• İshakEdebiyat

Vidan Külahlı Yazdı- Talan

Talan, İlay Bilgili’nin ilk öykü kitabı olarak Monokl Yayınları’ndan geçtiğimiz aylarda çıktı.

Her ne kadar bir ilk kitap olsa da okuyucusuna bunu hissettirmemeyi başarmış Bilgili. Talan ile ilgili küçük bir yolculuğa çıkmak, tadımlık pasajlar okumak isterseniz, yazımıza göz atabilirsiniz.

Öykülerin omurgasından bahsedecek olursak ne taşraya ne kente ait olan insanların dünyalarını, onların aidiyetsizliklerini, kadınları, kadınların rollerini belirleyen toplumsal algıları, insanın kendisiyle girdiği hesaplaşmaları ve mücadeleci ruhları, üstü örtülen yok sayılan gerçekleri on dört öyküyle bizlere aktaran bir kitap Talan.

Öykülerden kısaca bahsedecek olursak;

MİMESİS: Kelime anlamı olarak “Gösterme” manasına gelen öyküde, Aynur’un hikayesine tanık oluyoruz. Köklerini taşraya saplamış dallarını kente yükseltmiş Aynur’un hikayesi bu. Belki birçok kadının yaşadığı, hem en korunaklı en sığınılacak yer olan, hem de en büyük çatışmaları yaşadığımız anne-kız ilişkisinin yanında, aidiyetsizliğimize de göz kırpan bir öykü.

“Avrat olmanın, avrat olabilmenin kitabını yazıyor annem, ben sıradan bir kadın olamayışımla yine kaçıp onun iğnesi altına saklanıyorum.” (s.14)

Cumali karakteri de bir yan karakter olmasına rağmen öyküde derinleşmiş, okurken yanı başımızda belirmiştir.

“Cumali bir erik ağacı, bir kırmızı küpeli çiçeği, bir acı süs biberi kadar buralı. Ben… Ömrümün tüm yazlarının geçtiği bu koca bahçeye ilk kez gelmiş gibi ürkeğim, içi boşaltılmış ölü bir hayvandan farkım yok.” (s.15)

KRAL: Haydarpaşa Garı’nda geçen hikâye, kâğıt toplayıcısı Azat, çiçek satan Esme ve başları Kral üzerinden anlatılan güç-iktidar kavramlarının ele alındığı bir öykü. Dilin bu denli rahat kullanımı dikkat çekici unsurlardan bir tanesi. Gösterme tekniği diyaloglarla güçlendirilerek kullanılmış bu da hikâyenin gerçekliğini artırmıştır.

“Bu sene de gitmiyoruz bir yere, bu sene de beraber çalışacağız. Biz de insanız,’ derdim. İnsanlar benden korkmaz, bakışlarını gözlerimden kaçırmazdı. ‘Beraber kazanılacak, eşit bölüşülecek,’ diye bağırırdım.” (s.20)

ARTİS: Farklı dine ve farklı etnik kökene sahip iki arkadaşın ilişkileri üzerinden anlatılan etkileyici hikâyelerden biri. En büyük hayali boncuklu bir kolye iken, küçük yaşta gelin olan bir ablayı konu ediniyor öykü. Abla-kardeş ilişkisi, geç kalmışlık hissi, çocuk gözünden din algısı, küçük yaşta gelin edilen kızların yaşamları öyküye can veren noktalar. Duygu aktarımının güçlendiği öykülerden biri olarak tanımlayabiliriz Artis’i.

“Ablam kenarı cevizli yoldan, cevizleri hiç görmeden gidiyor. Cevizler onu hiç tanımıyor. Başını çevirip minibüsün camından bana bakıyor, ardından koşabildiğim kadar koşuyorum. Minibüs yok oluncaya kadar ufalıyor tozlu yolda. Sendeliyorum, ama düşmüyorum.” (s.31)

PANTA RHEİ: “Her şey akar,” diyor, Bilgili öyküsüne verdiği isimde. Karakterin yaşlanmasıyla birlikte yaşadığı pişmanlıklarını, geçmişle hesaplaşmalarını, geride bıraktıklarını, kaybettiği eşine söylemediklerinin yanı sıra ne yaşarsa yaşasın yaşama hala sıkı sıkıya bağlanmış, yaşına rağmen ölmek istemeyen yaşlı bir adamın hikayesini okuyoruz. Hakkını vermem gereken birkaç nokta olduğunu söylemek isterim. Empati ve gözlem yeteneğinin epey yükseldiğini görüyoruz öyküde. Ve son cümleyi de okuyup bitirdiğinizde de kendi yaşamınızın, yaşlılığınızın muhasebesini yaparken buluveriyorsunuz.

“Ona sevdiğimi, şu gözünün altındaki benine vurulduğumu hiç söylemedim. Canım çekiyor hala onu, yirmi sekiz yaşındaymışım gibi. Bacaklarımın arasındaki sertlik gururumu okşuyor. Nasıl oluyor da bazı şeyler aynı kalırken, diğerleri sinsice değişiyor?” (s.35)

SONU: Bir ilişkinin bitme durumuna şahitlik ettiğimiz öyküde sevilmeye aşık kocasına karşı başlattığı sorgulamadan, silkelenişten sonra harekete geçerek kurtulan bir kadının kırılma noktalarını görüyoruz. Biten bir ilişkinin ardından taksim edilen yaşanmışlıklar, öyküye epey hareket kazandırmış.

SÖZ: Sıcacık bir mahallede geçen kanser hastası Halil’e götürüyor bu kez yazar bizi. İkinci yenicilerin başlattığı “26 Mart Dünya Ölmeme Günü” de öyküye dahil edilmiş, o fotoğrafa bizi tekrar götürmüştür.

METAMORFOZ: Kocasının tahakkümünden kurtulup kendini bulamayan bir kadının, kardeşinin gözünden yaşadıklarını bizlere anlatan bir öykü. Anlatıcının ablası hem kocasının ölmesini istiyor hem de yaşadığı duruma üzülüyor. İkilemlerin yaşandığı, imge bakımından güçlü ögeler içeren bir öykü Metamorfoz.

“Işık adamın gözlerini acıttığı için aylardır gündüz vakti açmadığımız tülleri şak diye çekip açıyor. Ölünün silueti, ışık huzmesinin altında mermer bir heykel gibi beliriyor. Işık ablamın gözlerini kamaştırıyor.” (s.55)

HAYRİYE’NİN YOK OLUŞU: Kendini evine, evlatlarına, eşine yani kendisi dışında her şeye adayan tanıdık kadınların hikayelerinden biri Hayriye’nin Yok Oluşu. Kendini başkalarına adayan ve adadıkça yok olan, görünmez olan, kaybolan kadınların öyküsü. Panta Rhei öyküsündeki gibi burada da gözlem yeteneği üst noktalara ulaşmış. Sinematografik dili kuvvetli bir öykü diyebiliriz.

TALAN: Kitaba ismini veren öykü. Yüzleşmek istemediğimiz gerçeklerin üzerine örtülen o kalın örtüyü çekinmeden kaldırıyor İlay Bilgili. Bu öyküyle ilgili daha fazla detay vermeyip kitabı okuyanların hafızasına ya da okuyacak olanlara saklamak istiyorum.

SENİNKİ GİBİ: Toplumsal kodlarla öğretilen kadın rollerinin çevrelediği Serpil’in yalnızlığı ile geçim derdinin keskinleştiği noktada taşra mı büyük şehir mi ikilemine düşen İlyas’ı okuyoruz öyküde. “Pembe gecelik” imgesi üzerinden kadınlık algısına yapılan atıflar, toplumsal bir gerçekliği de aşikâr kılıyor. Bu öyküde İsmail’in taşınma konusundaki keskin karar değişimi biraz daha derinleştirilebilirdi diye düşünüyorum.

“Pembe geceliği giysem, saçlarımı omuzlarıma bıraksa… İsmail dese. Burada daha iyiyiz. Hem ben de çalışırım.” (s.68)

DELİ VE ÇOCUK: Çukurova’da, Yayladağı’nda geçen bir öykü Deli ve Çocuk. 80’lerde geçen, dönemin siyasi koşullarına da göndermeler yapan öyküde aynı zamanda yalnızlık, bir başınalık da işlenen konulardan. Diğer öykülere göre daha dağınık bulduğum öykülerden biri diyebilirim.

YOL: Bir hesaplaşma öyküsü. “Mimesis” öyküsüyle bağlantılı bir öykü olduğunu düşünüyorum. Yaşadığı kıskaçtan ancak yaşamına son vermekle kurtulan bir kadının öyküsü.

SU HATIRINA: Ali Yücel’in epigrafı ile başlayan hikâyede, dağdan kar getiren Meryem’in verdiği hayat mücadelesini görüyoruz. Kurgu anlamında diğer öykülere nazaran geri planda kalmış bir öykü olarak gördüğümü söylemeliyim.

FOTOĞRAF: Bilinen fakat susulmak zorunda kalınanların ağırlığı anlatılıyor öyküde. Bir cinayete şahitlik etmenin ve bunu saklamanın ağırlığını hissettiriyor yazar bize.

“Böyle bir şeyler geveledi annem o zaman. Bugün sustuğu gibi sustu. Ben de sustum. Yakup artık yoktu.” (s.101)

Genel olarak yazarın, özellikle öykülerdeki anlatıcı seçimleri başarılıydı. Çünkü şunu biliyoruz ki, iyi kurgulanmış bir öykü yanlış anlatıcı seçimiyle gözden düşebiliyor. Anlatıcı seçiminin yanı sıra gözlem ve empati yeteneği, diyaloglardaki doğallık, toplumsal sorunlara göndermeler, yerel söyleyişlerle argo terimlerin yerinde kullanımı gayet başarılıydı. Bazı öykülerin daha güçlü ve katmanlı kurgularla derinlik kazanabileceğini ekleyebiliriz.

Yazarının kalemine sağlık diyelim. İlk göz ağrısına, yeni kitaplarının eklenmesi temennisiyle.


Vildan Külahlı

140 görüntüleme