• İshakEdebiyat

Öykü- Özge Gökbulut Bayer- Topla Çaputlarını İffet Hanım, Gidiyorsun

Şimdi sen evi böyle perişan görsen ellerini dizine vura vura çırpınırdın. Bir yandan ah vah eder, bir yandan söylenirdin ama hiç ağlamazdın. Eğer sen ağlayacak olsaydın bu dünyadaki ağlamaların en büyüğü sana layık olurdu. Bu yükü öyle latif kaldırırdın ki engin denizler ve kasabadaki koca dere bile yanına yanaşamazdı. Ben senin ağladığını hiç görmedim. Hayatında ilk ve son kez oje sürdüğün sabahın gecesi, o adamın sana yaptıklarından sonra, ojeyi jiletle kazıya kazıya tırnağından çıkardığın gün belki yanağından birkaç damla gözyaşı süzülmüştür. Ev öyle çul çaput, öyle yerli yersiz bir biçimde duruyorken sana ait bu odadaki dağınıklığın her bir zerresi tüm yaşananlara inat bana ışıl ışıl ela gözlerin gibi bakıyor. Seninle göz göze gelmeyi hiç sevmem bilirsin. O nedenle yerdeki bu hummalı dağınıklığa bakamıyorum.

“Bu kargaşayı bir köpek yapmış olmalı,” dediler. Her şeyi ağzıyla bir güzel parçalamış, kumaşları dişleriyle enikonu kesmiş. Belki de sen olsan böyle düzgün kesemezdin. Her yer şerit şerit yol, her yer ebruli renk, sanki senin için dışına çıkmış da buralara dökülmüş. Safderun halinle gelmişsin de elini karnına koyup bir güzel kusmuşsun, her zaman yaptığın gibi önce öğürmüşsün öğürmüşsün, olmayınca bitmez migren ataklarında yaptığın gibi gırtlağına doğru parmak sokmuşsun da kumaşlar içinden bir avazda tam da buraya çıkıvermiş gibi. Tüm odaya mis gibi ten kokun ve bir sığırcık gibi neşeli halinle pazen çaput saçmışsın. Şayet şimdi gelip de “Dur kız, bunu ben yaptım,” desen kafamda dönüp duran hikâyeye öyle inanacağım ki çok da yaygara çıkartmadan çekip gideceğim.

Önce, üst kata çıkıp çalı süpürgeni aramaya başladın. Biraz önceki çırpınmalarına sanki hiç olmamış gibi ara verip işe koyuldun. Sen dertlerini hiçbir zaman yoktan var etmedin. Hangi kapıyı açsan üzerine düşeni yok ettin de kimseye söylemedin. Süpürgen de senin gibi eskidi, onu çalılardan ilk yaptığın günü hatırlıyorum da ne maharetli parmakların vardı. Bir yandan bahçeyi temizleyip bir yandan süpürgeye otururdun. Hiç yeni bir şey alınmadı sana ya da sen çarşı pazar gezip almadın. Yeni ne demek bilmeyenler eskiyen için üzülmezler. Süpürgeni aldığın gibi merdivenden aşağıya süzülerek indin. Hani şu onun seni ittiği merdivenler, takır takır yuvarlandığın, bir ah sesi bile çıkarmadığın, bana göre yüzyılın en uzun gecesine tanık olan tahtalar. O gece merdiven senden daha çok ses çıkartmıştı. Çünkü bu evde merdiven bile bir insandı. Bir kişi hariç! Sen sonraki gün ya da hiçbir gün o merdivenden nasıl düşürüldüğünü anlatmadın. Bir de bir şey olmamış gibi pirüpak siliverdin her basamağı. Her yer toz duman, çiş kokusu, etraf ölü böcek bacakları dolu ama sen o adamın her gece dağıttığı masayı temizler gibi çaputları özenle temizliyorsun.

Biliyorum, bu camdan göğüse indire kaldıra az bakmadın. Şimdi bu camın da böyle dilini tutamayıp geveze Ayten gibi arada bir açılıverdiğini ve eski komşun İbrahim Amca’nın onu her açık gördüğünde bin bir duayla kanatlarından tutup kapattığını bilsen çok sevinirsin. Ama adamcağızı böyle eski haliyle değil de yıpranmış bir takvim yaprağı gibi pejmürde görsen kafanı çevirip bir şey söylemezsin de ilk fırsatta bana açılıverirsin. Sen kimseye bir şey diyemezsin bilirim. O kadına da yıllarca bir çift laf edemedin de göçüp gittikten sonra yaptıklarını dağlara taşlara anlattın. Çocuğunun olmadığı yedinci sene seni yetmiş bin kez kısır ilan ettiklerinde bağlamadığın çaput, yutmadığın muska kalmamıştı da kahrolasıya birini anlatamamıştın. Sonra ateş içine göçüp gidince her bayramda sabah ezanıyla yattığı yere neden koştun sahi? Hâlâ orada olup olmadığını kontrol etmenden başka aklıma mantıklı bir açıklama gelmiyor.

Ölü bacaklara fare pisliklerini de katıp süpürmeye devam ediyorsun. Süpürge eline öyle alışık ki başparmak ve işaret parmağının arasına kıvrılıp sokuluyor bir anda. Pislikleri nazikçe küreğe alıp aynı asudelikle metal kovaya dolduruyorsun. Her zamanki hırsınla öyle hızlı süpürüyorsun ki düştüğün gün kırılan kemiğine acı bir ağrı saplanıyor, ara veriyorsun.

Kapı tokmağının birini çalmışlar. Hani onun gecenin en olmayacak anı tak tak vurup da tüm sokağı uyandırdığı aleti. Demir niyetine satıyorlarmış. Seni gece yatağından eden, benimse dolabın içine saklanıp altıma etmemi sağlayan o sesi üç beş liraya satmışlar, diyorum. Diğeri hâlâ duruyordu kapıda. Onu da ben söküp aldım. Hurdacı para kazanacağına dolabımda dursun da baktıkça altıma işediğim on üç yaşım gelsin aklıma, değil mi ama?

Şimdi şu girift yerlerde gazoz yapıp satardık. Evin bir odasını bakkala çevirdiğimiz o yaz sanırım hayatımın en güzel yazıydı. Kâğıtta çekirdek sattığımız günler evde o yokken az çok paramız olmuştu da bana gümüş çerçeveli resmimdeki elbiseyi dikivermiştin. Sen o elbisenin de nerede olduğunu sorarsın şimdi. Hayatından hiçbir eşyayı atamazdın ki sen. Bitmiş iplik kokalarından, boş kolonya şişelerinden bebek yapardın. Onları parlak çikolata kâğıtlarıyla giydirirdin. Senden sonra hiç şişe atamadım, parlak kağıtları da bir gün lazım olur diye hâlâ defter arasında biriktiririm. Hiç bebeğim olmadı benim. Rahminin kaderi evrimleşip bana geçmiş olacak ki hayat bana çikolata kağıdından bile bir bebek vermedi. Beni yoktan var ettiğini söylerdin hep. Bazen beni de boş bir kolonya şişesinden yaptığını düşünüyorum. İçi eskiden sanki yüzde seksen oranında alkol doluymuş da boşalmış, sonra da ne kadar suyla yıkarsan yıka o koku gitmemiş gibiyim. Sadece arada bir buruna gelen ekşi limon kokum dışında boş bir şişeyim ben İffet Hanım!

Buradan gidince evin ahşap gıcırtıları ve senin kalp seslerinin uzağında bir yerlerde aslında hep aynı şeyleri yaşayıp durdum. Gün içinde yolda yürürken yemek yaparken ve durup öyle otururken içimin arka fonunda hep sana kızmayı bir yaşam felsefesi haline getirdiğimi çok sonra anladım. İçinden geçilip kocaman bir bahçeye çıkılan bir evin tuvalet camından bile uzansan erik koparabileceğin bir ağacın varlığının nimetini her ahmak canlı gibi kaybedince anladım. Şimdilerde güzel bir gökyüzüne ulaşmak için beş kilometre yol alıyorum. Birine bağırarak “Merdivenin gıcırtısı insan sesidir aslında,” desem beyaz gömleğin iplerini sıkıca bağlayacak diye korkumdan hep senin gibi içime içime konuşur oluyorum.

Yerleri bir güzel süpürmeye devam ediyorsun. Yahu ben yapsam toz toprak içinde kalacağım şu işi nasıl da bebek yıkar gibi kutsal yapıyorsun öyle. Ağzın hep dolu, içinden fısır fısır bir şeyler söylüyorsun. Belinin ağrısını yine unutmuşsun belli, yatakta acıdan sabaha kadar döner durursun artık. Ne çok kusmuşsun yerlere öyle, her yer çiçek, her yer şerit şerit, ne çok saçağın varmış midende, iplerin kesik kesik her yerde …

Ah ne gam onu sevmek! Gelse şimdi buraya yine bana kahvesini yaptırır. Benden başkasının elinden içmez. Sen sofrayı bembeyaz örtülerinle hazırlarsın. Yılmaz’ı da bir koşu içki almaya yollar. Çocuk ayaklarını taşlara vura vura koşar da daha sokağın başında kuş gibi ötmeye başlar. Benim dolabın içine işediğim o gece ve diğer tüm geceler gibi hayatımızın dönme dolabında hep aynı günü yaşarız. Evde kırdığı tüm bardakları, yattığı pis yatağı, içtiği sigarayı bırakıp da temelli gittiğini öğrendiğim o gün sokakta doyasıya ip atlamıştım. Sonra hayatımın her anını o ip atladığım birkaç saatle kıyaslar oldum. İp atladığım o mucize gün kadar mutlu muyum? Değil miyim? Sonrası sana gelen sınırsız görücü ordusu. Hepsini önce çarını çene altından bağlayıp senden şu ana kadar görmediğim tepkileri vererek reddetmen ve beni on altı yaşımda evlendirmen…

Baya kolayladın işi. Eline bir usul kedi gibi yerleşen süpürgen tıkır tıkır işliyor. Temizlikte hep aynı melodiyi yakalayanlar hırslı insanlardır. Öyle çok bastırıyorsun ki yerlere, ahşaplarının canı çıktı. Her işi böyle hevesle yaparsın sen. Daha çaputların yarısı bile süpürülmedi. Böyle bir hengamede nasıl ellerin bembeyaz gözüküyor anlamıyorum. Beyaz ve güzel teninin hiçbir zaman sabun harici bir bakım görmediğini hatırlıyorum. Sen çok güzel bir kadınsın be İffet. Yaşadıkların yüzüne kırışık, alnına enine enine çizgi verecekken gözüne nur, yanaklarına ipek vermiş resmen.

Dünyanın neşesini bu evden almışlar gibi. Her bir tarafına acıyla dolu aşk harçları dökmüşler. Birileri girip odaları da karıştırmış haberin olsun. Senin şu kimseleri sokmadığın çeyiz odanda yatıp uyumuş. Sokağı izleyen cumbalı odaya da girilmiyor artık. Perde arkasından onun gelişini izleyemezsin söyleyeyim. Köşeye kurulup teğel yaparken Sevim Hanım’ın pazardan taşıdıklarına da bakamazsın. Oda çökecek diyorum sana. “Girmeyin,” dediler. Ama iyi bir haber vereyim sana, çatıda bir aşağı bir yukarı dolaşan gelincikler hâlâ evde. Bu odayı böyle yaşlanmış görmeni istemem o nedenle kapısını kilitliyorum.

Hâlâ odadasın, bitiremedin temizliği. Kan ter içinde kaldın ama sesin çıkmıyor yine. Ölü bacaklar, fare kakaları, içilip atılmış meyve suyu kartonları süpür, süpür, süpür…

Bahçeyi böyle görsen dut ağacının nasıl içten içe ve sanki isteyerek çürüdüğüne hayret edersin. Kasabaya sel geldiğinde en büyük dalında tam iki saat kalmıştım. Sular çekilip aşağı indiğimde dutların çamura düşüp çıkardığı sesi günlerce odamdan dinlemiştim. Erik hâlâ meyve veriyor. Sarı, koca çekirdekli ve olabildiğine yumuşak. Bazı ağaçların meyvesi sadece o evin sahipleri yiyebilsin diye vardır. Çatı altında yaşamayan insan abıhayat olsa da ondan tat alamaz. Meyve sadece evdekilere yaşanmışlıkların hatırına tat verir. Benim için dünyanın en güzel eriği budur.

Kapıda bir ses, bir kalabalık, ufak tefek ağlamalar, sokak kapısını açıyorum hepsi tanıdık, toplasan on- on beş kişi bana doğru yürüyor. Hepsine tek tek gülümsüyorum. İçlerinden en yaşlı olan ve adını tek hatırlamadığım bir teyze omzumu sıvazlıyor, cebinden kara bir yemeni çıkartıp başıma doğru atıveriyor.

Hâlâ hırsla temizliyorsun. Çok terledin, banyo da yapamazsın şimdi bu evde sıcak su yok.

Bir ayağımı kapı eşiğinden içeriye doğru sallıyorum. Kafamı bir kuş gibi içeriye doğru sallandırıyorum. Başımdaki yemeni bahçeden gelen rüzgarla havalanıyor. Sana doğru tiz bir sesle bağırıyorum.

“Topla çaputlarını İffet Hanım, gidiyorsun!”


Özge Gökbulut Bayer

342 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör