Öykü- Rümeysa Torlak- Firkete
- İshakEdebiyat

- 23 May
- 5 dakikada okunur
İnsanın ayak başparmağına bir saç teli dolanır ve onu fark etmezse üstüne bir çorap geçiriverir. Evde dolandı durdu yine fark etmedi mi, bir de ayakkabı. Bu adımları tamamlayıp kapıyı çekip çıktığında kaldırımın tam ortasında, insan mahşeri arasında saç teli parmağını sıkmaya başlar. Her öfkeli adımda hayret eder saç telinin rahatsız etme kudretine. Artık kurallarına uyulan kalabalığın içindedir ve o ayağın dışarı çıkması söz konusu değildir. O ayak gün boyu kabının içinde kalır. Çıkabileceği vakit geldiğindeyse çoktan unutulmuş, alışılmış olur.
*
Anımsıyorum, ilkin âşık olduk. Seviştik. Gülüştük. Ağlaştık. Sonra ev tuttuk, koltuk aldık. Oraları anımsıyorum. Ama işler nasıl buralara geldi? Onlar yok. Önceleri “İmza da neymiş?” dedik. Zaten evliyiz biz. Sonra alıp başımızı, çekip kotları, varıp nikâh dairesine, “Evet!” demekte kadar kıldık. Evet. Çılgınca şeyler yapacaktık. Birileri bizi ‘cık cık’layacaktı. Herkese ‘cık cık’latacaktık. Sol yumruklarımız havadaydı o vakitler. Söz vermiştik. Bir iki üç, aynı anda “Sol yumrularımız yer yüzü görmeyecek bu yeryüzünde!”
Sol yumruğuma bakıyorum. Duvakla aynı kumaş, aynı işleme, iki kere şeffaf. İçinde elim, yumruk. Yumruğun içinde kına, kınaya bulanmış bir altın. Cumhuriyet.
Duruluyor ayin. Herkes gururlu. Yatışmışlar. Mutfaktan gelen sigara kokusu dünyayla arama giren kırmızı tülden sızıp içime akıyor. Ellerimin hareket kabiliyeti sınırlı. Yumruğumu sertçe sıkıyorum. Serçe, yüzük ve orta parmak. Kıskaçlarımı çıkarıp tülün işlemeli kenarlarından tutuyorum. Dünyaya gözlerimi açıyorum. Mutfak şık şıkıdım, istif. Annem dudaklarının en kenarından tütüyor. Eşiği aşıp istife karışmak için fazla kabarığım. “Oy kınalı kuzum, istediğin bir şey mi var? Gel gel, geç şöyle,” diyor annem. Eteklerimden tutup yer açıyor. Beni iyice yerleştirdiğinden emin olduktan sonra, “Verene kurban!” diyor. Verene kurban.
Ramazan mı kurban mı… ne bayramıydı? Babaanne kahvaltısında cümbür cemaat. Çay mıydı, kahve miydi? Uzatıyorum anneme. Yine, “Oyyy verene kurban!” diyor. Yengemi şekersiz geçince, demek ki çaymış, sırada hafif karışıklıklar, geri dönüşler yaşanıyor. Karşı koltukta babam, sıra onda. “Alana kurban!” diyor ve ‘keh keh’liyor. Gülmekten gözleri yaşarıyor. Cebine atıyor elini. İçinde kurumuş sümükler olduğuna emin olduğum mendiliyle siliyor gözlerini. Elimde tepsi, aynı noktadayım. Bekliyorum, yüzünde bir utanç kırıntısı görmeyi. İnsan görmeye görmeye her şeyi unutma kabiliyetinde. Belki de zorunluluğunda, bilmiyorum. Utanç kırıntılarının tepsiye dökülmesini bekliyorum. Parmak ucumu yalayıp tek tek içime atıp öğütmek istiyorum onları. Gururlu, çıt yok, tek kırıntı düşmüyor. Madem öyle, kınayı babama yakmamız gerekmiyor mu?
Beni bu mutlu günümde yalnız bırakmayanlar, “Maşa mı yaptırsam, dağınık topuz mu?”, “Kuaföre kaçta gidilecek?”, “Arayayım mı çocukları? Gelin almaya ona göre gelsinler.”, “Hazır mısın kız? Yarın büyük gün…” Beni mutlu etmeye çalışan insanları sevmem gerekiyor ve sevmem gerekenleri sevmem mümkünmüş gibi bir sahnede telaşlı maskeler eşliğinde salınıyoruz. İçim bulanıyor. Her şey olsun bitsin geçsin gitsin istiyorum. İşler buraya nasıl geldi? Mürüvvetimin babaannem tarafından görülme talebinden sonra mı? Ya da düğünsüzlüğün annemin el âlem hayrına kamulaştırdığı hayatının temelini sarsacağı korkusundan mı? Anımsamıyorum, hâlâ.
Ve büyük gün! Bu saate kadar sekiz kişi gördükleri en güzel gelin olduğumu söyledi. Yani hayatımda asgari sekiz yalancı bulunmakta. Ama boş veriyorum, nasılsa benim günüm. En mutlu günüm. Telaş fır dönüp duruyor evimizde. Sabahtandır zihnim sağa sola, pencereden pencereye, odadan odaya volta atıyor. Kapıyı açmayan, sandık tepesinde bekleyen ufaklıklar dünyayı götürdü. Belime kuşak bağlanır bağlanmaz herkesin alnı açıldı, iffetlerine iffet katıldı.
Sevgili sevgilim ve ailesine hediye edilmek üzere kiralık ve süslü bir arabaya bindiriliyorum. Salona gidiyoruz. Grand Kervan’a. Giderken memleketin kulaklarını becermeyi de ihmal etmiyoruz. Bu kez korna muharebesinin diğer ittifakındayım ve ömrümde ilk kez düşmanlarımı anlıyor olmanın o, içinde utanç da barındıran, tuhaf duygusunu tanımlamaya çalışıyorum. Varıyoruz şehrin en varaklısına. Gelin odası dokuma tezgâhı, elimde kamçı mekik dokuyorum. Banyoya gidip gidip zor gün termosundan, can havliyle, alkollü sıvıları vücuduma zerk edip ayna karşısına geçiyorum. İçime akıttıkça zaman da akışkan bir hâle geliyor.
Telaşlı herkes telaşsızlığımı hor görüyor. Neymiş; öyle tek gelinlikle olur muymuş, hem gelinlik demeye de şahit istermiş, kim bilir kaç kilo bu gelinliği giymek gerekirmiş... İlkin külotlu çorap giyiyorum. Üstüne de hep birlikte gelinliği giydiriyoruz. Sırtımdaki ipleri birilerinden intikam alırmış gibi çekiyorlar. Nefes alamıyorum. Bu beyaz zırhın içinde aldığım ilk derin nefeste paramparça olacağım. Parçalara ayrılacak her zerrem. Ama bu zırh olduğu gibi kalacak. Tek ipi bile oynamayacak yerinden. Rengi yalnız, kırmızıya bulanacak. Beyaz tek noktası kalmayana dek kanayacağım. Yaşanacak tantanayı göze alabilsem de desem. “İlk gelinlik de çok güzeldi, hem rahat, onu giysem,” desem... Diyemiyorum.
Hareketleniyorlar. Herkes güzelliği konusunda birbirinden onay aldığında hazırız. Müzik kutusunu kurar gibi çeviriyorlar beni cama doğru. O balerin kız gibi zarafet timsaliyim. Ama nefes alamıyorum. Kaşlarımla pencereyi işaret ediyorum. Biri cam açsın. Eğer ben açmaya kalkarsam patlar paramparça olurum. Açılır açılmaz tül perde havalanıp alnıma yumuşacık bir öpücük konduruyor. Perdenin uçuşkanlığı beni de hafifletiyor. Ben hafifledikçe herkesin ödü kopuyor. Ya makyajım bozulursa! Ya takma kirpiklerimden biri düşer de şu pencereden... Çekiyorlar perdeyi sanki itekler gibi. Salih giriyor içeri. Omzuma dokunuyor. Dikkatlice dönüyorum. Salih kırıntı cenneti. Baktıkça gözlerine iştahım açılıyor. Elimdeki buketle Salih’in yakasındaki çiçek aynı topraktan bitmiş. Çok güzel Salih. Çiçeği çok güzel. Çiçeğini elinde tutmasa da oluyor. Salih karizma. Salih her hareketini hesaplamadan şık, güzel. Üstelik, derin derin nefes de alabiliyor. Salih güzel olurken paramparça olmaktan korkmuyor. Öpüyor beni. Öptüğü yerde perdenin dudak izleri. İçim karışıyor. Midem bulanıyor. Sanki az önce işemek için iki kişinin yardımına muhtaç kalmamışım gibi, kuğu gibi, evet bir kuğu gibi banyoya giriyorum. Gövdem donuk, bacaklarımı büküyorum. Nazikçe parmaklıyorum boğazımı. Makyajımı bozmadan tampon hareketlerde dudaklarıma dokunuyorum. Bedenimin tek hareketli organizması bacaklarım kumanda ediyor beni.
Ellerinde telefonlar, kameralar bekliyorlar bu anı ölümsüzleştirmek için. Kol kola giriyoruz Salih’le. Daha ilk adımda sırtına vuruyorlar Salih’in. Alkış kıyamet kopuyor. Salih heyecanlı, görüyorum gözlerinde. Eş zamanlı adımlarla yürüyoruz. Birazdan dumanlar çıkacak, alkışlar kopacak, ışıklar bir yanacak bir sönecek. Adım adım gidiyoruz. Sağ baş parmağımda bir şey hissediyorum. Fena bir şey. Beyaz topuklumun içinde yukarı aşağı, başka hareket alanı olmadığından, oynatıyorum parmağımı. Belli, ip değil. Bir saç teli dolanmış parmağımın boynuna. Salondan uzakken hâlâ, “Salih,” diyorum, “dur şurada iki dakika.” Arkamızdan meraklı sesler geliyor. Üç kız eteklerini tuta tuta koşuyor, görevlerine sadık. Ayakkabımı çıkarıp tek hamlede kurtaracağım parmağımı saç telinden. Dayıyorum sırtımı Dor mu İyon mu ne idüğü belirsiz bir kolona. Bakıyorum ayaklarım da bembeyaz, ta mememin altına kadar. Kurtulmam imkansızlaşıyor. “Yok bir şey,” diyorum, “ayakkabı vuruyor da.”
İlk dans, limonata, gözyaşı, şipşak tantanalarının ardından herkes ayağımı gösteriyor. “Bas bas baaas! Hadi”, “unutma!” Ufak hareketlerle dar ağacında salınan başparmağımı toparlıyorum önce. Basıyorum Salih’in tam sol başparmağına. Ezeliyorum bir güzel. Hiç kimsenin etkisi ve baskısı altında kalmadan evlenmeyi kabul ettiğimize göre koca bir salon insanın hayatında da asgari iki yalancı bulunmakta.
Kollarımın temkinli salındığı, ellerimin dikkatli şıkladığı oyun havası ortasında bir saç telinin kaç gram ağırlık çekebileceğini merak ediyorum. Salih’in cebi var. Telefon istiyorum. “Bir saç teli kaç gram çeker?” diye soruyorum. Cevabına bakıp geçmişi siliyorum. Böylece Salih’in geçmişi de siliniyor. Otuz iki yaşımın iki bayram arasında kalmayan bu özel gününde sağ ayağımın başparmağına dolanan, belli ki kalın ve uzun, saç teli gölgesinde birinin ortalama yüz gram, bu hesaba göre on saç telinin bir kilo ağırlığı çekebileceği malumatına erişiyorum. Telefonu Salih’in cebine uğurlayıp içecek bir şeyler istiyorum kızlardan.
Gelin odasının banyosuna atıyorum kendimi. Artık özensiz. Duvağımı saç tellerime bağlayan firketelerden birini çıkarıyorum. Dişlerimin arasına aldıktan sonra ucundaki topu sıyırıp tükürüyorum aynaya. Çıkarıyorum topuklumun tekini. Zar zor kaldırıyorum bacağımı. Yerleştiriyorum topuğumu sifona, içindeki su bitinceye dek bekliyorum. Başparmağımı bir güzel ayırıyorum diğerlerinden. Oluşturduğu boşluğa firketenin keskin ucunu saplayıp birkaç tur attırıyorum. Deliği iyice genişlettikten sonra buluyorum saç telini. Başarılı geçmiş ameliyatın ardından dikiş atan hekim edasıyla çekiyorum uzun uzun. Parmağımı biraz nefeslendirdikten sonra yere indirip üzerinde yükseliyorum. Diğer elimi de kullanma kararı alıp tutuyorum iki ucundan saç telini, çekeliyorum hafifçe. Bir cebim olsa içinde de telefon “Bir saç teli kaç santim esner?” diye soracağım. Soramıyorum. Sifon kullanıma hazır, klozete atıp vedalaşma fikri tarihe karışıyor. Saç telini, duvağımın saçımla birleştiği noktalardan birine, elimdeki firketeyle iliştiriyorum. Keskin ucu canımı yakmıyor. Yüzümde muzaffer bir eda, başımda alışmamanın gururunu taşıyan bir nişane, çıkıyorum odadan.
Rümeysa Torlak




Yorumlar