top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Can Aşır- Bıçak Yarası

Haberi alır almaz telefonu kapatıp komutanın odasına gittim. Kapıyı hızlı bir şekilde arka arkaya tıklatıp hemen içeri girdim. Topuk selamı verip, “Komutanım babam ölmüş, izninizle ben…” demeye kalmadan komutan, “Başın sağ olsun evlat,” dedi. Gözümde biriken yaşlardan bir damlası o an yanağımdan ip gibi süzülüverdi. Komutan izin işlemlerimin bir an önce halledilmesi için gerekli yerlere özel emirler verse de nizamiyeden ayrılmam akşam saatlerini bulmuştu. Memlekete giden otobüse bindiğimde ise başımı cama yaslayıp üzerinden bir nehir gibi akıp geçtiğimiz bozkıra daldım gece boyunca.

Babam dışarıdan bakıldığında çarşaf gibi düz denizleri kıskandıracak sakinliğe sahipken içerisinde kimseye bahsetmediği, açık denizlerde en usta kaptanların bile zorlandığı fırtınalara, dalgalara sahipti. Küçük yaşlarından beri ne başına gelmeyen kalmıştı ne de gözü kör olasıca şu yoksulluk peşini bırakmıştı. Tabiri caizse feleğin çemberinden geçmişti belki ama hiçbiri evlat acısı kadar yakmamış canını. Ben doğmadan yıllarca önce bir abim varmış. Adı Zakir. Erkek güzeli diye severlermiş onu. Ne zaman Zakir’in konusu açılsa nenem gözleri dolarak, “Öyle güzel, öyle güzel oğlandı ki gıyamiyin ki bakasın,” derdi.

Zakir it ağayı yemiş gibi gezermiş ortalıkta. Bir gün kavurucu sıcaklardan bunalıp serinlemek için mahalledeki diğer çocuklarla birlikte sulama kanalına gitmiş. Akıntıya karşı yüzme yarışına başlamışlar. Çocuk aklı işte. Önce Zakir atlamış suya. Bir süre akıntıya karşı kulaç attıktan sonra küçük bedeni bitap düşmüş suda. Çırpınması, bağırması fayda etmemiş kurtulmaya. Diğer çocuklar korkudan elleri ayaklarına dolanmış, gözlerinin önünde akıntıya kapılan Zakir’e çaresizce bakakalmışlar. Çocuklardan birkaçı koşarak bizimkilere haberi vermeye gelmiş. Haberi duyar duymaz bizim evde feryat figan kopmuş. Ne yapmışlarsa, kime haber vermişlerse Zakir’in cansız bedenine ancak iki gün sonra ulaşabilmişler. Evlat acısı bizimkileri yakmış kavurmuş uzun bir süre. Babam ne kimseyle görüşüyor ne de ağzına bir lokma bir şey koyuyormuş. Her gün pencerenin önüne oturup sigarasını içerek yolu gözlüyormuş. Bir süre sonra bakmış ki ne acısı diniyor ne çorbası kaynıyor, üç tekerlekli bir tabla bulup hurdacılığa başlamış. Yıllar sonra da tekne kazıntısı olarak ben doğmuşum. Konu komşunun dediğine göre, doğumum bizimkilerin bahçesine baharı getirmiş.

Küçük yaşlarımdan beri babam hep üzerime titrerdi. Hurdacılık yaptığı tablasıyla yaz aylarında karpuz satardı. Beni de bir an olsun yanından ayırmadığından çoğu zaman birlikte dolaşırdık sokakları. Takatimin kalmadığı vakitlerde ise karpuzların yanında bir yer açar, başıma güneş geçmesin diye de bir gölgelik yapardı. Ben de oracıkta kıvrılırdım. Babamın “Karpuuuzzz, karpuuuzzz. Kesss, kess alll. Karpuzzz!” sesleri bana zaman zaman ninni gibi gelir karpuzların arasında uyuyakalırdım.

Bir gün, akşamüzeri kalan karpuzları satmak adına babam tablayı bir kahvehanenin önüne çekmişti. Daha önce ne bu mahalleye gelmiştik ne de bu kahvehanenin önünden geçmiştik. Fazla sürmedi tablanın başına insanlar doluştu. Kimileri sadece babamın kesmece bunlar diye dilimlediği karpuzun tadına bakıyor kimileri de karpuzların tadına bile bakmadan rengini görüp alıyordu. Akşam pazarı satışlar böyle devam ederken, benim de gözüme karşı caddedeki iki çocuk takılmıştı. Önce biri gidip bakkalın önündeki dolaptan dondurma alıp sevinçle koştu. Daha sonra diğeri de bir öncekinin yaptığını yaparak dolaptan aldığı dondurma ile aynı sevinçle oradan uzaklaştı. Çocukların yüzündeki mutluluğu görünce, “Beleş dondurma herhalde,” diye geçirdim içimden. Çocukluk işte. Babam müşterilerle lafa dalmışken o sırada karşı caddeye geçip dolaptan bir tane dondurma alıp babama doğru koştum ben de. Bunu gören bakkal, “Nedir lan sizden çektiğim! Gel lan buraya piç,” diye kovalamaya başladı. Korkudan babamın bacağına sarılmıştım. Bakkal önce elimdeki dondurmayı aldı sonra bana küfürler savurarak iki tokat attı. Babam ne olduğunu sorgulamadan bakkalı iki yakasından tuttuğu gibi yerden yere vurdu. Kahvehanedekiler zor aldılar adamı babamın elinden. Yirmi senelik hayatım boyunca babamın o denli öfkeli halini ilk defa o zaman görmüştüm. Geceleri kimseyi rahatsız etmemek adına kundurasını çıkartıp yürüyecek kadar hassas yürekli olan babam o gün orada volkan olup patlamıştı adeta.

Kavgayı ayırmışlardı. Babam, kör şeytanın kör gözüne lanet okuyarak tablayı sürmeye başladı. Ben de büyük bir utançla yanında yürüyordum. Kahvehanenin olduğu yerden epey uzaklaşmıştık. Bakkal, hırsını alamamış olacak ki sinsice arkamızdan gelmişti. Babamı omzundan tutup kendine doğru çevirir çevirmez elindeki ekmek bıçağını göğsüne sapladı. Bana da bir tekme attı. O zamanki cılız bedenim bu tekmeyi kaldıramamış, düştüğüm yerde bayılmıştım. Babamı hastaneye götürmüşlerdi. Beni de eve.

Olayların bu noktaya gelmesinde kendimi sorumlu tutuyor, büyük bir günah işlemiş gibi vicdan azabı çekiyordum. Ne zaman uykuya dalsam içinde dondurmanın olduğu kâbuslar görüyordum. Neyse ki bu kâbuslar babamın hastaneden taburcu olup eve gelmesiyle son bulmuştu. Babam benzi solmuş, göğsü sargılı bir şekilde salondaki divanda uzanırken tüm cesaretimi toplayıp içimi rahatlatmak, olayın iç yüzünü anlatmak adına yanına gittim. İçinde bulunduğum vicdani rahatsızlığı yüzümden anlamış olacak ki daha ben ağzımı açmadan, “Canın sağ olsun oğlum,” diyerek sıcak bir tebessümle gözlerimden öpüp konuyu orada kapattı. Ama o günden sonra olayın yarası babamın göğsünde hüznü de bende baki kalmıştı.

Otobüs memlekete vardı. Gün henüz yeni aydınlanıyordu. Çocukluk arkadaşım otogardan beni almaya geldi. Eve vardığımızda kapının önünde birkaç yakın akraba ve komşunun dışında kimse yoktu. Ağıtlar, ağlama sesleri sokağa kadar taşmıştı. Burnumun direği yavaştan sızlamaya, gözlerim dolmaya başladı. Babamı son defa görmem için yatak odasında bekletiyorlardı. Yatak odasına girdim. Üzerine kefene benzeyen beyaz bir çarşaf örtmüşlerdi. Gözlerimden yaşlar teker teker dökülmeye başladı. Son defa öpmek istedim. Çarşafı üzerinden biraz sıyırdılar. Alnından öptüm önce. Sonra, ağlayarak donuk yüzünü seyrettim bir süre. “Tamam, yeter artık toparla kendini,” dediler. Çarşafı üzerine tekrardan örtmek istediler. O sıra göğsündeki bıçak izine çarptı gözüm. Bıçak izini görünce, içime düşen kor daha beter yaktı yüreğimi.


Can Aşır

1 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

1 comentario


aslanbeyi1996
24 ago 2023

Başaralınız daim olsun can bey…çok etkileyiciydi

Me gusta
bottom of page