top of page

Öykü- Mehmet Kalender- Bayramdan Önce

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 15 saat önce
  • 5 dakikada okunur

Meltem rüzgârlı bir yaz sabahı. On beş dakikadır uyku ile uyanıklık arasında gidip geliyorum. Rüzgâr, odanın kapısını inatla zorluyor; kapının gevşek dilinin çıkardığı ritme, rüzgârın uluması da eşlik ediyor ve her dalışımda dürtüyor beni.

Sonunda rüzgâr galip geliyor, kapı “çık” diyerek açılıyor. Çörek kokusu kaplı bu esinti içeri doluyor, tül perdeyi hırçın bir aleve çeviriyor. Tenimde hissettiğim dokunuşları, istemsiz bir mutluluk bırakıyor bende.

Yarın bayram. Annem ve babaannem, geleneksel bayram çöreğini yapmaya başlamışlar, sabahın bu erken saatinde. Saate bakma gereksinimi duymuyorum bile. Genelde yedi buçuk gibi uyanırlar; on bir buçuk gibi de köşelerine çekilir, kendilerine göre bir mola verirler. Sohbetlerinin konusu, ses tonları ve telefonla başkalarını da dahil etme gibi durumlara göre, saatin hangi dolaylarda olduğunu az çok tahmin edebiliyorum. Kant gibi dakikler.

Yine de bakıyorum duvardaki saate. Tahmin ettiğim gibi, saat sekizi on geçiyor. Eşantiyon saatte takılı kalıyorum. Yıllar önce, mümessil olan Tugay eniştem vermişti. Reklamı yapılan ilaç hâlâ üretiliyor mudur acaba?

Yatakta doğruluyorum ve ayaklarımı aşağı sarkıtıyorum, zeminin serinliğini duymak için. Kalkmadan önce, doldurma silahlar misali kendimce bir “sıkılama” yapıyorum. Kuş sesleri, annemlerin; sohbeti, mutfak işleri ve televizyondaki sabah programı arka fonda.

İçimde bir ağırlık duyumsuyorum. Bu ağırlık kıpırtısız bir heyecanın ağırlığı, ikinci kez girdiğim üniversite sınavının sonuçlarını beklemenin heyecanının. Her gün ara ara duyumsuyorum bu ağırlığı. Sonuçlar açıklanana kadar onu görmezden gelme kararı aldığım için, oralı olmamaya çalışıyorum her defasında. Çünkü bu heyecan saf bir heyecan değil, içine kaygı girmiş bir heyecan. Kaygı nasıl da tadını bozuyor her şeyin...

Annem geliyor kapıyı kapatmak için. “Kalktın mı?” diyor, erken uyanmama şaşırarak. Kahvaltı için ekmek olmadığını, çöreğin de daha pişmediğini söylüyor. “İstersen git ekmek al, biz de bir şey yemedik daha,” teklifi sunuyor. “Tamam” diyorum. Zaten, göl kenarına bisikletle bir gezinti yapmak istiyordum.

Yüzümü yıkadıktan sonra giyiniyor ve dışarı çıkıyorum. Kapıyı kapatmadan annemin sesi geliyor: “Melih, bir baksana sütçü oralarda mı? Bugün geç kaldı, oralardaysa beni ara. İşimiz, gücümüz var.” Duvar dibindeki bisikletin kilidini açıp, elimle sürerek bahçe kapısına yöneliyorum.

Ilık bir hava var. Hafta sonu olmasından kaynaklı, dışarısı tenha, uyku ağırlığı çökmüş sokağa. Bir süre yürüyerek ilerlemek istiyorum. Yan evin önünde birkaç oğlan çocuğu bir şeyler kurcalıyorlar. Sohbetlerinden bir “kuş evi” yaptıklarını anlıyorum. Çocukken komşumuz Süleyman amca ile yaptığımız derme çatma kuş evleri geliyor aklıma, tebessüm ettiriyor bana. Biraz ilerleyince, ellerindeki malzemeleri, karşıdaki evin önüne bırakılmış, eski mutfak dolabı vb. atıklardan edindiklerini fark ediyorum.

Ana caddede bisiklete biniyorum. Biraz gittikten sonra telefonumu düşürüyorum. İnip telefonu alıyorum. Bir sorun varmış gibi görünmüyor. Ardından, şehirde “çarşı” denilen uzun caddeye giriyor ve yavaşça ilerliyorum.

Bazı dükkânlar daha yeni açılıyor; kaldırım ve cadde boş. İnsanlar ve arabalar tek tük seyrek noktalar halinde. Tatil yoğunluğu yarın hissedilir diye düşünüyorum. Kapı önlerine dizilmiş mallar, ışıltılı ve tertemiz dükkânlarla, şehir, bayramı karşılamaya hazır görünüyor.

Dükkân sahipleri, kendinden emin bir şekilde, elini korkak alıştırmamışlar. Her taraf alım gücü ve pahalılıktan dert yanan insanlarla dolu oysa. İlginç... Mizah dergisi almak için şehrin meşhur gazete bayisi Efes Büfesi’ne giriyorum.

Adam, üzeri gazete ve dergi yığınıyla dolu olan tezgâhın arkasını süpürüyor. Yığının üzerinde istediğim dergiyi buluyorum. İnceledikten sonra, “Sticker veriyormuş, yok mu?” diyorum hakkımı bırakmayan biri olduğumu belli ederek. “Yok” diyor yüzüme bakmadan, “Gelmedi.” Sinirlendiğimi belli eden bir nefes verişi ve bir “nıç” ile “Neyse, kolay gelsin.” deyip çıkıyorum.

Kapıdan çıkar çıkmaz, içeride bıraktığım hâlim ağır geliyor bana. Ama biliyorum; toplum içinde bazen böyle davranmadan yürümüyor işler. Tekrar bisiklete atlıyor ve göl kıyısına doğru yol alıyorum.

Caddenin sonundaki kahvehane dolmaya başlamış. Önündeki simitçiden bir şeyler alıp almama arasında kalıyorum ama vazgeçiyorum. Zaten yarım saat oturur, eve gider kahvaltı yaparım düşüncesiyle. Artık vardığım, hemen karşımda görünen göle doğru yöneliyorum. Orası bölge de tenha; sadece sabah yürüyüşü yapan birkaç kişi ve bazı bisikletliler var.

Bisiklet park yeri olmadığından, bisikletimle birlikte merdivenlerden kıyıya iniyorum. Taş bankların yanına bisikletimi kilitleyip bırakıyorum, sonra tekrar yukarı çıkıyorum. EKO Büfe’den ince belli bir bardak çay alıyorum. Sağ olsun, büfenin sahibi abla aşağıya bardak götürmeme her seferinde izin veriyor. Ekliyor ama: “Çaktırma” diye. Tekrar aşağı iniyor, yerde bağdaş kurarak dergimi okumak üzere yerleşiyorum.

Gölün karşısında kendimi, dükkân henüz açılmamışken içeri girip işletmeciyi hazırlıksız yakalayan bir müşteri gibi hissediyorum. Aynı mahmur hâl. Arkamda da iki ihtiyar adam sohbet ediyor. Biraz ileride, benden birkaç yaş büyük bir çocuk telefonda hararetle konuşuyor; belli ki sevgilisiyle. Uykusuz bir geceden sonra, kılığından da anlaşıldığı üzere, yataktan kalktığı gibi gelmiş.

Dergiyi incelerken, bir an, telefonla konuşan çocuğun yanında bir köpek fark ediyorum. Çocuğa tam yanaşacakken umduğunu bulamayacağını sezip vazgeçiyor; yönünü bana çeviriyor. Çocuğun köpeğe karşı kayıtsızlığı imrendiriyor beni. Ben köpeklerden çekinirim. Bana yaklaştıkça yavaşlıyor. Göz göze gelmemeye çalışarak takip etmeye çalışıyorum onu. Arkamdan geçiyor ağır ağır ve diğer yanıma oturuyor.

Gözümün içine bakıyor; yemek mi, sevgi mi, oyun mu? Ne istediğini anlamıyorum. Yoksa bana bir hakikati mi fark ettirmek istiyor? Tetikte olarak dergimi okumaya devam ediyorum.

Okumaya dalmışken, birden, “Dostum, sigaran var mı?” diye bir ses. Kafamı kaldırıyorum; telefonla konuşan çocuk. Zorla gülümsemeye çalışıyor, gözleri kan çanağı. Kullanmadığımı söyleyince, “Ya, öyle mi. İyi okumalar.” diyor ve arkada oturan amcalarda şansını deniyor. Onlardan da umduğunu bulamıyor ve başka şansını deneyebileceği birilerini arar gözlerle etrafa bakınıp, geldiği yere dönüyor. Çocuktan hiç beklemeyeceğim bu iyi dileği şaşırtıyor beni. Yakıştıramadığım bir kıyafet gibi, eğreti geliyor bana.

Tekrar dergiye odaklanmaya çalışırken yol süpürme aracı geliyor. Rahatça okuyamayacağımı anlıyor ve kalkıyorum. Bu sırada köpek de kalkıyor ve hâlâ beni izliyor. Bisikletimi alıp yukarı çıkıyorum, bardağı büfeye bırakıp, ablaya da teşekkür ediyorum.

Dönüp aşağıya, köpeğe bakıyorum. Göremiyorum onu bıraktığım yerde. Sonra fark ediyorum, epey ilerlemiş. Köpek artık umudu fazla zorlamıyor demek ki. Kendimi sıradan biri gibi hissettiriyor bana bu durum. Biraz ileride, telefonla konuşan çocuğu fark ediyorum, karşı kaldırıma geçiyor o da umutsuz bir hâlde. Tekrar yola koyuluyorum.

Cadde ve kaldırımlar dolmaya başlamış; noktalar sıklaşmış, kümeler oluşturmuşlar. Belediye anonsunun da gelmesiyle, gündelik yaşamın bütün parçaları yerli yerine oturuyor. Hızlıca, fırına uğrayıp ekmek alıyorum.

Yeni çıkmış ekmekler taptaze. Fırıncının “Dikkat et, çok sıcak” demesi boşuna değilmiş. Ekmek hâliyle cezbedici; yemesem sanki bilmem kaç yıl sonra gerçekleşecek bir doğa olayını kaçıracakmışım gibi endişeleniyorum. Genelde erken uyanmadığım ve dumanı üzerinde ekmek yemediğimdendir diyorum içimden. Poşeti gidona asıyor, bu defa pedalları daha hızlı çeviriyorum.

Hızımı kesen şey, bizim sokağın iki sokak aşağısında, bir direk dibine bırakılmış ahşap mantar pano oluyor. Kuş evi yapan çocukları hatırladığımdan gidip bir bakıyorum. Yanında kırık bir çerçeve ve birkaç bitmiş fosforlu kalem de var. Yalnızca panoyu alıp devam ediyorum. Bizim sokağa girince, çocukları bıraktığım yerde bulmak hoşuma gidiyor.

Bisikletten inip çocuklara yöneliyorum. “Çocuklar, isterseniz bunu da alın, işinize yarar. Ben de çocukken çok kuş evi yaptım.” diyorum, iyi bir şey yapmanın sevinciyle.

Çocukların cevabı hayal kırıklığı: “Biz kuş evi yapmıyoruz ki, tuzak yapıyoruz. Korkmasın diye kuş evi şeklinde yapıyoruz abi.”

“Yazık değil mi kuşlara?” diye soruyorum. Yanıtları boş birer bakış oluyor. Panoyu vermekten vazgeçip bizim eve yöneliyorum.

Annem, bahçe kapısının önünde, elinde bidonlarla sütçü ile konuşuyor. Beni fark edince, elimdeki panoya keskin bir bakış atıyor. Kapıdan geçiyorum, bisikleti yerine bırakıyorum ve kilitliyorum. Eve girerken kuş sesleri kulağıma çalınıyor, gözlerim istemsizce elimdeki panoya kayıyor. İçeri girerken içimdeki ağırlığın biraz daha çöktüğünü hissediyorum. O tuzak, çocukların bakışı ve gölün sakinliği birden birleşiyor. Rüzgâr bir şeyler getirmişti, kuş da götürüyordu… Sessizce izliyorum.


Mehmet Kalender

 
 
 

1 Yorum


Mustafa Yumuşak
Mustafa Yumuşak
15 saat önce

Güzel bir öykü…

Beğen
bottom of page