• İshakEdebiyat

Aynur Kulak ile Adı Olmayan İkinci Öykü ve Adı Olmayan Diğer Şeyler

Sevgili Aynur Kulak, 2005 yılında İnkılâp Yayınlarından çıkan Günlerden Bir Gün adlı romanınız var. Şimdi İthaki Yayınları aracılığıyla, bir öykü kitabıyla, Adı Olmayan İkinci Öykü ile okurlarınıza ulaşıyorsunuz. Bu noktada öykü sizin için nedir ve bir öyküye isim koymak sizin için ne ifade ediyor diye sormak isterim. Kitapta, Adı Olmayan Dördüncü Öykü’de anlatıcının dediği gibi “Adlarımız her şeyimiz ve adlarımız hiç kimse.” midir? Adlar önemli midir ve şeyleri adlandırmak bizi güçlü kılar mı?

Öykü yazmak sınırları olan bir yapı içerisinde uçsuz bucaksız bir açıklığa doğru yol almaktır. Algınızın nasıl olduğu, hayata nasıl baktığınız, düşünce biçimleriniz, hatırlamak ve unutmak kapsamında bilincinizin nasıl çalıştığı yazmaya oturduğunuz anda sizin materyalleriniz olur. Artık anlatmak istediğiniz şey neyse onunla yüz yüze gelmişsinizdir ve baş başasınızdır. Kaçacak bir alan neredeyse yoktur. İşte tam da bu noktada -kaçacak bir alanınız yokken yani- uçsuz bucaksız bir açıklığa yol alma tercihi sanırım öykü yazmayı çok özel kılıyor.

Adlarımız her şeyimiz ve adlarımız hiç kimse, evet. Adı Olmayan İkinci Öykü’deki ilk öyküyü, Adı Olmayan İlk Öykü’yü 2006 yılında yazmaya başladım ve bir türlü ismini koyamıyordum öykünün. Fakat ikinci öykü Yol Boyunca Uzaklık tam tersi, öyküyü yazmaya başlamadan önce ismini koyduğum bir öykü olmuştu. Sırf öykülerdeki sıralama adına, sonraki yazma sürecinde isim koyamadığım başka öyküler de olursa takip etmek amaçlı Adı Olmayan İlk, ikinci, üçüncü, dördüncü öykü diye diye ilerlerim, sonrasında nasılsa birer isim koyarım diye düşündüm. Ama düşündüğüm gibi olmadı. Bir türlü adlarını koyamıyordum yazdığım bazı öykülerin. Bunun üzerine ad koyma, koyamama, kişilerin, nesnelerin, davranışlarımızın, duygularımızın bir adının olması meselesinin zorluğu üzerine düşündüm. Anlatıcının da ilk öykülerde isminin olmaması, sonra isminin Adın olduğunu öğrenmemizle çıktığı yollardaki güzergâhları nasıl belirlediği, seçimleri daha belirgin hale geldi. Bu düşünce temellerinden yola çıkarak adlarımız her şeyimiz evet ve adlarımız aynı zamanda hiç kimse aslında.

Adın’dan bahseder misiniz? Onun hayatından çeşitli kesitler okuduk. Kitap boyunca düştü düşecek diye beklediğimiz bu karakter sizin için ne ifade ediyor? Öyküde karakter oluşturmak üzerine neler söylemek istersiniz? Düşmek ve düşünmek mevzusunda düşünmeye sevk eden öykülerinizden dolayı soruyorum, düşmek ve düşünmek birbirine paralel midir?

Adın modern dünyanın yarattığı bir şehir insanı. Öncelikle kendi aile yapısı içerisinde yolunu bulmaya çalışan, sonra başladığı iş hayatında ve hayatının tüm alanlarında kendi ayakları üzerinde durma süreçlerinde bir kimliğini var etme derdinde. Tabii ki çok zor bir şey bu, modern yaşamı, algı oyunlarını, tüketimi, kapitalizmin kurallarını düşündüğümüzde. Öyküler boyunca -ilkinde somut olmak üzere- birçok kez düştü. Düşmenin somut olarak yaşanmadığı, mental olarak, psikolojik olarak düştüğü zamanlar oldu yani. Herkes gibi, hepimiz gibi. Çünkü asıl düşme, psikolojik düzeyde yaşadıklarımızdır. Önemli olan moral bozukluğunun yaşamımızda yarattığı etkidir. Ters psikoloji devreye girebilecek midir hemen? Tüm moral bozukluğuna ve psikolojik sarsıntıya rağmen kalkıp devem edebilecek miyizdir? Adın çok zorlanıyor bunu yaparken ama kendi algı dünyasıyla mümkün olduğu kadar yapmaya çabalıyor. Psikolojik olarak birçok kez düşmesine rağmen buradaki çabasını göstermeye çalıştım.

Öykü veya roman veya uzun hikâye tür olarak nasıl bir anlatı yolu seçersek seçelim karakter yaratmak en az bir olay örgüsü ortaya koymak, kurgu yapmak kadar önemli. Anlatmayı düşündüğümüz bir hikâyede ilk olarak karakterler biçim almaya başlar zaten. Çoğu zaman kanlı canlı halleriyle zihnimizin bir köşesine oturur. Yazar ile beraber yaşamaya başlar. Hikâyenin nefes alıp vermesine, var olmasına, yaşamasına vesile olur. Mesela İnce Memed, mesela Tutunamayanlar’daki Turgut Özben, mesela Huzur’daki İhsan, Nuran, Suat, Mümtaz, mesela Ölmeye Yatmak’taki Aysel veya Leyla Erbil’in bazı romanlarında ismi olmayan kadın karakterler. Tutunamayanlar'ı Turgut Özben’in hikâyesi, Ölmeye Yatmak’ı Aysel’in hikâyesi olarak hatırlarız. Bu sebeplerden karakter yaratma meselesi anlatılmak istenen hikâyelerin başat unsuru olarak karşımıza çıkar.


Emily Dickinson son öyküde karşımıza çıkıyor ancak geri dönüp baktığımızda onun satır aralarına üflenmiş ruhundan bahsedebilir miyiz? Adın’ın Emily Dickinson ile benzer yönleri olduğunu düşündüm. Sizce de öyle mi? Sizin yazın dünyanızda önemli olduğunu düşündüğünüz başka şairler ve yazarlar var mı? Bir de roman ve öykü yazarı olarak sizin için şiir nasıl bir anlama sahip?

“…geri dönüp baktığımızda onun satır aralarına üflenmiş ruhundan bahsedebilir miyiz?” Emily Dickinson ile ilgili bu tespit ve sorun için çok teşekkür ederim. Adı Olmayan İkinci Öykü kitabı adına çok önemli bir değerlendirme bu çünkü Emily Dickinson şiirini seçmem bir tesadüf değil. Ad meselesi, ad koyamama durumları, karakterin isminin Adın olması gibi öyküler boyunca süren unsurlar Emily Dickinson Ben Hiç Kimseyim! Peki Sen Kimsin? şiiri ile bir anlam, bir bütünlük kazanıyor.

Şiirin anlamı, varlığı benim için çok önemli. Son derece bağımsız, kendine özgü ve sivil olması; kendi anlamını kesinlikle kendi yaratıyor olması şiirleri edebiyat dünyası adına başat unsur yapan başlıca sebepler. Birhan Keskin, Aslı Serin, Asuman Susam, Lale Müldür, Gülten Akın, Nilgün Marmara, Didem Madak ilk aklıma gelen çok sevdiğim şairler.


Yol Boyunca Uzaklık öykünüzde geçiyor: “Yol boyunca düştüm.” Düşmek aileden, zamandan ve çevreden bağımsız değil sanki. Düşmek kavramı üzerine kendini var etmiş bir öyküler bütünüydü okuduğum. Bu konuda neler söylemek istersiniz? Siz düşenlerden, düşeyazanlardan, düşmekten korkanlardan, sık sık düşenlerden hangisine daha yakın hissediyorsunuz kendinizi? Yoksa hiçbiri mi?

Evet, düşmek aileden, çevreden, zamandan, modern toplumdan, bağımsız değil. Hem somut olarak hem de soyut anlamıyla düşmenin var olduğu bir öyküler bütünü Adı Olmayan İkinci Öykü. Ve fakat asıl olarak -özellikle mental ve psikolojik düşüşlerimizden sonra- nasıl ayağa kalkabiliriz, neden devam etmeliyiz meselesinin tezahürü olarak da var kitaptaki öyküler. Aile içerinde başlayarak, aile dışına çıkıp çalışmaya başlayan, çalışma hayatında veya sosyal ortamlardan kendine bir çevre kuran bireyin modern dünyada, şehir hayatı içerisinde savrulmalarını okuyoruz. Modern yaşam birey olmanın ne kadar önemli olduğunu empoze ediyor uzun süredir. Fakat birey olabiliyor muyuz gerçekten ve daha önemlisi sistemin çarkları buna izin veriyor mu? Yoksa, düşsek bile evet ayakta duruyorsun bak, ipler senin elinde algı oyununu mu oynuyor bize, böyle düşünmemizi isteyerek. Bu iki soruya cevaplarımız dürüst olarak ne olabilir? Bu yüzden sık sık düşenlerden şıkkını işaretliyorum. Hiç kimse, hiçbirimiz sık sık düşüyor olmaktan muaf değiliz.

Düşmek dışında yabancılaşma, gurbetçilik ve inanç da kendine epeyce yer bulmuş öykülerinizde. Buna sebep yazarın kişisel tarihinin yansımaları diyebilir miyiz? Edebiyat kişinin kendinden ve içinde yaşadığı toplumdan bağımsız olabilir mi sizce? Peki, edebiyatın bir işlevi olmalı mı, kişisel ve toplumsal anlamda, ne dersiniz? Günümüz öykü dünyasını yakından takip ediyorsunuz, bu işlev meselesine günümüz öyküleri üzerinden yorumlarınız neler olur?

Her yazarın kişisel hayatı yazdığı metinlere sirayet eder. Önemli olan bu durumun edebi bir metin olarak anlatımla, kurguyla, dille iyi bir şekilde entegre olabilmesi. Edebiyat sadece kişinin kendinden veya içinde yaşadığı toplumdan değil hiçbir şeyden bağımsız olamaz. Edebiyatın işlevi de burada devreye girer. Yani bir işlevi olmasından ziyade tüm meseleleri kapsayıp anlatabiliyor yapıda olması önemli. Baştan sona savaş içerikli, yıkım içerikli bir hikâye düşünelim ve bu hikâyenin içinde tek kelime bile barış veya dostluk veya kardeşlik gibi bir kelime geçmesin. Sizce bu savaş hikâyesi midir, barış mı? İşte edebiyatın asıl işlevselliği budur. Bu yüzden çok özeldir ve bu yüzden de tüm kültür sanat dallarını etkiler.

Yerli veya yabancı günümüz öykü dünyasına gelirsek özellikle son yirmi, otuz yıl içerisinde gerçekten çok özgün bir yapı söz konusu. Çünkü dünyaya, yaşama, hayata, birey olmaya, bir toplum içinde yaşamaya dair, neyin daha önemli olduğunu fark ettiğimiz şeyler daha net. Bunu sağlayan nedenlerin başında edebiyat geliyor çünkü yerli edebiyatla beraber yabancı edebiyat çevirileri de gayet üretken boyutlara gelindi. Mesela Norveç’te yeni çıkan bir kitabı -Norveççe aslından üstelik- hemen çevrilebiliyor ve bizler hemen okuyabiliyoruz. Yerli edebiyat üretimleri de başlı başına heyecan verici bir noktaya geldi. Genç neslin yazma konusunda bu kadar hevesli ve cesur olması beni çok heyecanlandırıyor. Çağdaş edebiyat bu anlamda asla görmezden gelemeyeceğimiz, sırtımızı dönemeyeceğimiz bir yapı.

Değillemeler Eşliğinde öykünüzde sıradanı aşamamak hissi “Birbirinin aynı bu günler bitecek gibi değil.” cümlesiyle somutlaşıyor. Adı Olmayan Üçüncü Öykü’de anlatıcı tekrarın, bozulmamanın, tanıdık olma halinin iyi hissettirdiğini ifade ediyor. Bu yapay bir iyilik hali midir sizce? Sizin için rutin nedir? Çemberinden çıkmak istediğiniz ya da asla vazgeçemediğiniz rutinleriniz nelerdir? Okumak ve yazmak hangisine dâhil sizin hayatınızda?

Bir tür iyilik halinden ziyade -ki salt iyilik halinin peşinden gidilseydi sık sık düşüyor olmaktan bahsedemezdik- bir tür güvenli alan yaratabilme hali, çabası var diyebilirim. Anlatıcı karakter öyküler boyunca güvenli alanda olmayı, güvenebilmeyi kişilerde veya durumlarda, olaylarda veya mekânlarda değil de rutinlerde aramaya başlıyor artık. Çünkü rutin bir sıkılma halinden ziyade bir disipline olma hali, hayata odaklanabilme halidir de aynı zamanda. Anlatıcı ne kadar düşerse düşsün kalkıp devam etmeye meyilli olduğundan buradaki rutin, disipline olarak inandığı yoldan sapmama anlamına geliyor. Değillemeler Eşliğinde öyküsü bunun en belirgin olarak anlatıldığı öykü.

Benim rutinim ise her gün okuyup, her gün yazmaktan ibaret.

Önceki soruya ek olarak ciddi bir emek verdiğinizi düşündüğüm yazın hayatınızdan, okumalarınızdan, değerlendirmelerinizden ve bu alanda yaptığınız paylaşımlarınızdan sizi tanımayanlar, çalışmalarınızı takip etmeyenler için biraz bahseder misiniz? Bu çalışmaların sizi nasıl, ne kadar beslediğini düşünüyorsunuz?

Çok besliyor. Bu yüzden de Adı Olmayan İkinci Öykü, Günlerden Bir Gün romanımdan on yedi yıl sonra yayınlanmış olsa da yani araya hayat girse de çalışma hayatı söz konusu olsa da asla kopmadığım yegâne unsur. Edebiyattan, kitaplardan, okumaktan iyi ki vazgeçmemişim diyorum her seferinde. Çünkü bu kopmayış sadece yazar olarak değil yayın dünyası içerisinde yazarlarla söyleşi yapmayı ve kitap inceleme yazıları yazmayı da getirdi. Bu durum yazarlığımın yanı sıra hayatın bana verdiği bir hediye. Çok severek yapıyor ve özellikle her söyleşi sonrası çok mutlu oluyorum çünkü yazarla kitabı ile ilgili bir söyleşi yapıyor olmak değil sadece, bağ kurmak ve sonraki dönemlerde ilişkimi sürdürüyor olmak da önemli benim için. Yaptığım söyleşilerle ve yazdığım kitap inceleme yazıları ile hayatla mutlu olacağım şekilde nasıl bağ kurarım noktasını keşfettim böylelikle. Bir de üzerine edebiyatı severek takip eden okurlardan, yazarlardan güzel geri bildirimler veya yön gösterici yapıcı eleştiriler geldiğinde devam etmek adına motive oluyorum her seferinde.


Söyleşi için çok teşekkür ediyor ve başarılar diliyorum. Çalışmalarınızın hem okurlara hem yazarlara ilham olduğuna inanıyorum. Sevgiler.


Söyleşi: Çilem Dilber

80 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör