak inanmayacaksan uğraştırma beni,” dedi Akın, sıkılmıştı çoktan.

“Yok yok, dinliyorum,” dedi Miraç. Odada yalnız oldukları halde sesini alçaltarak devam etti Akın. “Ece’yi aldattığını ve onun bunu öğrenince kıyamet kopardığını söyledin. Sen boşanmak istemediğin için aile terapisine gittiğinizi ve buradaki psikoloğun sana bu şeyi tavsiye ettiğini söyledin,” dedi Akın son bir ümitle.

“E... Sonra?” dedi Miraç; masal dinler gibiydi. “Sonra… İşte bu ‘Fabrika Ayarına Dönüş’ adını verdikleri gizli bir uygulamanın olduğunu, istenmeyen anıları unutturduklarını söyledin. Ücreti çok yüksek diye tereddüt etmişsin ama evliliğini kurtarmak için buna değeceğini düşünüyordun o gece. Para kısmında eksiğin kaldığı için benden borç istedin. Aile işi mühim diye hemen o gece gönderdim,” diye bitirdi.

Uzayan sessizliğin ardından “Ece’ye sorsan,” diyecekti Akın ama sözünü tamamlamadan Miraç susturdu onu. “Aman ha!” dedi Miraç. “Karımı arayıp ‘Canım geçen ay ben seni aldatmış mıydım?’ diye sormamı isteme benden. Valla topa koyar beni. Son zamanlarda karımla aramız gayet iyi. Onu aldattığımdan şüphelense, Ece beni yaşatmaz dostum,” dedi, haklıydı.

Miraç’ın aldığı borç için yalan söyleyeceğini düşünmüyordu Akın. Ara sıra karısına yalan söylerdi ama… Akın’a neden yalan söylesin. Anlaşılan parayı şirkete götürmüş ve ne olduysa olmuştu. Adamların ‘Fabrika Ayarı’ dedikleri uygulama işe yaramış, Miraç da karısı da aldatma olayı ile ilgili her şeyi unutmuştu. Miraç durdu durdu ve “Akın… Kızma ama… Benimle kafa bulmuyorsun di mi?” deyince öfkeyle ayağa fırladı Akın. Miraç elinden kolundan çekiştirerek onu zorla oturttu geri. “Tamam dostum, senden borç almışım ve ilk fırsatta öderim. Oldu mu?”

“Oğlum konu para değil ki,” dedi Akın. “Ne olduğunu anlasaydık. Birimizden birimiz delirdi mi yani? Hem… Bana lazım bu iş, hemen şimdi lazım. Çok acil.”

Çaresizliği iliklerinde hissetti Akın. Birkaç saat önce karısından gelen mesajı görünce de aynen böyle hissetmişti. “Geç kalma. Sevgilinin fotoğrafları ile birlikte seni bekliyoruz.” Yazılanın gerçek olmasına ihtimal vermiyordu ama hayatı boyunca hissetmediği bir korkuyla ürpermişti.

Eve geldiğinde eşinin uyuduğunu umarak yavaşça açmıştı kapıyı. Tartışacak hâli yoktu. Uyumamıştı Aylin; salonun ışığı açıktı. Yavaşça yaklaşıp kapı aralığından bakınca halının üzerinde oturan karısını gördü. En sevdiği pembe çiçekli eşofman takımı vardı üzerinde. Aylin yere serilmiş fotoğrafları inceliyor, birini bırakıp diğerini alıyor, en güzelini seçmek ister gibi sıraya diziyordu. Fotoğrafların birinde kırmızı elbiseli kadın ve yanında bir adam, diğer fotoğrafta ışıklar içinde Eiffel kulesi. Aman Allah’ım! Bu fotoğraflar!

Hemen yandaki urganı gördüğünde fotoğraflar silindi aklından. Yeniydi, üzerindeki bağı çözülmemişti. Urganın hemen yanında büyükçe bir bıçak... Ne oluyor orada? Aklından bir sürü senaryo geçerken daha fazla kendine hâkim olamayıp salona daldı Akın. “N’apıyorsun sen?” Sesinde merak, endişe ve korku harmanlanmıştı. Aylin’den önce gözlerindeki alay konuştu. “Hoş geldin kocacığım. Ben de sizin en güzel fotoğrafınızı seçiyordum. Yardım etsene?”

“Delirdin mi sen? Bunlar… Nereden buldun bu fotoğrafları?”

“Bilgisayarından buldum kocacım. Ne dersin, yarınki gazetelere yetişir mi?”

“Kim basar bu saçmalıkları?” dedi Akın. Aylin’i vazgeçirmeliydi bu fikirden.

“Haklısın. Belki bu ülkede karısını aldatan adamlar haber olmuyor. O kadar çoksunuz ki… Ama aldatılan kadının bunu öğrenince intihar etmesi gibi bir sos ile süslenince, haber olacaktır eminim.”

“Aylin delirdin mi sen? Bunun için intihar edilir mi?” diye bağırdı Akın, kocaman açılmış gözleriyle. Kadının yüzündeki tüm kaslar kasılmış, gözlerindeki nefret son raddedeydi ama ardından gelen kahkahaları hepsinden beterdi.

“Senin aşkından kendimi öldüreceğimi mi sandın aptal? Öyle olsa dünyada kadın kalmazdı.” Yavaşça ayağa kalkarken yerdeki bıçağı aldı Aylin. Sapından tutarak kocasına doğrulttu. Birkaç ufak adımla yaklaşırken:

“Bu bıçağı görüyor musun kocacım? Önce bu bıçakla incelteceğim ipi, tavana bağladıktan sonra ellerimle asılarak inceldiği yerden kopmasını sağlayacağım. Tıpkı bizim evliliğimiz gibi… İlmeği boynuma geçirip iz bırakana kadar çekiştireceğim. Ardından ağlamalarımı, imdat çığlıklarımı duyup gelenler kocasının başka bir kadınla fotoğrafını bulan zavallı kadının başarısız intihar girişimi olduğunu sandıklarında en azından yerel gazetelere çıkarız üçümüz.”

Başını çevirip fotoğraflara baktı Aylin. “Demek yeni kadının bu? Çok daha iyisini beklerdim senden,” derken alaycı sesi tahmininden fazla yükseldi. İnsan insanı neden öldürmek ister, o an anlamıştı. Mide bulantısını dindirmek için kusmak istedi, kusamadı. “Basına vereceğim fotoğraflar sayesinde yakında ünlü olacaksın kocacım. Neden öyle bakıyorsun yüzüme? Gerçek yüzünü görmelerinden mi korkuyorsun? Bekle kocacım, yarın akşam haberlerine yetişir.”

Öyle sakin anlatıyordu ki, delirmiş gibi görünüyordu Aylin. Öfkeli bir kadının elindeki birkaç fotoğrafla Akın’ın bütün itibarı sıfırlanacak mıydı yani? Yıllarını vermişti işinde zirveye gelmek için. Sevgi dolu baba ve ideal eş rolünü çok iyi oynamıştı Akın, rezaletin hiç sırası değildi. O söyleyecek tek kelime bulamazken Aylin devam ediyordu konuşmaya. “Sen de hazırlansan iyi olur. Gazeteciler fotoğrafını çekerken böyle paspal görünmek istemezsin.”

“Delirmişsin sen!” diyerek odadan fırladı Akın, mutfağa geçti. Sigarayı bıraktığını unutup bir sigara yaktı. Aylin kendisini öldürmeyecekti, onun için korkmasına gerek yoktu ama bu fotoğraflar… İki derin nefesten sonra alelacele söndürdü sigarayı. Salona gidip Aylin’in orada olmadığını görünce çöp torbası aldı. Yerde duran urganı alıp torbanın en altına koydu, fotoğrafları topladı hızla. Dizüstü bilgisayarındaki şifreyi nasıl çözmüştü Aylin? Sadece orada vardı bu eski fotoğraflar. Paris’teki şirket toplantısında ne kadar mutlu görünüyorlardı. Bir diğerinde kayak tatilindeydiler. İstanbul’da rakı balık kaçamağı, oteldeki partiden birkaç fotoğraf. Eski fotoğraflar, eskide kalmalıydı. Bunları çöpe atmak ne işe yarayacaktı ki? Belli ki fotoğraflar Aylin’in elindeydi. Öteki kadın ile çekilmiş fotoğraflarla gazetelerde ve internette yapılacak haberleri hayal etti Akın. “Ünlü işadamının aşk kaçamağı, karısının intiharına sebep oldu.” Kadının ölmediği altta küçük harflerle yazardı elbette. Ardından boşanmaya kalkardı Aylin. Elinde böyle bir skandal varken tek celsede her şeyini kaybederdi Akın. Kızları… Hovarda babalarından uzakta büyüyen çocuklardan olacaklardı.

Akın bu gece her şeyi, tüm kadınların adını unutmaya hazırdı. Yaşananları unutmalı, en önemlisi Aylin’e unutturmalıydı. O şirkete bir an önce ulaşmalıydı ama nasıl… Miraç bunu başarmıştı ama şimdi hiçbir şey hatırlamıyor, hâlâ boş gözlerle bakıyordu Akın’a.

“Fabrika ayarlarına dönme. Yani… Anıları unutma diye bir şey yok mu?” dedi Akın son bir umutla. “Keşke olsaydı, ne güzel olurdu valla. Yiyeceğin haltı ye, sonra da ver parayı, tamam. Temiz iş,” dedi Miraç pişmiş kelle gibi sırıtarak.

Miraç’ın suratını görmemek için başını çevirdi Akın. Pes etmişti. Çaresizce duvarlardaki irili ufaklı resimlere, Miraç’ın masasındaki dağınıklığa baktı. Masanın kenarında duran Rüyalar isimli beyaz kitap dikkatini çekti. Böyle kitaplar okuyacak adamlardan değildi Miraç. Kesin psikoloğu vermiştir diye düşündü, güldü. Yarısı kitabın dışına taşmış, yeşil renkli kitap ayracını fark etti Akın. Üzerinde büyük harflerle yazılmış ‘Unutmak’ kelimesi çağırdı onu. Anında aldı kitabı, sayfalar arasındaki ayracı çıkardı. Küçük ayna resimleri ve mavi yeşil halkalarla süslü kitap ayracında tek bir cümle yazılıydı:

“Gitmek sadece bir eylemdir, unutmaksa koca bir devrim.”

Yazıyı tekrar tekrar okudu Akın, tesadüf olamazdı. En altta küçük harflerle yazılmış, zor okunan e-posta adresini fark etti. Miraç’a “Ben kaçtım,” dedi, kitabı da alıp bekleme odasına geçti. Telefonunu çıkardı ve ayıraçta yazan elektronik adrese kısa bir gönderi yazdı, hiç düşünmeden gönderdi. Az sonra üç kelimelik bir cevap geldi aynı adresten: “Unutmaya hazır mısın?”

Kalbi deli gibi çarparak cevapladı Akın. Bir saat geçmeden verilen adresteydi. İstanbul'un ara sokaklarındaki eski binanın daracık dönen merdivenlerinden yedinci kata kadar hızla çıktı. Merdivenler bitip en üst kata vardığında nefes nefese kalmıştı. Kapı yerine büyük bir ayna vardı karşısında. Aynadaki nefes nefese kalmış, kızarmış suratlı adam tereddüt etmeden zile bastı. Kısa bir zil sesinin ardından aynadaki görüntüsü dalgalar halinde yayılıp kaybolduğunda doğru adrese geldiğinden emindi. Boş koridoru yansıtan kapı çok geçmeden açıldı; içeriden siyahlar giymiş, uzun saçlı, soluk yüzlü genç bir kadın çıktı. İfadesiz gözlerle Akın’ın gözlerinin içine bakarak bir saattir zihninde yankılanan cümleyi tekrarladı:

“Unutmaya hazır mısın?”


Seher Tanıdık

453 görüntüleme2 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör