• İshakEdebiyat

Öykü- Hüseyin Kılıç- Ümit

Hâlâ mı uyuyor? Uzun zamandır uyuyordu, uyuduğunu görüyordum, gördüğümü bilmiyordu, duymuyordu. Ben de onun rüyasında ne gördüğünü bilmiyordum ve rüyalarından ziyade ne zaman uyanacağıyla ilgileniyordum. Uzun zamandır gördüğüm için artık ağzı, kulakları, kaşı gözü olan düşünen, duygulanan bir insandan ziyade kulaklarının oraya kulak, ağzının oraya ağız, kaş hizasına kaş, göz hizasına göz çizilmiş bir kütleye benzemeye başlamıştı ve beni ürküten de buydu. Kütle diyordum içimden ve dışımdan.

“Kupa üç ve sinek yedi gibiyiz ikimiz,” demiş, anlamamıştım. “Şarkı var ya Teoman,” demişti, “Haa...” demiştim ama anlamamıştım yine. Bakışımdan anladığını düşünmüştüm anlamadığımı ama aslında zaten anlamamam için kurmuştu bu cümleyi ve soru sorarsam muhabbet devam edecek ve dökecekti içini.

Kütle, kütle, kütle. Bu duygudurum olmamalıydı. Birisini sevmek, ondan nefret etmek, aradaki sonsuz duyguları hissetmek ve bunları hissetmediğini düşünmekti o kişiyi var eden ve bir şey hissetmediğini düşündüğünü düşünmediğin an o kişi ölürdü. İster kanlı canlı deli dolu birisi olsun, ister bir kütle. Kütle uyanmalı, en azından gözlerini açıp sağa sola bakınmalıydı. O zaman belki beni görür ve derinlerde bir yerde saklanan yaşama isteği harekete geçerdi ve benim yaşama isteğimi de harekete geçirirdi.

“Haa...” dedim ve garson kıyafetli çocuğa seslendim. Çocuktu daha belliydi para kazanmak için garson gibi olması gerekiyordu ve bu yüzden garson gibi davranıyordu ama çocuktu işte. Onu anlamıştım. Severdi bir şeyleri başka bir şeylere benzetmeyi. “Seni anladığımı sanıyorum ama insan kendisinde olmayanın hayalini kurar,” dedim. Ona, onun sevdiği gibi bir cümle kurmam gerektiğini düşünmüştüm ve kurmuştum bir anda. Şimdi o ne diyeceğimi bekliyordu. Yani? Demeden hatta hiçbir şey demeden ama “Yani?” Dercesine yüzüme baktı dik dik. Şimdi bir şey anlamış gibi bir cümle kurmam gerekiyordu. Yanisi unut o kızı dedim. Hayalini kurması güzel geliyor diye kendini kaptırma. Ne kadar klişe ne kadar tekdüze bir cümleydi. Asla arkama bakmam dedim. Oysa nasıl merak ederdim ardımda kalanları.

Birlikte geçirdiğimiz günleri hesaplamaya çalıştığımda o sağlamken mi böyleyken mi daha çok vakit geçirdiğimizi bilemedim. Böyle dedim ve tekrarladım dışımdan. Böyle. O kadar uzun gibi geliyordu ki böyle olalı, sağlam olduğu günler çok uzaktaydı. Halbuki ne kadar neşeliydik çocukken. Mahalleden arkadaştık Ümit’le. Mahallenin haşarısı, birlikte aşağı mahallede  -3 sokak aşağıdaki- yukarı mahallede -3 sokak yukarıdaki- ve bizim mahallede volta atmaktan, koşturmaktan gurur duyduğum, şimdi bile yolda gördüğüm herhangi bir -yalnız olmak kaydıyla- güzel kıza ne kadar güzel gülüşünüz var dememdeki güvenin müsebbibi. Az da dayak yemedim bu güven yüzünden ama olsun aramızda kalsın az da kız öpmedim. Komşumuzun kamyoneti geldi sonra aklıma. Biz mahallenin çocukları her pazar kamyon kasasındaki tentenin altına doluşur birbirimize vururduk gülüşe gülüşe. Hafta içi ve cumartesi işe giderdi Halil Amca, biz pazarı beklerdik. Pes eden kendini atardı kasadan aşağı. En sona kadar dayanan akşama kadar böbürlenirdi. En çok bağıranla dalga geçerdik sonra. Nasıl ağladı ama? Kim vurdu lan benim kafama? Sizin de hiç canınız yokmuş ha! Ulan Ümit!

“Başka ne yapıyım Fatma, de bana bişey.” dedim, dediğinde çaylar gelmişti. Dört şekeri tek tek attı bardağına. O karıştırana kadar ben iki yudum almıştım bile. Fatma bir şey dememişti. Fatma üç defa istetmişti kendisini, annesi ve babası bile sıkılmıştı kızın bu nazından ama ona sorsan babası vermiyordu, annesinin de gönlü yoktu. Ayrı eve çıkarım ben demişti ilk istemeden sonra. Ümit önce olmaz demiş sonra Fatma ağlayınca tamam demişti. Ne güzel olurdu Fatma ağlayınca. İkinci istemeden sonra altın set istemiş, Ümit benden borç almıştı onu alabilmek için. Bankaya taksitim var demişti. Üçüncüden sonra “Annem diyor ki, eğer ev benim üstüme olursa kendimi daha güvenli hissedermişim, sana kendimi daha çok verirmişim” demişti. Ümit babasının yıllar yılı dişinden tırnağından artırıp iki oğluna ölmeden vermediği iki evin böyle bir mevzusunun olacağını ölse aklından geçirmezdi. Aynı evde olmayacaklar mıydı? İkisinin ev değil miydi? Şimdi böyleyken evlenince daha ne olacaktı? Sinirleri iyice gerilmişti ve bu sefer o ağlayıvermişti. “Başka ne yapıyım Fatma, de bana bişey.” demiş ve ağlamıştı. Ne çirkin olurdu Ümit ağlayınca.

Al sana uyku Ümit Efendi diye düşündüm. İnşallah rüyanda o kızları görüyorsundur, şimdi burda hangileri olduğunu açık etmeyeyim. Arada bir top oynadığımız ya da rakı içtiğimiz ya da cumadan sonra bisküvileri kırmadan lokumu arasına yerleştirmeye çalıştığımız günleri de görsen olur ya hani, nasıl istersen kardeşim. “Gündüz doğa uyanıyor,” derdi. Sabah eve gidiyorsun, herkes uyanıyor, uyanmaya çalışıyor. Kuşlar bile ağaçlara evlere ve insanlara sabah oldu demek için seherde başlıyorlar ötmeye. Doğa uyanıyor ve senin, yani benim uyumam gerekiyor. Uyumam gerekiyor ama uyuyamıyorum. Uyumayınca akşam daha zor geliyor gece daha zor geçiyor. Kahvaltı mı yapmalı yoksa sabah güzel bir tavuklu pilav mı yemeli? Komik değil mi? Sen akşam yemeğinde tavuklu pilav yiyince problem olmuyor ama değil mi? Doğa uyanıyor ve benim uyumam gerekiyor. Tam on yıldır. Uyuyamıyorum. Tam 30 yıldır. Al sana uyku Ümit Efendi.

Fatma bir şey dememişti ve bu sefer ağlayamamıştı da. Her zaman ilk ağlayan kazanıyordu galiba. Ama Fatma yine de dik durmuş “Zaten annem de babam da istemiyor bizim evlenmemizi, sen de böyle ağlarsan nasıl olacak bu iş,” demişti tüm acımasızlığıyla. “Biraz düşünmek istiyorum,” demiş haspam. On bir yıl okula gitmiş, on bir yıl ders namına hiçbir şey düşünmemişti 09 Fatma. Her sınavdan önce 09 uç ararmış sınıftan ve bilmediği soruları 09 uçlu kalemiyle kâğıda biliyormuşçasına öyle abanarak yazarmış ki lisenin ilk döneminde önce herkes sonra sınıfın yarısı şaşırmış bu kızın nasıl düşük aldığına. İkinci dönem başladığında adı 09’dan Cakcak Fatma’ya dönmüş adı. Lisenin müdürü bas bas bağırırmış her pazartesi ve cuma “Çocuklar İstiklâl Marşı’na saygı duymalıyız hepimiz. Kızııım sana diyorum bak hala ağzında sakız cak cak cak.” İçimden bunları geçirip “Geri zekalı kaltak,” dedim. “Düşünecekmiş.”

Çocukluğundan beri geceleri uyuyamazdı ve bu yüzden ne okulda ne girdiği işlerde dikiş tutturamamıştı. O gece insanıydı, küçükken bazen maç devam ederken siz oynayadurun ben biraz kestireceğim der, taştan kalenin arkasına geçer on beş yirmi dakika kestirirdi. Maçta idare ederdik ama ne öğretmenler ne patronlar idare etti Ümit’i. O da girebileceği tek işe girdi.  Gece bekçisiydi bir fabrikada. Herkes işten eve giderken ve ev için akşamdan verilmiş siparişleri verirken, evde yemek hazırlarken, yemek yerken, çay içerken, dizi izlerken, sevişirken o fabrikayı korurdu. Kimse gelip gitmezdi ama patronlar işi oluruna bırakmazdı. Her akşam altıda gelir ve tüm fabrikayı kolaçan ederdi. Sonra gelir çay demler ve televizyon izlemeye başlardı. Tam haberler başladığında kalkar bir daha kolaçan eder ve ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci çaylarını içer, haber spikeri, “Yeni bir günde daha güzel haberlerle görüşmek dileğiyle,” dediği zaman yeniden turlardı fabrikayı. Sabaha kadar bu şekilde her saat başı aynı yolu gider, bazen fenerin pilinin bitmesiyle geri dönüp yeni pilleri takmak onun için bambaşka bir deneyim oluyordu. Farelerin yaptıkları tıkırtılar da ilk başta öyle olmuş fakat her gün olunca önemini yitirmişti. Pil olmadan zifiri karanlıkta fabrikayı dolaşması mümkün değildi ve pilin ne zaman biteceğini bilmesi mümkün değildi. Ne büyük bekleyişti pilin acaba o gün mü bugün mü biteceğini düşünürken geçen günler. Bunu anlatırken gülerdi ama meğer umutsuzluğuna gülermiş.

Fatma’nın yanından kalkıp benim yanıma gelmişti, eve bırakmasını istememişti kız. Benim yanıma da bilerek gelmiş gibi görünmüyordu. Genelde ben yüz vermediğimde konuşmazdı ama bu sefer zaten bana anlatmıyordu. Daha ziyade orada ben vardım ve o anlatıyordu. “Gelmez o bi daha, biliyorum, zaten on dokuzunda kız ne talipleri olur daha, niye gelsin ki? Evleri de olur onların” Ben de düşünmüştüm en başta niye geldiğini Fatma’nın ama şimdi bunun sırası değildi. Sıkılmıştı yalnızlıktan yıllar yılı ve şimdi Fatma’nın gitmesi onun için aslında başarısızlıklarının, uyumsuzluklarının, hayatındaki bütün olumsuzlukların katmerli tescili olacaktı. Kız keşke ilk seferde terk etseydi. Her isteme ayrı travma olmuştu Ümit için. Şimdi benim yanımda olduğunu fark etmeden konuşuyordu ve ‘Unut onu’dan başka bir şey diyemiyordum. Keşke onu orada bırakıp gitseydim Fatma’ya gel deseydim, gerekirse iki tokat atsaydım ve zorla getirseydim. Anlar mıydı? Gelir miydi? Keşke şansımı deneseydim.

Korkudan gözümün önünde mavi ışıklar yandı söndü. Uçak önce sağa yattı, iniş için manevra yapıyordu. Öndeki çocuk cama yapıştı, ben yanımdakine. Rahatsız mı ettim diye baktığımda Ümit’i gördüm yanımda. Öyle değildi! Senin de hiç canın yokmuş ha! Dedi. Sırıttı. Ben de sırıttım. Ulan Ümit dedim. Ulan ümit. İnandırmak için sağ omzuma bir yumruk attı, ah dedim, sol omzuna vurdum ben de gıkı çıkmadı, umurunda değildi sanki. Benim de umurumda değildi. “Kahve almışsın, ne güzel koktu,” dedi, “Pahalı mı?” “İster misin sen de?” dedim. “Uyanmak için içiyorum.” Söylediğim bana da ona da anlamsız geldi, niye öyle söylemiştim ki? Sonra konuyu uykudan uzaklaştırmak için artık dedim bu meretin kokusunu hiç unutmazsın.  Bu kez yüzü bir anda anlamsızlaşsa da elimden kahveyi alıp bir yudum içti, şekersizdi, yüzünü ekşitti. Bir yudum daha aldı, hiçbir değişiklik olmadı bu kez yüzünde. Her şey çok hızlı oluyordu. Birden “Ayakkabıları mı değiştirdin,” dedi. “Bunlar siyah mı kahverengi mi?” Kahverengi dedim ve yüzüne baktım, anlam veremiyordum. Terlemeye başlamıştı ve o terledikçe ben de terliyordum. Ne oluyor ümit dedim terliyor ve terledikçe adeta buharlaşıyordu. Korkuyordum ama hiç bir şey yapamıyordum. Tam yok olacakken birden tekrar kanlı canlı oldu. “Ne yapıyorsun sen,” dedi. Tereddütle, “Hayal kuruyorum,” dedim. “Hayal kurmak kolay bi iş değil öyle,“ dedi ve gitti. Uyandım. Terden sırılsıklam. Kafamı kaldırdım, Ümit hala öyle duruyordu. Öyle.

Anlattı, anlattı, anlattı, annesi niye bu kadar üstelemişti görücü de olsa evlensin diye, onlar niye bakalım demişlerdi. Fatma niye olur demişti. Her istemede başka bi kusurunu mu görmüştü kız. Şimdi ne yapacaktı. Fatma’sız ne yapacaktı? Gerçi Fatma olsa da ne yapacaktı? Tutunamamıştı, tutunamıyordu, dünya bile onu istemiyordu, baksaydım ya yoksa niye gece uyanık kalsındı yıllardır. Benim ve mahallelinin gözünde nasıl göründüğünü gösterebilseydim keşke o anda ona. Kardeşim dedim, yapma, üzme kendini, elbet bir çözüm bulunur, gider konuşuruz gerekirse, yaparız bir şeyler, ne istersen, söyle yeter ki, emret, ama önce bi dinlen, git bir sıcak duş al, tamam uyuma ama Allah’ını seversen evinde bir kaç saat dinlen sonra istediğin saatte alırım ben seni. Çıkarız, rakı içeriz, istersen de camiye gideriz. Düşünür buluruz bir yol dedim. Hiç bu kadar kötü görmemiştim onu. Karşımda bir insan yoktu, zombi gibiydi. Baktı, baktı, baktı. “Yok, yok” dedi. “Olmayacak böyle, böyle olmaz, ne olacak ki, olmayacak,” dedi ve gitti, çıktı dışarı. Camdan bakabildim ancak arkasından, beni duymuyordu zaten. Evine değil Fatma’ya doğru gidiyordu. Acaba ne düşünüyordu? Düşünüyor muydu? Düşünebiliyor muydu? O yolda giderken gittiğinin farkında mıydı? Karşıdan karşıya geçerken karşıdan karşıya geçtiğinin, otobüs gelirken otobüsün geldiğinin ve çarparken çarptığının farkında mıydı? Farkında mıydın, kardeşim?

Olmadı, on beş gün hastanede bekledik. Olacak diye bekledik, olmadı. Şimdi cemaatin arkasındaki kalabalıktaki Fatma’yı düşünüyorum, hiçbir şey hissetmiyorum, hatta daha çocuk o diyorum. Ama arkamda saf tutan İlyas amcayı, yani İllası görünce gözümün önünde tekrar mavi ışıklar çarpıyor. İlk defa Cuma namazına gidişimiz aklıma geliyor. En öne geçmeye çalışıyoruz Ümit’le. İhtiyarlar dik dik bakıyor bize. Çocukların ön safta ne işi var diyorlar içlerinden ama biz ilerliyoruz. İhtiyarlar ön saflarda olmalı ve içlerinden imama yakın olunca Allah’a daha yakın olacaklarını geçirdiklerini düşünüyorum. En yakın olması gereken onlar çünkü onların affedilecek günahları daha çok ya da daha uzun süredir hayatta oldukları için ön safları hak ettiklerini düşünüyorlar. Hepsinin içinden geçeni İllas yüksek sesle söylüyor. “Çocuklar geçin bakalım arkaya, gürültü de yapmayın, bak oraya birazdan Hasan Ağa gelecek, Allah’ın evi gürültü yapmayın hadi,” diyor. Ben kös kös arka tarafa geçiyorum ve diğer çocuklar da yavaş yavaş ve kös kös arkaya doğru geçiyorlar. Bir tek Ümit dinlemiyor İllası. Sırıtarak geçip oturuyor. Kızardığımı hissediyorum. “Hadi diyorum İllas Ağa, geçsene en öne, bak musalla orda, git ve Allah’a en yakın ol. Hadi diyorum İllas Ağa, uyandır Ümit’i ve bizim yanımıza yolla. Hadi diyorum İllas ağa, ben sırama razıyım, sen de sırana razı ol, geç en ön safa, tek başına. Hadi,” diyorum. O sırada kulaklarımda cemaatin sesi çınlıyor. “İyi bilirdik.” Kendime geliyorum, kıpkırmızı. “İyi bilirim kardeşim,” diyorum. “İyi bilirim.”


Hüseyin Kılıç


165 görüntüleme