top of page

Öykü- Burhan Barak- Yazı Kalır

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 10 saat önce
  • 6 dakikada okunur

Şimdi sadede geleceğim ama çok da kapılma girizgâhta gevelediklerime. Hem falandan konuşmazsak, fistandan bahsetmezsek, el âlemi koğlamazsak ne halt etmeye yaşarız bu dünyada? Uzun zaman oldu kimseye dökülmedim, sen de pek kimsenin umurunda olmadığı bu konuda meraklanınca, açıkçası biraz heyecana kapıldım, bağışla! Sebebini anlatacaklarımdan damıtırsın; posasından cinler âlemi, suyundan sen faydalanırsınız, olur biter.

Defter delisiyim ben, evet; ölçüsü, biçimi fark etmez. Yüz yaprak kareli de seksen yaprak düz çizgili de görür işimi.  Resim defterine de müzik defterine de yazmışlığım vardır. Not defterlerini demiyorum bile ama dur bir dakika! Demiyorum, derken bile abartarak söylemiş olmadım mı şimdi? Ahh, bir de böyleleri var işte; söze, “Lafım sana değil, sözüm meclisten dışarı, senden iyi olmasın...” diye bir sürü teraneyle başlarlar. Oysa kastı sensindir, sözü orada bulunanlaradır ve bahsettiği o Allah’ın belasını senden daha yakın hissediyordur kendine. Hiç kıl yarmaz bu tür herifler, kadını da var mıdır bu tiplerin bilmem, gördüm dersem yalan olur, illaki vardır be aziz, velhasıl birbirinin ikizi gibidirler bu meyandaki insanlar. Onlara diyeceğin tek söz şudur: Lafının da meclisinin de arkadaşının da... Öhhü öhhü öhh! Neyse, sen anladın onu. Zaten şimdilerde sonunu en iyi anladığımız sözcükler de bu küfür girizgâhları oluyor, öyle değil mi?

Defterlerime dönecek olursak! Niye mi bu kadar çoklar? Çünkü ben bilginin, buluşun, özgün bir fikrin ya da değerli bir sözcüğün doğuşunu, yıldız kaymasına benzetirim azizim. O an tutarsan dileği, kabul olacağını umarsın. Yüzüne taktığın aptal gülücük de ışık hızıyla zihnine gelen o dileğin alametifarikasıdır. Sanki çok mühim bir mesele halletmişçesine... Hesap budur ki zihnime geleni o an bir yere yazmışsam ne âlâ, yoksa her geleni unutmuş olmanın sancısını en az üç gün çekmişliğim olur. Bu sancıyı anlatabilmem içinse Nasreddin Hoca hesabı “Damdan düşeni getirin,” demem lâzım. Allah düşman başına vermesin de diyeceğim ama aklından uçan fikrin sancısını çeken bir düşmanımın olmasını zaten arzu etmem; yoksa yolum yol olmaz onun karşısında. Düşmanın iyi, sen iyi! Yok öyle bir dünya ey aziz.

Misal iş bu defterlerimden bir tanesi yatak odasında, hanımdan uzak ama bana yakın, bizimle bir yastıkta kocayıp durmaktadır. Bazen uykudan önce, günlük muhasebe anında yakaladığım bir anımı, bazen uykudayken rüyama dâhil olup beni yerimden zıplatan bir karabasanı zerk ederim sayfalarına. Uykuma yenik düşüp yazmadığım gecenin sabahında hatırımda da kalmazsa, nefsim yandı elimden. Zulmederim birkaç gün, sabah namazına uyanamadığı her gün oruca niyet eden o dervişi hatırlatırım. Benim zulmüm bu kadar manevî olmasa da şeytanımız birdir, diye düşünür, o gecenin gündüzünü mutlaka sevdiğim şeylerden uzak geçirmeye çalışırım. Sigarayı yakar, tablada kül olmasını izler, dumanında hayallere dalarım. Rakı bardağını doldurur, bir yudum alır, lavaboya dökerim. Tadı damağımda, gün boyu kıvranırım. Akşamında sevdiğim diziyi açmak yerine bir belgeselin sıkıcı anlatımına maruz bırakırım ruhumu. Kıvrımlarına bakıp iç çekerim ama salonda, koltuğun üstünde sızmış numarası yapar, hanımın bana ilişmesine mâni olurum. Bütün bunlar nefsime karşı yüreğime el sürtüp çocuk edasıyla ‘oh olsun’ dediğim bir başarıdır. Faydasını illaki gördüğüm olur. Bir sonraki gecede, öyle bir düşünce geliverir ki sadrıma, kalemin hıncıyla birkaç sayfası dolar defterimin. Her sancının bir müjdeye gebe olduğunu bilirim ama sancı çekiyorum diye de müjde beklemem azizim. Gelene kapım her daim açıktır, salt güzellikse geliveren; direnenin peşinden de daima koşarım, iyilikten nişan varsa üzerinde.

Arabamda da benimle seyahat eden bir defter daima bulunur. Seyahat eder dediğime aldanmayasın ha, 62 model bir Ford Taunus ne kadar seyahat edebilirse günümüz koşullarında, işte o kadarcık. Ayın yarısını öksüre tıksıra, diğer yarısını ölümün provası olan uykuda geçirir. Tabii benden yaşça büyük olduğu için ona başkaca diyecek bir sözüm olamaz. Hürmet duyarım, kahırlanırız birbirimize ses etmeden. Onunla olan bağımı defterlerimin önüne geçirmeden burada sonlandırmalıyım. Sen onu hazine odamın bir parçası olarak gör azizim; gör ki başka bir karşılaşmamız da onun üzerine zuhur edebilsin. Seni ve haklı merakını çok sevdim. Tabiî ben arabaya bir yolcu misali defter oturtacak adam değildim; ta ki kırmızı ışığı dokuz aya, sarıyı doğum anına, yeşili de dünyanın telaşına daldığımız ömre benzetene ve bu benzetmeyi eve vardıktan üç gün sonra aklıma ancak çağırabildiğime şahit olana dek. İş bu olay başıma geldikten hemen sonra, torpido gözü büyüklüğünde, kırtasiyeci ebadını sorduğunda böyle tarif etmiştim de azıcık fırça yemiştim, bir defteri bizim emektarın daimî yolcusu yapmıştım. Bu sebepten, dörtlüleri yakıp kenara çekmişliğim çok olmuştur. Artık bizim güzergâhın erenleri, yol kenarında dörtlüsü yanan bir Taunus'a asla durmazlar; bilirler herhangi bir sorun olmadığını. Sorunun en büyüğüyle başa çıkmaya çalıştığımı bilemeden bilirler üstelik.Ben her sabah, sene iki bin yirmi beş olmasına rağmen, 62 model Taunus'uma atlayıp ona göstermiş olduğum sadakatle nereye mi giderim? Ata yadigârı, Taunus'tan da eski, ama eskimeyen eskilerden bu, Namık Kemal Mahallesinde bir bakkalımız var. Evimiz de aynı mahallede, bakkaliyenin hemen üstündeydi ama otuz yılı aşkındır bu mahalledeki yapılara kazma kürek yasağı geldiği, ev de çocukları evlenerek çoğalan tüm aile fertlerini taşıyacak takatte olmadığı için parmağına kemendi takan bir bir yollandı mahalleden. Tarih, üzerimizden aksa belki nasiplenebilecektik ama toprağın altında kalan tarihten ancak dağılma kaldı bizim aileye. Mahallenin birinci dereceden sit alanı ilan edilmesiyle definecilerin gündüz mesaileri de gece karanlığına evrildi. El altından satılan mozaik parçaları, tarihî çanak çömlekler, kimi boş kimi dolu geç dönem Roma, erken dönem Bizans küpleri mahalle eşrafının yan geliri olmaktan çıkıp asıl mesleğine dönüştü. O taraklarda bezi olmayan bizim gibilerin çoğu, restoresine dahi onlarca kamu kurumunu aşındırmaktansa doğup büyüdüğü, kumbarasına hatıralar attığı, bazen ağlayıp bazen güldüğü bu mahalleden taşınmak zorunda kaldılar. Bizim aileden de bakkaldan ötürü mahalleden ayağını kesemeyen bir ben kaldım. Babam, sekerat hâlinde yattığı yataktan bir bir açıkladı vasiyetini. O saydıkça biz, toplanması gecikmiş bir ağacın her esen yelde dibine hücum eden meyveleri gibi döküldük. “Bakkal filanın,” dedikçe altı kardeş bir ana, bakkaliye ve babama dair anıları bir film şeridine sardık, izledik, ağlaştık. “Ev filana,” dedikçe eve ve babama dair ne varsa süzüldü yâdımızda, ağlaştık. “Araba filanımın,” dedikçe araba ve babama çalar bütün anılarımız burktu yüreğimizi, ağlaştık. Böyle böyle filan yerdeki arsayı, köydeki çiftliği ve evi, o ana kadar hiçbirimizin haberinin olmadığı, bankadaki yüklüce miktardaki parayı ve daha nicesini, evvelinden üzerinde uzun uzun ve adilce düşünülüp hesap yapıldığı anlaşılan bir paylamayla tek tek açıkladı. Bu açıklamanın ardından iki dünya günü daha geçirip aramızdan ayrıldı babacığım. O ölünce kimse mal derdine düşmedi. Vasiyetine son arzusu nazarıyla bakıp işimize koyulduk. İşte babamdan bana miras kalan bu bakkaliye ile Taunus, benim için dünya kıymetlisi iki şeydir. Onlara göstereceğim sadakatsizliği, babama göstermiş telakki eder, gözüm gibi bakarım.

Özel hayatımı bunca deşip sabrını daha da zorlamaya hacet yok azizim. Ben, bakkaliyede gün boyu otururken üç şeyle ilgilenir dururum. İlki, tabii ki müşteriler ve onların borçlarını itinayla kaydettiğim defterdir. Bu seneye kadar, sattığım ürünün ederi neyse onu yazıp borç kapatmak isteyene de bunu söylemeyi başarabildim. Ancak hak verirsin ki yıllardır rayından çıkan ekonomi, bize de başka çare bırakmadığından, artık müşterinin aldığı ürünün adını yazar oldum borç defterine. Eskiden olsa bunu yapan esnaf ayıplanırdı. Ancak şimdi durumlar çok farklı azizim. Kadın dükkândan yağını, şekerini, tuzunu alıp sokağa çıkana kadar zam haberi hoop damlıyor dükkâna. Bizi pişiren de başkasının yağı olmadığı için bu medcezirli piyasa meydanında ayakta kalabilmemizin başka çaresi kalmamıştı. İnsanı mayalandıran da o mayayı bozduran da memleketin hâlidir azizim, yönetilemedikçe bozulmanın da artması, ancak böyle yorumlanabilir. Gıcığı geldi boğazıma, öksürüğe çevirmeden bu konuyu kapatsak fena olmaz. İlgimin diğerlerinden kayıp özüne oturduğu asıl şeyse kitap okumaktır. Okumadan geçen bir günü, üstüne güneş değmediğinde ne edeceğini bilemeyen Gündönderen çiçeğine benzetirim. Tüccar için çekirdektir o ama ruhunu kitap kurnasında yıkayana rengin en güzel sarısı, kokunun en güzel buhuru, hareketin en nazlı boyun büküşüdür. İşte benim için anlamı bu denli yekpare olan kitaplarımın tamamı, dükkânımda boydan boya bir duvarı fetheder ama işgal etmez, buraya dikkat! Günün yüzde yetmişe yakınını burada harcadığımdan ötürü, onları eve taşımak istemem. Gözümün önünde ne kadar uzunca kalırlarsa gönlüme de o denli yerleşip nefes alırlar, diye düşünürüm. Bilirim ki yaprağı ağaçtan, kelimeleri zihnin tellalı dilden mündemiç bir varlık, asla ölü değildir. Düşünmek lafın gelişi tabiî, öyle olduğuna cân-ı gönülden inanırım. Dükkânda onlarla vakit geçirdiğim her ânı, müşterilerin alışverişinden daha kârlı sayarım.

Pekiyi hocam, ihtiyaçlar hiyerarşisi ne olacak, dediğini duyar gibiyim. Karadenizli mimar kardeşimin ters çevirdiği evi duymuşsundur. Hani çatısı yerde, zemini havada duran o meşhur evi! Kitap okuyanın okumayana olan benzerliği, İstanbul siluetine, ucube binaları dikenle hayallerini yaşamak için binaya takla attıran Karadenizli mimar kardeşim kadar aykırıdır ey aziz. Ben o meşhur lafın tersini savunur dururum, hangi dünyaya doğduğun, hangi dünyada doyduğundan bir tık öndedir; çünkü doğmadan doymanın derdine düşemezsin. Bende babamdan kalan başka bir miras da kitap okuma alışkanlığıdır işte. Belki demeyeceğim, kesinlikle Ford Taunus'tan ve bu dükkândan daha kıymetli bir miras... Bu kıymeti yaşamış bir ağabeyin olarak tavsiyemdir, çocuklarına daha doğmadan sistemin kıvraklığını iliklerine kadar özümsemiş bankalara bireysel emeklilik için para yatıracağına, arsalar toplayıp yatırım zannedeceğine, çocukluğu boyunca ona anlatacağın hikâyeler, masallar, deyişler biriktir zihninde. Maddeyle bağırmaktansa maneviyatla fısıldamak, onların mutluluğuna da iyi birer fert olarak büyümelerine de daha çok katkı sağlayacaktır, emin ol. Hiyerarşinin de canı cehenneme!Şimdi koca-karıların torunlarına ettiği bunaltıcı nasihatlerden kendimi sıyırıp meşgalemin üçüncü, sohbetimizin de son konuğu olan defterime dönmeliyim. Bu defter, bakkalın müdavimlerinden biridir. Bazen eşraftan gelip anlatanlardan dinlediğim türlü türlü olayları, mahalleden kaçan kızları, onları kaçıran oğlanları, müşterilerden dinlediğim hırsızlıkları, karısını bıçaklayan adamın adliyeden bir savcı edasıyla çıkışını, siyah transportera gündüz gözüne kargatulumba atılan muhalif bir sosyal medya fenomeninin akıbetini, meşhur siyasetçilerin gaf dedikleri ama aslında onca yalanın arasında bazen istemeyerek de olsa gerçeğin sızdığını bildiğim o kelimeleri ve daha nicesini tarih tarih, altını-üstünü doldura doldura yazdığım bu defter, şimdiye kadar tuttuklarım arasında en kabarık olanıdır. Bir gün ‘yakın zamanın kısa ve bir o kadar da keyifli tarihine mahalle bakkalından bakış’ adında bir kitaba rastlarsan kitapçı raflarında, almadan geçme. Ne de olsa binbir hayalle tutulan her defter, kitap olmak gibi bir umutla doldurur sayfalarını. Seni de anlatılanların tamamıyla gerçek olduğu bu kısacık hikâyeyle hayallerime sırdaş etmiş bulunmaktayım azizim. Böyle sır mı olur, deme! Bir hikâyeyi okuyanın okumayana, dinleyenin duymayana karşı her zaman saklayacağı bir sırrı vardır. İşte daima elimde bir defter görüp merak etmenin sana bağışladığı ödül de bu hikâyedir.

Bir çay daha ister misin?


Burhan Barak 

 
 
 

2 Yorum


Ayşe Turkay Yiğit
Ayşe Turkay Yiğit
9 saat önce

Çok güzel...

Beğen
burhanbarak
9 saat önce
Şu kişiye cevap veriliyor:

İki kelime, üç nokta ile günümü güzelleştiren bir yorum. Teşekkür ederim, mutluluk duydum.

Beğen
bottom of page