• İshakEdebiyat

Öykü- Ali Nurdoğan- Kan Bağı

Ağzımdaki tuhaf tadın sebebini düşünüyorum. Dudaklarımdan çeneme kadar yayılmış bir kuruluk hissi. Aralık panjurlardan sızan gün ışığı uyanmak konusunda pek de hevesli olmadığım sabahı odamın içine getiriyor. Her zamankinden daha terliyim. Kalkıp perdeleri açıyorum. Banyoya gittiğimde aynada yüzümden korkuyorum. Kurumuş kan çeneme kadar yayılmış, sakallarımın rengini kızıla çalmış. Yüzüme birkaç kez su vurunca paniğim geçiyor. Kanamanın dün çektirdiğim diş nedeniyle olduğunu anlıyorum. Diş fırçasını elime aldığımda, hekimin bir süre tükürmeyin tavsiyesini hatırlıyorum, yerine bırakıp odama dönüyorum. Yastığın bir bölümü tahmin ettiğim gibi kıpkırmızı. Yastık kılıfını değiştirmem gerekiyor. Sabah sabah yapmam gerekenlere eklenen bu küçük işler sinirimi bozuyor. Ağzımın içindeki sızı da uyanıyor, sana da günaydın.

Kahvaltımı hazırlarken bir yandan sosyal medyaya göz atıyorum. Şaşırma eşiğim o denli yükseldi ki uzaylı istilası ya da dinozorların dünyaya dönüşü gibi herkesin gündelik hayatını sonsuza kadar değiştirecek bir haber arıyorum. Yumurta pişmiş. Kim bilir kaç dakikadır kaynıyor? Kahvaltıdan bile keyif almadığımı fark ettiğim gün, benliğimdeki hasarın farkına daha iyi vardım. Gerçek, sezdirmeden uzaklaştı benden. Sığındığım yalanlarla ömür boyu oynamaya devam edeceğimi fark ettiğimde ise çıldırır gibi oldum. İnsanlar nasıl çıldırmaz? Hayret doğrusu! Kapı çalıyor. Kendimle sohbeti kesmeme vesile olduğu için seviniyorum. Hayat vesilelerden ibaret.

Kılığımın düzgün olduğuna emin olduktan sonra kapıyı açıyorum. Bir çift meraklı gözün bakışından ve oynayan dudaklardan sızan kelimelerden daha fazlasını anlamaya çalışıyorum. Alışkanlık işte. Kadının ağzından çıkan kelimeler başlangıçta bir şey ifade etmiyor.

“Günaydın Tufan Bey. Apartman aidatı, yönetim kararı gereği gelecek ay itibarıyla beş yüz lira oldu. Kiracıları bilgilendirmek amacıyla rahatsız ettim.”

Teşekkür etmem gereken bir şey varmış gibi teşekkür ediyorum. İnsanlara teşekkür etmek konusunda neden bu denli aceleciyim bilmiyorum. Çaktırmadan evin görebildiği kadarına göz attığını fark ediyorum.

“Başka bir şey var mıydı Nuray Hanım?”

“Yok, hayır. İyi günler.”

“Size de. Teşekkürler.”

İnsanlar için saat makul, zaman her günkü kadar rasyonel. Onu erkencilikle suçlayamam. Sakalımda hâlen kan lekesi görüyorum. Onun da ilgisini çekmiş olmalı. Keşke nedenini sorsa. İnsanlar sormaz, yalnızca merak eder ve çıkarımlarını başkalarına anlatır. Arkadaşlarıyla gideceği brunchta beni, ne tuhaf adam diye anlatır. Tuhaf Tufan. Önemi yok, anlatsın. Güzel şaka konuları bunlar. Hayatını, eşe dosta anlatılacak bir hikâyenin öznesi gibi yaşarsan varacağın yer budur. Kahvaltı için sandalyeme oturduğumda telefon çalıyor. Yerini anımsamıyorum. Yatak odasına bakmak iyi bir seçenek gibi, fakat orada yok. Telefon susuyor. Harika! Şimdi onu bulmak için evin içinde dolap beygiri gibi dönüp durmam gerekecek. Neyse ki bir kez daha çalmaya başlıyor. Buna hem sevinip hem de telaşlanıyorum. Israrla arandığıma göre kötü bir haber olmalı. İyi haber için ısrarla arayanı görmedim.

“Alo!”

“Tufan!”

“Serpil, duyuyorum seni.”

“Sesini alamadım bir an. İyi misin?”

“Evet.”

Nasıl olduğumu sorması için bir sebep yok. Nefretin küllendiği hiçbir ilişki biçiminde bu soru sorulmaz.

“Dün neden gelmedin? Şule gece yarısına kadar seni bekledi. Bir de pişkin pişkin iyiyim diyorsun. Telefonun tüm gün kapalıydı. Şule’ye böyle davranmayı sürdüreceksen onu görmeye devam etmen iyi bir fikir değil.”

Araya girmesem daha konuşacak, eminim.

“Dişimle ilgili bir sorun vardı, onu çektirmem gerekti. Sonrasında ağrı yaptı, uyudum.”

“Ne hâlin varsa gör!”

“Haber vermeliydim, haklısın.”

Serpil boşanmamızdan sonra kendisini hızlı toparladı. Benimle her türlü savaşa hazır. Hafta sonu Şule ile görüşmem, onun için hoşlanmadığı bir anının her hafta karşısına yeniden dikilmesi. Bundan ötesi değil. Bir de bana bak. O, önce Şule’den güç buldu, sonra da diş hekimi Sinan Bey’den. Belki de diş deyince iğneliyorum sandı. Gerçeği söyleseydim keşke. Ağrı sızı olmadığını, hekimden çıktıktan sonra barda tanıştığım Charlotte ile geceyi geçirdiğimi, fakat istediğim gibi bitmediğini. Tüm gece benden genç mi yaşlı mı olduğumu ayırt etmeye çalıştığımı. Bunları anlatsam bana ilişkin tiksintisi hangi boyutlara varır acaba?

Pişen yumurtayı sonra yerim diyerek kenara koyuyorum, kahvaltıyı pas geçip bir sigara yakıyorum. İzmaritin sonuna ulaşmadan telefonu yeniden elime alıyorum. Charlotte yazmış.

“Honey, are we meeting today?”

Serpil’i arıyorum. Bir saat sonra orada olacağımı söylüyorum. “Şule’nin tenis dersi var öğleden sonra”, diyecek oluyor. “Ben götürür, getiririm.” diyerek kapatıyorum. Ütülü ve temiz kıyafet bulmak, Serpil’e sözünü ettiğim bir saatin yirmi dakikasını alıyor. Araba anahtarını ve ruhsatı alıp hızla çıkıyorum. Daire kapsını kilitlediğimden bile emin değilim. Hoş, Nuray Hanım gibi dikkatli komşularımın olduğu bu binada kimse meskenime tecavüz edemez gibi geliyor bana. O şeref komşu gözlerine ait.

Şule kafede bir sıcak çikolata söylüyor, bense sade Türk kahvesi. Kahvenin soğumasını beklediğimi fark ediyor. Dün niye gelmedin diye sormuyor.

“Nasıl oldu dişin?” diyor.

“İyiyim, merak etme.” diyorum. On dört yaşına özgü keskin bir dikkatle çevresini inceliyor. Ben çevresi miyim? En azından çevresindeyim. Yüzünde, dün gelmememden daha büyük sorunları olduğuna dair emareler var. Ben de dikkatliyimdir.

Yok bir şey baba, diyeceğini bildiğim hâlde, “Neyin var?” diyorum.

“Dişim ağrıyor benim de,” diyor. İlk aklına gelen yalanı söylediği belli.

“Sinan niye halletmedi?” diyorum.

Yüzü buruşuyor. Sonra,

“Sinan iyi biri. İnsanın babası olmasını isteyeceği türden biri. Fakat değil,” diyor.

Ne söylemem gerektiğini bilmediğimde hep yaptığım gibi bir sigara yakıyorum.

“İçme şunu lütfen. Kaç tane içiyorsun günde?” diye soruyor. Oysa kaç paket diye sormalıydı.

“Beş diyorum.”

Makul bir yalan söylediğimi bildiğinden bir şey demiyor.

Beş bininci kez ondan ayrıldıktan sonra sigarayı bırakmaya karar veriyorum. Onun da benim gibi babasını erken kaybetmesini istemiyorum. Pek fazla bir şey olmasa da yaşayan bir baba mezardaki bir babadan çoğu zaman daha iyidir.

“Dersler nasıl? İngilizce sorun yaratmaz gerçi sana,” diyorum. Lisede ilk senesinin onu yorduğu belli.

“Her şey yolunda, merak etme. Bana Fransızca öğretecektin,” diyor.

Hep elinde olmayan ya da elinden alınanları istiyor. Makul yalanlar söylüyor. Hırsını, düşünme biçimini kendi on dört yaşımdaki hâlime benzetiyorum.

“İstersen hemen başlarız.”

“Tenis dersim var bugün.”

“Biliyorum,” diyorum.

Yüzü hâlâ endişeli olduğunu gösteriyor. Sıcak çikolatasını bitirirken, “Okulda hoşlandığın biri var mı?” diyorum.

Doğrudan soruma şaşırıyor. Dudak kıvrımında belirli belirsiz bir gülümseme beliriyor. Sonra hemen kayboluyor.

“Boş ver baba,” diyor. Bu konuyla ilgili başka bir şey söylemiyorum. Annesinden farklı olarak susan bir insana ihtiyaç duyduğu belli. Memnun, gülümsüyor.

“Hafta içi senin diş hekimine gidelim mi okul çıkışı?” diyor.

“Olur tabii,” diyorum.

Kafeden kalkarken, “Pas vermiyor,” diyor. İlk anda anlamıyorum. Telefonuma baktığım için de olabilir. Charlotte, “You fine?” yazmış. Şule de göz ucuyla telefonuma bakıyor.

“Çekiniyordur belki. Bu yaşta kimseyi takıntı yapma,” diyorum. Takıntı yapacağını çok iyi biliyorum.

“Başkaları da var ama onlar sevgilin olmasını isteyeceğin tarzda çocuklar değil,” diyor. Gülüyor.

Şule henüz her şeyin kafasındaki biçimlere uygun olmasını isteyeceği yaşta. Sessizliği sürdürmek ikimiz için de zorlaşıyor.

Arabaya bindiğimizde, “Charlotte kim baba?” diyor, “Karışmak istemiyorum, yanlış anlama. Sen sorunca benim de sorasım geldi,” diye ekliyor.

“Tanıştığım biri.”

“Yanıtlayabilirsin onu, benden çekinme.”

“Sevgilim olmasını istediğim tarzda biri değil,” diyorum. Dudağımın sol tarafına bakıyor. Hâlâ kan sızıyor olmalı. Peçete uzatıyor. “Kavga etmişsin gibi,” diyor. Dişimi çektirme nedenimin gerçekten de bir kavgaya karışıp dişimin kırılması olduğunu biliyor mu acaba diye düşünüyorum. O kadarını çıkarmış olamaz.

Motoru çalıştırıp yola çıkınca, “Bugünlük dersi boş versek baba, gezsek,” diyor.

“Annen çok kızar,” diyorum.

Cevap vermiyor, ufka bakıyor. Beni korkutuyor. İnsan en çok kendi kanından ürküyor. Konuştuğumuz ve konuşmadığımız her şeyin sesini bastırmak için müziğin sesini açıyorum. Hâlinden memnun, gülümsüyor.


Ali Nurdoğan

165 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör