• İshakEdebiyat

Öykü- Uğur Ünen- Lunaparkta Tek Başına

Kapatılmış bir lunaparktayım. İnsanlar, “Neden?” diye soradursun. Benim hayallerim ve hayatım bu lunaparkta. Gerektiği gibi, şimdi buradayım. Dağılmış parçalarımı arıyorum. Çağırıyor korku tüneli. “Hah hah hah! Hazır mısın korkmaya?” Açılıyor kapısı aynaların. İçeriden kahkaha sesleri. Aynayla yüzleşmeli miyim? Peki ya radar? Binsem, uçarcasına götürür mü eski hayallerime beni? Balerinin eteklerinde dönsem de dönsem… Unutur muyum yaşayamadıklarımı?

İlerliyorum. Zemin ıslak. Etraf sessiz. Kuytular hışırtısız.

Gece karanlığını ay ışığı gölgeliyor. Yüzüme değil, içime yansıyor. İşte dönme dolap ama dönmüyor artık. Yanından geçiyorum.

Sanki ağaçların dalları arasında eskiden kalma çocuk sesleri esiyor. Atlı karıncanın sesi uzaktan yankılanıyor. Duyar gibi oluyorum. Sonra tekrar sesler kesiliyor.

Önce aynalara giriyorum. Birden ışıklar yanıyor. Her aynada farklı bir ben. Hangisi gerçek beni gösteriyor? Aynalardan birinde bir çocuk. “Sen de kimsin?” Giderek yaklaşıyor bana doğru. Bir aynadan diğerine geçecek sanki. Derken hemen önümde duruveriyor. Bir adım daha atsa aynanın dışında. Bir adım daha atıyor. Bir gerçeklikten başka bir gerçekliğe atılan küçük bir adım.

Yanımda, “Merhaba,” diyor kıkırdayarak, “ben senim.”

Sen ben olamazsın, diyorum içimden. Çünkü masumiyetim yıllar önce yitti. Kendi kendimi inandırabilmek için. Ben, çocuk, buna inanmıyoruz. Bir anda kayboluyor. Ortalıkta gözükmüyor. Saklambaç oynadığımızı mı sanıyor? Aynalardan biri su gibi dalgalanıyor. Elimi uzatıyorum, aynanın bilmediğim tarafına geçiyor. Hemen geri çekiyorum elimi. Ardından aynalardan sesler gelmeye başlıyor. Tüm yaşantım kare kare aynaların içinde tekrarlanıyor. Geçmişten yansıyorlar. Daha fazla görmek istemiyorum. Yere doğru bakıyorum. Bir anahtar. Eğilip onu yerden alıyorum. Önümdeki aynaya fırlatıyorum. Sadece o değil, tüm aynalar bir anda paramparça oluyor. Kendimi dışarı atıyorum.

Korku tüneline giriyorum. Gerçi hayatım daha korkutucu ama olsun. Merak işte. Ölülere bakıyorum, onlar da bana bakıyor. Kim ölü? Sormaya gerek yok, diyorum. Ürkütücü sesler her yandan hücum ediyor üstüme. Korkmayı bile unuttuğumu şimdi anlıyorum. Duygularımı bu lunaparkta bulabilir miyim? Henüz bilemiyorum. Yolculuğum devam ediyor.

Radara biniyorum. “Haydi bakalım, beni hızlandır,” diye sesleniyorum ona. Tıkır tıkır tıkır... Sonra vuvv. Yine de yaşadığımı hissedemiyorum. Şu an bile. Son hız gidiyor radar. Kopuverse bağlarım, süzülür müyüm boşluktan hayallerime? Oysaki yüzüme rüzgâr bile yeterince çarpmıyor. “Zaten çok kısa sürdü,” diyorum hayıflanarak. Biliyorum, dönme dolap daha iyi gelecek. Manzarası güzeldir hem. Bana iyi gelir, eminim. En tepeye çıktığımda ışıklarla dolu bir manzara beklerken sadece zifiri karanlıkla karşı karşıya kalıyorum. Ağaçtan tepeler usul usul salınıyor. Bir süre karanlığın içinde salınan bu koyu yeşilliği izliyorum.

Balerine doğru yürüyorum. O da benim gibi yalnız. Öylece kalakalmış, zamanda donmuşçasına. Eteklerinin ucuna oturuyorum. Sonunda beklediği kişi gelmiş gibi gülümseyerek dans etmeye başlıyor. Sonra bir aşağı bir yukarı inip çıkıyor eteği. O kadar hızlı dönüyor ki, dünyam bile böyle dönmüyor, diye ah çekiyorum içimden. O esnada bilet gişelerinden birinin ışığı yanıveriyor. Balerin duruyor. İniyorum. Gişeye doğru ilerledikçe gişenin içindeki yaşlı adamın bana dik dik baktığını fark ediyorum.

“Merhaba, biletiniz hangi oyuncak için?” diyorum.

Önce yanıt vermiyor. Beni baştan aşağı şöyle bir süzüyor. Sonra tepeden bakarcasına gözlerini bana doğrultup, “Hayat,” diyor. “Hayat mı?” diye tekrar ediyorum, “ha! Ben ona binmiştim.”

“Bu saatte burada ne işin var?”

“Hava almaya çıktım.”

Nefes almakta zorlanıyorum da diyebilirdim. Boğuluyorum, boğuyor beni her şey. Neyse kendini bu kadar açmana gerek yok, diyor içimden biri.

“Nasıl, beğendin mi burayı?”

“Pek beğenemedim. Geçmiş hayatıma benziyor. Yalnız ve geçici.”

“Benim verdiğim bilet kalıcı olan için.”

“Anlayamadım?”

“Eğer biletini alırsan, anlarsın.”

“Ne kadar?”

“Bu parasız, sana özel.”

“Peki, hayat için bir bilet lütfen.”

“Tabii ki, işte buyurun.”

“Nereden biniyoruz?”

“Tam şuradan!” İleriye doğru parmağını uzattı ve ekledi, “şu küçük çocuğu görüyor musun? Kapı hemen onun yanında.”

“Anladım, teşekkürler.”

Yanına varınca çocuğun aynada gördüğüm çocuk olduğunu anlıyorum. Adını soruyorum. “Mercan,” diyor. “Aa, nasıl olur? Benim de adım Mercan,” diyerek şaşkınlığımı belirtiyorum. “Tek Mercan siz misiniz? Hihihi!” diyerek elini yumruk yapıp ağzına götürüyor. “O da doğru. Kapı nerede?” diyorum. “Görmüyor musunuz,” diyor beni alaya alırcasına. “Yoo, göremiyorum,” deyince, “Bir daha bakın. Daha dikkatli,” diyor. “Hah! Şimdi gördüm.”

Baktıkça beliriyor karanlıklar içinde gümüş renkli bir kapı. Ay birdenbire kapıya yansıyor. Arkamı dönüp biletçiye bakıyorum. Işığı sönük. Çocuğa bakıyorum. Gülümseyen gözlerini bana çeviriyor. Elini uzatıyor. Belli ki elini tutmamı istiyor. Kapıdan beni uğurlamak ister gibi bir hâli var. Kaygısız bir şekilde kabul ediyorum. Kapı aralanıyor. Lunaparkın ışıkları teker teker kapanmaya başlıyor. Karanlıkta ışıyan artık sadece çocuk, ben ve kapı. Sanki yer kaymış da boşlukta süzülüyor gibiyiz.

Lunaparktan uzaklaştığımızı hissediyorum. Hatta yükseldiğimizi. Kapı biraz daha aralanıyor. Adım atıyoruz. Adım atar atmaz çocuk kayboluyor. Ellerim boşta. Yürümeye devam ediyorum. Uzakta bir ışık. İçinde çocuk gülüşleri. Cıvıltılar. Geride ne bırakmışım, neleri yapmış, neleri yapamamışım, umurumda değil artık. Huzur etrafımı sarmaşık gibi sarıyor. Hafiflediğimi hissediyorum. Yükseliyorum ışığa doğru. Parmak uçlarımdan çekiliyorum sanki. Işık artık çok yakında. İçine dalacağım berrak bir su gibi. Dalıyorum. Bütünleşiyorum. Işıkla bir oluyorum.


Uğur Ünen

136 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör