top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Ayça Özçelik- Sır

Yüzümü tekrar tekrar yıkıyorum. Ellerim hâlâ titriyor. Başörtümü düzeltiyorum, yüzümü kurulayıp birkaç kez derin derin nefes alıp veriyorum. Hastaneden dün sabah döndük. Derya doğru dürüst bir şey yiyip içmiyor. Böyle nasıl iyileşecek ki? Mis gibi tavuk suyuna çorba yaptım, istemem, diyor. Limonlu kekik çayı kaynattım, kokusu beni rahatsız ediyor diye yüzünü buruşturuyor. Süt sevmiyor, ıspanak yemiyor, salatanın tuzu sirkesi fazla geliyor. Fenalık geldi artık. Sadece ilaç içerek olmaz ki. Onların hepsi kimyasal. Mideyi düzeltirken başka yeri bozarlar. Doğal tedavi gibisi var mı?

***

“Anne, beni biraz rahat bırak artık lütfen.” 

Onu küstürmek istememiştim. Sadece biraz nefes almaya ihtiyacım vardı. Başucumdan hiç ayrılmıyor. Bozuk bir şey mi yedim? Bir şeylere çok mu üzüldüm? Yüksek sesle sormadığı tüm zamanlarda gözleriyle konuşuyor. 

“Ne oldu?” 

“Üşüttüm sadece,” diyorum. Bu kadar. Üsteleyecek bir şey yok. Anlamıyor. Dinlenmek istiyorum biraz. İzlenmediğim, sorguya çekilmediğim, sürekli bir şeyler saklamak zorunda kalmadığım bir yer düşlemek istiyorum. Annemin ise düşlere ve sessizliğe hiç ihtiyacı olmamış. Ne olurdu mutfakta bulaşık makinesini beraber boşaltırken elime hiçbir işin yakışmadığını söyleyip durmasa, balkonda birer Türk kahvesi içerken ben bir sigara yaktığımda sen sigara içmeye ne zaman başladın diye sürekli sormasa, bu devirde insanların ne kadar kötü ve ikiyüzlü olduğuna dair muhabbetler açmasa, babamdan sürekli yakınmasa, her an kapıdan içeri anneannem girecekmiş de evin temizliğini, yemeklerin tuzunu, benim terbiyemi, babamın gazete hışırtısını eleştirecekmiş gibi tetikte olmasa. Hiç konuşmasak, bir şey paylaşmasak, saatlerce sokağın çocuk seslerini dinlesek bile olurdu. 

***

Kaç kere uyardım, konuştum ama anayız işte lafımız geçmiyor. Böyle kuş kadar yersen olmaz, dedim. Çabuk üşütür, hastalanırsın, dedim. Öyle dinledi sadece. Tamam anneciğim, dedi. O kadar. Put gibi kaskatı dikiliyor. Dokunsan kemikleri sayılıyor. Konuşsan ağzından laf çıkmıyor. Oldum olası içine kapanık. Eskiden el alemin çocukları parkta, bahçede koşturup oynardı da bizimki eteğimden ayrılamazdı bir türlü. Gitsin de birisiyle konuşsun arkadaşlık etsin diye zorlasam hemen ağlamaya başlardı. Arkama saklanır, eve gidene kadar tek kelime etmezdi. Büyüdükçe sessizliği de inadı da büyüdü. İstiyorum ki anlatsın, bir derdi varsa içini döksün. Hem belki vereceğimiz bir akıl, tavsiye olur. İnsan ne öğrenirse büyüklerinden öğrenir. Yok. Her şeyi kendi kendine halledecek. Böyle olmaz ki. İnsan durup dururken mide kanaması mı geçirir? Her ne olduysa annesi olarak bunu bilmek benim hakkım. Yapabileceğim bir şey vardır illaki. Hastanede doktorların, hemşirelerin her sorusunu cevapladı. Ben ne oldu diye sorunca yok bir şey deyip geçiştiriyor. Bir bana mı bu kızın nazı anlamadım gitti. Eşref de sudan bir sebepten bağırdı bana bu sabah. Kızı sıkboğaz edip duruyormuşum, kafasını şişiriyormuşum, en sonunda artık canından bezdirmişim. Yıllarını ver, saçını süpürge et, onca fedakarlıkta bulun, günün sonunda her şeyin suçlusu sen ol. İnsanoğlu nankör diye boşuna demiyorlar.

***

Yerimden kalkıp biraz pencereye doğru yürüyorum. Annem hala salona dönmedi. Mahallede her şey aynı. Üst kattakiler sofrayı topluyorlar, torunları gelmiş belli. Karşı dairedeki İhsan Amca çorbasını kaşıklayarak her akşam gözünü kırpmadan saatlerce izlediği yarışma programına bakıyor. Onun üstündeki dairede oturan Neriman sigara içiyor olsa gerek, karanlık camdan dumanlar sızıyor. Müziği sonuna kadar açmış bir Tofaş sokağı turluyor. Taşlarına takılıp düşerim diye yürürken annemin elimi bırakmadığı Arnavut kaldırımlar boş. Yaşım sekiz. Sakız beyazı çoraplarımı dizlerime çekiyorum. Düzgün durmaları lazım. Bakkaldan ekmek alacağım. Annem camdan izliyor, kaşları çatık. Eğilirken yakamı tutmam gerekiyordu. Kötü niyetli insanlar bakarlar hemen. Korkuyorum. Salih Amca tezgâha hazır etmiş ekmekleri. Parayı bırakıp kaçıyorum. 

“Kızım, para üstünü unuttun.” Çocukların hâlâ sokaklarda oynayabildiği yıllar. “Kızım, sen de dışarı çıksana, bak arkadaşların ne güzel oynuyorlar.” Babama bir şey diyemiyorum. Çocuklar sokağı geçip ilerideki parka gidiyorlar. Aşağı mahalleye inip oradaki terzinin kuşlarını besliyorlar, eskiden bir cadının yaşadığı söylenen terk edilmiş evin bahçesindeki ağaçlardan elma, erik yiyorlar. Cadıyı görenler, nefesini ensesinde hissedenler, cadının büyü için kullandığı söylenen hayvan leşlerini evlerine götürenler var. Öyle anlatıyorlar okulda. Ben gidemem. Üstüm kirlenir, çoraplarım kayar ve ben yine yakamı tutmayı unuturum. Evde oturup annemin örgü örmesini izliyorum. 

“Köpek yavruları gibi kir pas içinde hepsi. Bir de arsızlar. Her şeye bir cevap, dilleri pabuç gibi.” 

Annemin sözünden hiç çıkmıyorum; ama örgü ve nakışı beceremiyorum. Annem defalarca gösterse de olmuyor. Babam bol bol kitap alıyor bana. Okurken etraf dağılmıyor, tozlanmıyor, kirlenmiyor. Daha ne olsun.

Babam sessiz, gazetesiz oturuyor. Televizyonu da açmamış. Gerçekten diyecek bir şeyi yok mu, yoksa buna ihtiyacım olduğunu hissediyor mu? Bilmiyorum. Bu sabah tartıştılar annemle. Eskiden olduğu gibi. Onu uzun zamandır böyle görmemiştim. Endişeden, yorgunluktan sinirleri alt üst oldu. Keşke ben taburcu olana kadar hastanede beklemeseydi. Oturacak yer bile bulamadı çoğu zaman. Yapacak bir iş de yoktu. Artık yaşlanıyor. Elleri daha çok titriyor bulmaca çözerken. Ama eve dönemedi. “Biricik kızın yataklara düşmüşken sen evde keyif mi çatacaksın?” Anneme derdini anlatmaya çalışmak, söylenenleri yapmaktan daha zor geliyor. Yanına gidiyorum, oturduğu koltuğun bir ucuna ilişiyorum. “Özür dilerim, anneme öyle çıkışmak istememiştim.” Başını iki yana sallıyor. 

“Ağrın sızın yok değil mi?”

“İyiyim artık babacığım, merak etmeyin. Doktor söyledi işte, önemli bir şey değil. Yediğim bir şey dokundu herhalde, ne bileyim.”

“Tamam kızım, her neyse. Olan oldu. Artık kendini üzmek yok. Hiçbir şeye kafanı takmıyorsun bundan sonra.”

Ben zaten iyiyim, kafama taktığım hiçbir şey yok desem kendimizi daha berbat hissedeceğiz. En iyisi cevap vermemek. Karanlık iyice çöküyor etrafımıza. Kalkıp ışığı yakmıyoruz.

***

Yeni başladığı şirkette onu çok mu zorluyorlar acaba, diye düşündüm önce. Lafı oraya getirdim, her şey yolunda, herkes çok yardımcı oluyor, dedi. Bir adamla mı tanıştı yoksa? Geçen hafta her gece yatmadan önce banyoda binbir merasimle yüzünü yıkıyordu. Bir şeyler sürüp köpürtmeler, pamukla ovalamalar, krem sürmeler. Hiç yaptığı işler değil normalde. Neyse dedim kendi kendime, çocuk heves etmiş artık. Bir gece ben oradan geçerken aynada göz göze geldik. Dayanamadım o bakışlarını görünce. İçim sızladı. 

“Yavrum, güzel kızım benim. Sen zaten pırıl pırılsın maşallah. Kıskananlar çatlasın. Senin hiç ihtiyacın yok böyle şeylere. Ne olmuş bir iki sivilcen varsa, herkeste var o kadarı. Allah başka dert keder vermesin. Hiç üzme kendini bunlar için.” 

Başını sessizce sallayıp iyi geceler bile demeden odasına geçti. Yine konuşası yok diye düşünmüştüm ama belki gözüne hoş görünmek istediği birileri var da o yüzden bir şey diyemedi.

Gerçi benim yavrum bir adamın karşısına nasıl geçip konuşacak? Öyle yetiştirmedim ki ben onu. Kız dediğin ağırdan satar kendini, nazlı olur biraz. Öyle gidip elin adamlarıyla yüz göz olmak yakışmaz. Acaba adam mı beğenmedi bizimkini? Kalbini kırmış olmasın sakın? Biraz önce bana nasıl çıkıştı sorduğum zaman, kesin böyle bir mevzu var. Boyu devrilsin her kimse. Benim gül gibi kızımdan daha iyisini mi bulacakmış? Herhalde yeni işyerinden birisidir. Hay Allah, her gittiğinde de karşılaşıyordur kesin. Ne yapmalı acaba, daha yeni iş değiştirdi. Ah Derya ah, alıştığın bildiğin yerden ne diye paldır küldür ayrıldın ki? Kaç senelik emeği heba ettin. Boşuna mı gece yarılarına kadar mesai yaptın, işleri yetiştireceğim diye koşturdun durdun? Geriye dönse alırlar mı acaba?

***

Eşyalarımı toparlıyorum. Babam çamaşır getirmek isterken odamı dağıtmış biraz. Canı sağ olsun. Yatağın üstünde bir roman var, Şeker Portakalı. 

“Baba, bunu sen mi yatağımın üzerine koydun? Eski kitaplarımı kaldırmıştım ben tavan arasına.” 

“Annen orada tozlanırlar diye salondaki kanepenin altına koydu hepsini. Ben de oradan yastık alıyordum bir tane. Bunu orada gördüm, ismi hoşuma gitti. Geldiğinde okursun da biraz için açılır diye yatağının üzerine koydum. Sen seversin okumayı.” 

Kendimi tutamayıp kahkahalarla gülüyorum, babam anlamıyor. Çocukken babaannesinin köyündeki portakal bahçelerinde arkadaşlarıyla ne oyunlar icat ettiklerini anlatmaya başlıyor. 

“Kestiler mi baba o ağaçları sonra?”

“Hayır, niye kessinler, amcanlar orada işte, ilgileniyorlar hâlâ. Sen niye kesildiklerini düşündün ki?” 

Elimdeki kitaba bakıyorum. Zeze ağacıyla konuşuyor. Babam gibi ben de bir oyun icat etmeye çalışıyorum, başka çocuklarla, ağaçlarla oynayabileceğim bir şey. Artık koşup terleyince hasta olacak yaşta değilim. Neriman göz kırpıyor hınzırca. 

“Kafeye mahallenin sakinlerinden başka gelen giden yok. Onlar kahvelerini içerken ben sufle vereceğim sana. Gerisi sende. Fincanda görüyormuşsun gibi anlatırsın. Yabancı biri gelirse de uydurursun bir şeyler. Diğer falcılar öyle yapmıyor mu sanki.” 

Neriman nereden anlıyor bunu kabul edeceğimi? Sınıfın en sessiz ve uslu, çalışkan öğrencisiyim. Annemle babam övüne övüne bitiremiyorlar. Öğretmenler beni parmakla gösteriyorlar. Kahve falı bakan misafirlere annemin nasıl tövbe estağfurullah çektiğini düşünürken teklifi kabul ediyorum. Bu sadece bir oyun. Uzun, siyah bir etek ve peçeyle gizemli bir hava yaratıyoruz. Karşımdaki insanlarla hiç göz göze gelmiyorum. Okuduğum romanlardaki adamların baş harfleri ve gönül işleriyle annemin anlata anlata bitiremediği kötü arkadaşları ve akrabaları birbirine karıştırıyorum. İnanamıyorlar söylediklerime. Bazılarının eli ayağı boşalıyor ben konuşurken. Sanki kahve falı baktıranların birbirinden farklı binlerce derdi olabilirmiş gibi. İçimden gülüyorum, anneannemin çatık kaşları gözümün önüne geliyor. Şeytan gibi biri var burada diyorum karşımdakine. Uğursuz. Uzak durun da nazar değdirmesin artık. Bir gün rehber öğretmenim karşıma gelip bana fal baktırana kadar devam ediyor bu oyun. Ailelerimize durumu anlatmıyor, onun yerine ikimize de uzun uzun nasihat etmeyi tercih ediyor. Neriman düşünceli ama keyfi yerinde. 

“Başka bir yol bulacağız sen merak etme.” 

İlk kez bir sigarayı paylaşıyoruz. Eve gidene kadar naneli sakız çiğniyorum. Hafta sonları Naciye Teyze evine çağırıyor beni. Annem Neriman’a ders çalıştırıyorum sanıyor. 

“Aferin benim akıllı, uslu kızıma.” 

Sınıfı iyi bir dereceyle bitiriyorum, annem takdir belgelerimi özenle saklıyor. Biliyorum ki üniversite hayatım boyunca sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri olursam, iyi bir iş bulursam ailem benimle gurur duymaya devam edecek. Akıllarına başka bir şey hiç gelmeyecek.

Telefonum cebimde titriyor. Neriman. Neyse ki annem onun da hastalandığını bilmiyor. Kesin şüphelenirdi. “O son kadehi içmeyecektik.” Bence yemekler bozulmuştu. Geçen hafta o şehir dışındaydı. Benim de gerçekten mesailerim vardı. İkimiz de hiç eve gidemedik. Olsun diyorum. “Kadın gerçekten de inandı rahmetli eşiyle konuştuğuna. İyi kıvırdın bu işi. Oyuncu olman lazımmış.” Neriman kahkahalarla gülüyor. “Bir ahbabına söylemiş, bayağı sosyetik bir adam. Babaannesinin altınlarını bulamıyorlarmış. Bu işi bir kıvırırsak var ya müthiş olur.” Babam bu arada gözlerini siliyor. Ne zaman geçmişi hatırlasa gözleri dolar.

***

Kahkahalarını duyuyorum koridordan. Babasıyla ne konuşuyorlar acaba? Fazla ses çıkarmadan odadan içeri girmeyi deniyorum; ama ikisi de hemen başlarını bana çevirip susuyorlar. 

“Kızım sen niye ayaktasın, bırak onları ben toparlarım.” 

Beceriksizce katladığı tişörtleri dolabına kaldırıyorum, nasılsa o uyurken bir daha katlarım hepsini. Eşref hemen odadan çıkıp gidiyor. İlaçları, doktor reçetesini, iş toplantıları ile ilgili not kağıtlarını çekmecelere koyuyorum, hiçbirisinde dikkat çeken bir şey yok. Bir keresinde bir emlak broşürü gözüme çarpmıştı. Tek odalı evlerin hepsinin üstünü çizmiş. Bize en az iki odalı lazım tabii. Çok sevinmiştim o zaman, sonunda şu mahalleden taşınıyoruz diye. Ertesi hafta bir akşam yemekten sonra yeni bir ev aldım diyeceğine tutup ben iş değiştirdim demesin mi. Böyle pat diye. Yüreğime inecekti neredeyse. Daha iyi bir pozisyondaymış artık, daha iyi maaş veriyorlarmış, patronu çok kafa dengi bir insanmış. Bir sürü diller döktü ama içime sinmedi benim. Az mı emek verdi o eski işyerinde? İnsan nasıl arkasını döner gider? Bak, başımıza geleceği de varmış zaten. Ah Derya ah. 

Işıklar kapanıyor birdenbire. Derya tam kapının önünde. Yüzü karanlıkta kalıyor. Simsiyah, hareketsiz bir silüet. 

“Lavaboya gidip geleceğim.” 

Orada dikilmeye devam ediyor. Odasından çıkmamı bekliyor herhalde diye düşünüyorum sonuncu çekmeceyi kapatırken. 

“Bir şey olursa seslen bana.” 

Çoktan gitmiş oluyor, ayak seslerini bile duymuyorum.


Ayça Özçelik

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

コメント


bottom of page