top of page

Nazan Çinko ile "Kaplumbağalar Uçar mı?" Hakkında Konuştuk

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 1 dakika önce
  • 4 dakikada okunur

Hepimiz ilkokulda okumayı, yazmayı öğrendik. Bu kısmı ayrı tutmak şartıyla, öykü yazmaya, bir eser ortaya çıkarmaya ne zaman başladınız ve de yazmak sizin için bir tutku mudur?

Yerel gazetelere köşe yazıları yazarken gündemdeki olayları açıklamaya dair kelimelerimin ve cümlelerimin tekrara düştüğünü anlamıştım. Kadın cinayetlerini kaç farklı cümleyle anlatabilirdim ki? Çocuk ölümlerini, afetleri, siyaseti... Uzaklaşmak istedim gündemden ama kaçamazsınız tabii ki. Ben de başka bir yol denedim. Kurguya yöneldim. Kendimi merkezin dışında bırakmak iyi geldi bana. Sonrasında öykü atölyelerine katılarak da yazının mutfağına girmiş oldum.

Yazmak benim için bir tutkuydu zaten ve ben her daim yazan bir kişiydim. O yüzden öyküye yönelince zorluk çekmedim. Öykülerim önce dergilerde yayınlandı sonra yarışmalarda aldığım dereceler öykülerime duyduğum güvenimi arttırdı. Sonuçta yazdıklarım zamanla çoğaldı çoğaldı ve artık bir araya gelebilirlerdi. Böylece ilk kitabımı yayınlamaya karar verdik.  

İkinci öykü kitabınız Kaplumbağalar Uçar mı? şu an elimizde. İlk kitabınızda Şarkılarını Söylemeyi Unutan Kadınlar vardı, bunda ise mekânları genelde denizin kıyısında, ancak metafor saydığımızda ise, yaşamın kıyısında olan öykülerle örüldüğünü görüyoruz. Yaşamın kıyısı mı sizi yazmaya yöneltti yoksa yaşadığınız yerin (Balıkesir/Bandırma) etkisi mi sızdı öykülerinize?

Genelde öykülerimde yer alan karakterler kırılgan, naif kişiler ve dünyanın kıyısından her an düşecek gibiler. Nietzsche, “insan yalnızca dünyanın üzücü tarafında oturur,” demiş ya bu söz tam yazarlar için söylenmiş gibi gelir bana. Yazarlar işte bu acı dolu dünyaya katlanabilmek için yazıyorlar. Karakterleri de yaşamın kıyısında gezinen insanlar oluyor.

Yaşadığım yerin etkisini birçok öyküde görebilirsiniz. Genelde denize çıkan sokakları, küçük sahil kasabalarında yaşayan insanları, denizin kokusunu, tuzunu, limanları, gemileri yazmadan durmak ne mümkün…

 

Kitabın ve öykülerin ana izleğini takip ettiğimizde, bir gitme, gidiş durumu karakterlerinizin yaşamında görülüyor ancak bu gidişlerin aslında dönüş olduğunu da öyküleri okudukça görüyoruz. Temanızı seçerken gidişler mi yoksa dönüşler miydi üzerinde durduğunuz konu?

İkinci kitap için öykü seçerken kadın temalı öykülerden sonra en çok yolculuk konulu öyküler biriktiğini gördük. Yola çıkılır veya yoldan dönülür. Bu öykülerde de kahramanlarımız, Behrengi’nin Küçük Kara Balığı gibi uzakları merak ediyorlardı ve çoğu da gitti uzaklara. Kimi gönüllü sürgün olarak kimi zorunlu sürgün olarak.  İnsan ancak bir yuvaya bir yurda sahipse gitmek ister, çünkü döndüğünde onu evi bekliyor olacaktır. Yabancılıktan, öteki olmaktan kurtulmak ruhuna huzur katacaktır. O yüzden kahramanlarım uzakların tadını alırlar ve eve dönmenin hazzını yaşarlar.


Kaplumbağalar Uçar mı? dediğimde ilk aklıma gelen bir film oldu. Tabii ki, son öyküye gelene kadar emin olamadım bu durumdan. Sözünü ettiğim İran/Fransa ortak yapımı Bahman Gobadi’nin “Kaplumbağalar da Uçar” filmi savaşın çocuk bedeninde bıraktığı silinmez izleri seyircinin belleğine adeta kazıyor. Bu dramatik filme metinlerarasılık tekniği ve ismiyle bağlantılar kuran öykünüz sakin akan olay örgünüzün dip atmosferindeki derin yaraları işaret ediyor. Genelde acı olayları yüzümüze pervasızca vuran top temaları değil dingin öykülerinizi gördüğümüz için, bu filmle bağlantısı ve kitaba ismini veren öykünüz üzerine neler söylemek istersiniz?

Gobadi’nin filmi dünyanın acılarını bir tokat gibi vuruyor yüzümüze. En çok şiddete uğrayan kesimlere baktığımızda, kadınlar, çocuklar, hayvanlar, engelliler ve doğa olarak sıralanır. Bu filmde masum çocukların, egemen güçlerin çıkarları yüzünden nasıl acımasız yaşam koşullarına mahkûm olduğunu görüyoruz.

Benim öykülerimde genelde bu temalar ve karakterler çerçevesinde yazılmış olsa da tarzımız farklı. Ben yazarken okuyucuya alan bırakmaya çalışıyorum. Sinema gibi görsel olamadığımız için hayal kurmalarına izin veriyorum. Satır aralarında söyleyemediğim cümleleri onlar tanımlasın istiyorum.

Kitaba ismini veren öyküde bir İran- Kürt öyküsü. Uzakları özleyen bir kaplumbağayı anlatıyor hikâye. Kaplumbağa uçmaya çalışsa da yine kabuğuyla ait olduğu göle düşüyor. Ne bir adım ileriye ne geriye. Tıpkı Barba gibi, tıpkı Nazlı gibi, tıpkı Meryem ve diğerleri gibi.

İlk öykünüzün son cümlelerinden birinde kahramanımız şöyle diyor: “Öyle hikâyeler yazmalıyım ki daha önce kimse yazmamış, kimse okumamış olsun.” Sonrasında gelen öykülerin içinde Tezer Özlü, Ferit Edgü (ilk kitabınızda da vardı), Sait Faik, Onat Kutlar gibi edebiyatımızın değerli isimlerine ve eserlerine bir göz kırpış yakalıyoruz. Metinlerarasılık dediğimiz bu kuramı ortaya atan Julia Kristeva, bunu “Hiçbir metnin daha önce yazılmış başka metinlerden bağımsız yazılmayacağını, açık ya da kapalı şekilde daha önceden yazılmış metinlerden izler taşıdığını…” söylemiyle açıklar. Daha önce yazılmamış, okunmamış hikayeler fikri bir ütopya mıdır? Bu teknikleri (metinlerarasılık) uygularken kendi sesinizi ve üslubunuzu korumak için neler yaptınız? 

İlk öyküdeki kahramanımız öyküler yazabilmek için yollara düşen çiçeği burnunda bir yazar. O yüzden hayalleri var. Öyle öyküler yazacak ki daha önce kimse yazmamış olsun ama henüz hayatın çıraklık ve kalfalıktan ibaret olmadığını bilmiyor. Osmanlı edebiyatında nazirecilik geleneğini ise hiç bilmiyor. (Daha önce yazılmış olan şiirlerden güzel ve sevilenlere benzer şiir yazmak.)

Yazının konusu en başından beri insan olmuştur. İnsan yaratıldığından beri temel ihtiyaç listesinin hiç değişmediği görülebilir. Milyonlarca yıldır aynı kısır döngüde yaşıyoruz. Tarih adeta tekerrürden ibaret. Teknolojik gelişmelerin dışında ne değişmiş ki hayatımızda? Ev, toprak, aile, savaş, hastalık, duygular, özlemler, aşk, özlem… Size bırakıyorum gerisini. 

Öykülerimde Kristeva’nın bahsettiği izler çok görülüyor. Bunu yazar olmaktan önce iyi bir okuyucu olmama bağlıyorum. Hayatım kitaplar ve sayfaları  arasında kaybolarak geçti. Kitapların kahramanları benim de kahramanım oldu. Onlarla acı çektim, aşık oldum, genç oldum, cephede savaştım, terk edildim, öldürdüm, öldüm.   Onlar beni ben yaptı. O yüzden yazarken muhakkak sızıyorlar bir yerlerden. Kendi sesim ya da üslubumu hiç dert etmiyorum o anda, çünkü farkında olmuyorum. Bütün yazarlarım, bütün kahramanlarım biz hep beraber yazıyoruz sizin anlayacağınız.


Son sorum okuyucu yazar ilişkisi üzerine… Genel itibarı ile okurların yazarlardan beklentileri vardır. Bunlar akıcı, sürükleyici, heyecan dolu, sade, anlaşılır bir eser ortaya koymaları gibi sıralanabilir. Peki, yazarın okuyucusundan beklentisi nelerdir? Siz ikinci kitabınızla okuyucularınızdan beklediğiniz duruşu buldunuz mu?

Yazar – okur ilişkisi çok karmaşık geliyor bana. Çünkü okur sayısı kadar metin ve okur sayısı kadar yazar şekilleniyor eser okundukça. Okurlardan olumlu olumsuz eleştiriler gelince bazen yazarların omuzundaki yükün aslında ne kadar ağır olduğunu daha çok anlıyorum. Unutmayalım bizler kendi tarihimizi Şu Çılgın Türkler romanından, suç ve ceza kavramını ise Dostoyevski’den öğrenen nesilleriz.

Kendimi hep okur olarak gördüğüm için okur tarafından bakmak kolay geliyor bana. Okur ne ister, diye sorulduğunda kendimi düşünürüm. Öykünün içine girmek isterim ben, o mekanlarda, o zamanlarda yaşamak bir süreliğine. Bu yüzden ben de bir yazar olarak okurlarımın Salpida’nın peşinde koşmasını, Anton ile denizaşırı gitmesini, Nazlı ile o kına kokulu odanın içine girmelerini isterim. İshak için üzülmelerini, yaban kazı ile uçmalarını, sayfaların arasında kaybolmalarını…


Bu güzel söyleşide verdiğiniz samimi cevaplar için okuyucularınız ve kendi adıma çok teşekkür ediyorum.

Zihin açıcı ve edebi sorularınızla harika vakit geçirdim. Beni ve öykülerimi hem kendime hem de okuyuculara anlatma fırsatı verdiğiniz için çok teşekkür ederim.  


Söyleşi: Leyla M. Geridönmez

Yorumlar


bottom of page