• İshakEdebiyat

Deniz Eldam'la Bunu Kimseye Anlatma'dan

1. Atölye, dergiler, yarışmalar derken ilk kitabınız çıktı. Bu süreçten bahsetsek. Söyleşmenin âdetindendir yazara kendini anlattırmak. Deniz Eldam kimdir, bize kendinizi anlatabilir misiniz?

En zor soru hep bu oluyor. Kendimle ilgili ne anlatmam gerektiğini bir türlü kestiremiyorum. Yemek yapmaktan nefret ettiğimi ama karnıyarığa bayıldığımı mı söylemeliyim yoksa yazmanın benim için ne kadar zor bir iş olduğundan falan mı bahsetmeliyim. Doğum günümden mi başlamalıyım yoksa bugün kırk altı yaşımın beni nasıl korkuttuğundan, orta yaş bunalımının beni nasıl kıskıvrak yakaladığından mı? İlk kitap çıktı ama acaba çok mu geç kaldım, sorgulamasına girsem mi yoksa özgüven eksikliğimin hayatım boyunca başıma nasıl bela olduğunu mu anlatsam. Sanırım Deniz Eldam’ın kim olduğunu ben de merak ediyorum ve bulmaya, anlamaya çalışıyorum. Belki de bu yüzden yazıyorum, kim olduğumu bulmak için.

2. Kitabın ilk etapta göze çarpan en önemli özelliği kadın karakterlerin baskın olduğu öykülerin kaleme alınmış olması. Kadın kimliğinin ve cinsel ideolojilerin eril biçimlendirmeleri karşısında kadın sesini böylesine yükselten konulara değinmenin riskleri ve getirileri üzerine konuşalım biraz.

Böyle söyleyince korktum biraz. Bu öyküleri yazarken inanın hiç bunu amaçlamamıştım, böyle bir niyetim yoktu. Hatta önceleri öykülerimin kadınlık ekseninde toplanacağını dahi bilmiyordum. Beş altı öyküden sonra baktım kalemimden böyle çıkıyor ben de bu akışa teslim oldum. Çünkü içimde sanılanın aksine öyle çok güçlü, cesur bir kadın falan yok, tersine yaşına rağmen deneyimsiz, utangaç, kırılgan bir kadın var. Bu kadın başka türlü bir kadın nasıl olunur bunu merak ediyor. Cesur olmak, karanlık olmak nasıl bir şey.


3. Öykülerinizde rahat ve akıcı anlatımınız dikkat çekiyor. Alaycı ve ironik bir anlatıma yer verseniz de aslında konularınız yürek burkuyor. Daha ilk öyküden okuru rahatsız etmeye başlıyor kitap. Dile getirilmeyen, üstü örtülen, yüz çevrilip sırt dönülen konularınızın kitaba verdiğiniz adla bağlantısı olduğunu düşünüyorum. Ne dersiniz?

Doğru. Karanlığımıza ve insanların karanlıklarına bakmamayı seçiyoruz genelde. Gölge yanlarımızı yok saymayı. Gölge yanımız; reddedilen benlik, aşağı benlik, İncil ve mitlerdeki karanlık ikiz veya kardeş, çift, bastırılmış benlik, alter ego, id. Karanlık tarafımızla yüz yüze geldiğimizde, bu gölge karşılaşmalarını tanımlamak için metaforlar kullanırız: iblislerimizle tanışmak, şeytanla güreşmek, yeraltına inmek, ruhun karanlığı… Jung, gölge kavramını modern çağda kamu bilincine getirmesiyle tanınır. 1886'da, Jung bu konuya damgasını vurmadan önce, Robert Louis Stevenson, Dr. Jekyll ve Bay Hyde'ın şimdiki ünlü hikayesini yarattı. Hikayesinde Dr. Jekyll, kişinin kişiliğinin saygın kısmını temsil eder, ancak Bay Hyde'a dönüştüğünde, gölge kişiliği onun üzerinde hakimiyet kazanır ve hayatını mahveder. Gölge, insanın doğuştan gelen bir parçası olmasına rağmen, büyük çoğunluğumuz onun varlığı konusunda kasten kördür. Olumsuz niteliklerimizi sadece başkalarından değil kendimizden de saklarız. Bunu yapmak için, odak noktamızın kendi hatalarımıza ve yıkıcı eğilimlerimize düşmemesini sağlamak için sık sık başkalarını eleştirir ve mahkum ederiz. Sahte bir ahlaki üstünlük havası ve başkaları ahlaksız ve yıkıcı davranırken, kendimizin tamamen erdemli ve her zaman haklı olduğumuz inancıyla hayatı yaşarız. "Ne yazık ki insanın bir bütün olarak, hayal ettiğinden veya olmak istediğinden daha az iyi olduğuna şüphe yok.” (Carl Jung) İşte ben de Bunu Kimseye Anlatma başlığı altında bu gölge yanımızdan bir şeyler anlatmaya çalıştım.


4. Diyalog kullanmayı çok seviyorsunuz. Dahası öykülerdeki geriye dönüşleri yalnız diyaloglar üzerinden veriyorsunuz. Konuşmalar için karakterlerin kimliğini ve hayatını aktarır, okurla karakter arasında kurulacak bağa köprü görevi üstlenir diyebiliriz. Bu bağlamda sizin gerek iç gerek dış konuşmaları gerçekçi ve akıcı yazma konusundaki beceriniz apaçık. Diyalogları tasarlarken nasıl bir yol izliyorsunuz?

Ah o diyaloglar. Diyaloglar gerçekten hep en zoru. Diyaloglarla ilgili kullandığım herkesin bildiği şeyler ve belki biraz daha az bilinenler var. Yüksek sesle okumak bunlardan en bilineni. Kulağınız yanlış bir sözcüğü, tavrı veya tonu mutlaka yakalar. Ayrıca öyküden bağımsız sadece diyalogları okurum. Aradaki metni çıkartarak yani. Bu şekilde diyalogların tek başlarına da anlamlı olup olmadığına bakarım. Yazdığım diyalog kurguyu ilerletmiyor veya bu diyalogla karaktere dair yeni bir şey öğrenmiyorsak o diyaloğu çıkarmayı tercih ederim. Bir de tabii diyalogların doğal olması gerekiyor. Bu karakter bunu söyler mi, böyle mi söyler. Uzun diyaloglar da başa bela olabilir. İki kişi konuşurken etrafı dondurmamayı da hatırlamak gerekiyor. Diyaloglar sürerken öykü dünyası durmaz, karşı ağacın yaprağının kımıldadığını görür, hışırtısını duyarız ya da bir sokak kedisi konuşanlardan birinin bacaklarına sürtünür. Bunlar öykünün gerçekliğini artır öyle değil mi .

5. Kitabın kadın odaklı öykülerden oluştuğuna değindik. Bununla birlikte öykülerin neredeyse tamamı kentte geçiyor, kentli kadınların sıkışmışlıklarını ve isyanlarını ele alıyor. Buna istinaden taşra sizin edebiyatınızın neresinde duruyor diye sorsam.

Taşrayı denedim, hiç beceremiyorum. Taşra insanını hiç tanımıyorum, bu konuyla ilgili daha çok şey okumam lazım muhtemelen.


6. Eksiltili, kısa cümleler kullanıyorsunuz. Zaman zaman üstü örtük, kapalı anlatım tercih ettiğiniz fark ediliyor. Kapalı anlatım deyince Misafir, İyi Bir Koca, İki Tuğla Pembe Battaniye aklıma ilk gelenlerden. Yazarken vermek istediklerinizin anlaşılmayacağından endişe duyduğunuz oluyor mu?

Elbette endişe ediyorum ama okura da güveniyorum. Açıklamaktansa göstermenin ve sezdirmenin daha güçlü anlatım biçimleri olduğunu düşünüyorum. Okurun anladığından emin olmak yerine bir şeyleri sezmesini daha değerli buluyorum. Hissetmek anlamaktan daha güçlü gibi geliyor bana. Çünkü çatlaktan sızdırdığım ışık okurun zihninde çok daha büyük bir alanı etkiliyor. Öyküde neleri aydınlattığınız kadar neleri karanlıkta bıraktığınız da önemlidir. Alice Munro öyküyü takip edilecek bir yoldan çok yabancı bir eve benzetir. O eve girersiniz ve orada bir süre kalırsınız. Ev sahibi size odaları, odaların koridorlarla birbirine bağlanışını, dış dünyanın bu evin penceresinden bakınca nasıl farklı göründüğünü gösterir. Ama bir oda hep karanlıktadır, kilitlidir ve ev sahibi size o odayı hiç göstermez, der. Sanırım ben de benim evime gelen ziyaretçilerin kendi karanlık odalarıyla benim karanlık odamın arasında bir koridor bulmalarını istiyorum.


7. Son olarak etkilenip sürekli elinin altında tuttuğunuz yazarlar kimlerdir diye sormak istiyorum.

Yeni bir öykü için fikir arıyorsam mutlaka Yüz Kitap yayınevinin yayımladığı çağdaş öykücülere bakarım. Pandemi zamanı, yayımladıkları bütün öykü kitaplarını okudum. Özellikle Adam Jhonson’dan George Orwell Arkadaşımdı.

Henrietta Rose- Innes’den Hep Eve

Maile Meloy’dan Tek İstediğim Her İkisi Birden

Claire Keegan’dan Mavi Tarlalardan Yürü

Claire Vaye Watkins‘den Nevada

Ustalardan Hemingway, Salinger, Raymond Carver, Onat Kutlar, Vüs’at O Bener, Tarık Dursun K döne döne okuduklarımdan.

Son zamanlarda çok etkilendiğim Samanta Schweblin’in Yedi Boş Ev kitabındaki bazı öyküleri neredeyse ezbere biliyorum. Onunla farklı bir bağ kuruyorum.


Röportaj: Ayla Burçin Kahraman

143 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör