• İshakEdebiyat

Öykü- Hüseyin Safa Ak- Ulu Orta İntihar

Üniversite yıllarında sanat tarihi tahsil eden Affan, mezun olduktan sonra birkaç sene işsiz gezmişti, bundan sebep de parasızdı. Meteliksiz olma hali, zannımca onurlu işsizlerin ortak özelliğidir ve bir adam hem işsiz hem paralıysa ya hırsızdır ya da casus.

Affan’ın cebindeki boşluk, zamanla hayatına dair boşluğa dönüşmüştü ve bu boşluk, Affan kardeşimiz için taşınması ağır bir yük haline gelmişti. Bu haliyle Affan artık, ruh ve toplum biliminin ilgi alanına giriyordu. En büyük korkusu intihar ilk defa o günlerde zihnine çöreklenmişti.

O, bu vesvese anlarında büyük bir felaketin eşiğinde olduğu vehmine kapılıyor, tüm bunlar yetmezmiş gibi kendini odasına kilitleyip pencereye en uzak yere oturuyor ve battaniyeyi başına çekip, kendini güvende hissetmeye çalışıyordu.

Şimdi intihar mevzusunu yarıda kesip Affan’ın çocukluğundan çok kısaca bahsedeceğim.

Hâlbuki çocukluğu ne kadar mesut geçmişti Affan’ın. Ebeveynlerinin kendisine aldığı oyuncaklar ile oynamak en büyük zevkiydi. Fakat yıllar onun bu zevkini elbette kıskanacaktı. Affan’ın yaşı arttıkça oyuncaklarının sayısı azalıyor, giden oyuncakların yerine bir türlü yenisi alınmıyordu. Onun buluğ çağı, hayatından çıkan oyuncaklara tuttuğu bir yas dönemiydi adeta.

Affan, artık bir yetişkin olduğu için aile büyüklerinden yeni oyuncaklar talep etmeye de utanıyordu. On yedi yaşına geldiğinde geriye sadece çolak diyebileceğimiz iki kolu kopmuş bir Action Man oyuncağı kalmıştı. İşte Affan her akşam okul dönüşü, onunla gizli gizli oynamayı kendine adet edinmişti.

Bir gün annesi, Affan’ın odasını temizlerken bu çolak Action Man oyuncağını gördü. Onu Affan’ın çocukluk döneminden kalan gereksiz bir gereç olarak addedip çöpe atmakta bir an bile tereddüt etmedi. Affan okuldan gelip çolak dostunu göremeyince elbette çok üzülmüştü. Onun akıbetini deli gibi kaygı ediyor fakat Ailesinin ‘’ Bu yaşta ne oyuncağı hergele, büyü biraz!’’ tepkisinden çekindiği için ‘’Action Man ’inime ne oldu?’’ diye sormaya utanıyordu.

Evet, Affan’ın çocukluğu ölmüştü artık. Onun bu durumu geceleri ihtilam olması ve sesinin kalınlaşması ile de sabitleşen acı bir hakikatti. Affan, bu Çolak Action Men konusunu bir daha hiç gündeme getirmedi. Yıllar sonra üniversitede ‘Sanatta Venüs’ konulu ödevini yaparken Venüs Heykeli’nin resmini görecek bu çolak heykel, hatırına çolak dostu Action Men’i getirecek ve bir biri ardına yaktığı sigaralar eşliğinde onu özlem ile yâd edecekti.

Şimdi az önce yarım bıraktığım intihar mevzunu ikmal edebilirim. Affan’ın bu intihar hususunda endişeli hali gün gittikçe vahamet kesbediyordu. Alanında bir iş bulamayacağı gün gibi ortadaydı. O da kendini emniyete almak için Cumhuriyetimizin üniversite mezunlarına tanıdığı polis olma imkânından faydalandı ve emniyet teşkilatımızın emniyetli bir yerinde saf tuttu.

Sanat mezunu olmasından mıdır bilinmez, Affan diğer memurlar gibi şarkı söyleyen, iskambil oynayan, enfiye çeken, birbirine cinsel fıkralar anlatan ve dans eden bir memur değildi. O, süzgün bakışları, kızlarınkini andıran tatlı sesi, biçimli beyaz elleriyle yakışıklı, sarışın, içine kapanık bir delikanlıydı. Hülasa edersek, Affan’ın diğer arkadaşlarına göre daha iyi bir malzemeden yapıldığı ilk bakışta anlaşılıyordu.

Aradan birkaç ay geçmişti, O sıralar bir arkadaşı bir sırrı fısıldarmışçasına geçenlerde intihar eden bir imamın vakasından bahsetmişti. Bu vaka ne yazık ki Affan’ın intihar vesvesesini tekrardan tetiklemişti. Affan gün boyu tüm dini öğretilerde yasaklanan bu intiharın bir imam taraflarından gerçekleştirilmesinin korkunçluğunu düşünmekten kendini alamıyordu. Affan günlerdir bunu düşünüyor. İçinden imama öfkeleniyor, sövüyor, kızıyor, hayatı da kendine zehir ediyordu.

Affan, zihninden bu düşünceleri atmak için ibadetlerinde gözle görülür bir artış sağlamıştı. Saatlerce namaz kılıyor, tesbihat yapıyor, hatim duası okuyor, Mevlid-i Şerif’in Münacat bahrini hüzzam makamında gözyaşları dökerek okuyor ve bol bol akide şekeri yiyordu.

Arta kalan zamanlarda ise kendini teskin etmek için ‘’Benim gibi ehl-i sünnet vel-cemaat bir adamın intihar etmesine imkân var mı? Adam sen de, iki dedem de hacı, ailemde herkes Müslüman. Ben de zındık ya da mülhit olmadığıma göre… haha İlahi Affan!‘’

Bu sözlerle kendine telkinde bulunup rahatlıyor, fakat bu da pek kısa sürüyordu. Tam mescitten çıkarken aklına çocukluğunda hafızlık eğitimi alan ve babası da bir derviş olan Aziz Nesin’in ateistliği gelmişti.

Bu sefer de zihninden şöyle geçiriyordu: “Ya ben de Aziz Nesin gibi dinimden... Yo yo hayır olamaz. Affetmişsin sen onu, nasıl olamazmış; dervişlerle büyüyen Hafız Mehmet Nusret, sonradan nasıl da Aziz Nesin oldu? Aziz de ne papazca bir isim. Aman tanrım. E şey… Ne tanrısı, Allah olacak o. Aman Allahım. Allahım ne olur…’’ la başlayan sayıklamalar zihnini esir alıyor ve bir sıtma gibi tüm bünyesine yayılıyor, kısa sürede tüm bedenini takatsiz düşürüyordu. Ah Zavallıcık.

Affan, bu gibi durumlarda defalarca abdest alarak, takatsiz kalan bünyesine takat depolamaya çalışırdı.

Yine böyle bir gün telsizine bir anons geldi. İş bu ya, adamın biri Başakşehir muhitinde yüksek bir binanın tepesine intihar etmek için çıkmıştı. Anonsu duyan Affan’ın kalbi aniden büyük bir süratle çarptı, bir bardak su almak için yerinden kalkmak istedi, fakat endişeden bir şey yapamayacak kadar kuvvetsiz kaldığı için sendeleyip düştü.

Daha şimdiden bu hale gelen Affan’ın böyle bir vakıa ile karşılaşması onun bu kaygılarını doruğa ulaştıracaktı. Hemen, mazeretini bildirmek için Komiseri Borsacı Selahattin’in odasına girdi.

Selahattin, bu sırada komputerin monitöründen borsa gündemini takip etmek ile meşguldü. ‘’Merhabalar amirim,’’ dedi. Borsa gündemi ile meşgul olan Amir bu merhabaya kayıtsız kaldı.

Affan yutkundu ve devam etti:

“Amirim intihar vakasına beni değil de başka arkadaşı göndermenizi rica ediyorum,” dedi. Fakat Selahattin Komiserin o sıra aklı borsada olduğu için Affan’ın bu ricası çoktan güme gitmişti.

Borsacı, monitörden başını kaldırıp Affan’a;

“Hisse senedi alacağım da karar veremedim Affan, gel de biraz fikir ver.” dedi.

“Amirim borsa haram bir iş, beni bulaştırmamanızı rica etsem.”

Borsacı bu hadsiz cevaba çok öfkelendi. O yüzden, “Haddini bil Affan! Biz haram mı yiyoruz?” diye çıkıştı.

Fakat Affan işin oluruna gitmeyi tercih etti. “Estağfurullah amirim! Ben ne dediğimi bilmiyorum ki... Ah şu kör olası hastalık. İyisi mi siz beni bugün istirahate yollayın.’’

Memurlarının kaytarmasından hiç hoşlanmayan Borsacı, Affan’ı şöyle bir süzdü

“İstirahat mı, neyin var ki?”

“Endişelerim var komiserim.” dedi.

Komiser, “Peki raporun var mı?” diye sorunca Affan ancak, “Yok.” diyebildi.

Selahattin Komiser Affan’a hazırladığı nutuk için boğazını temizledi. Kararlı, soğuk ve mesafeliydi şimdi. “Türk Polisi en zor şartlar altında bile her görevin altından kalkmasını bilir. Kaytarmak tembel insanlara özgü tiksindirici bir davranış bütünüdür. Ya işini yap ya da siktir haydi başka kapıya!”

Bu cümleden sonra Selahattin komiser, Türk bayrağına şöyle bir nazar etti ve ardından gayet mağrur bir tavırla yerine oturdu. Fakat oturmayla birlikte kompüter ekranında düşen hisseleri görüp kahroldu. Geçen hafta yüksek fiyattan aldığı kâğıtlar elinde patlamıştı. Anasını satmıştı borsanın da hisse senedinin de. Zaten borsa dediğin neydi ki? Marazi bir ifrazat değil mi?

Komiser Selahattin artık patlamaya hazır bir dinamit gibiydi. Affan’ı hemen odasından def etti. Şu saatten sonra hikâye yazarı olarak onun hakkında tek cümle dahi kurmaya cesaretim yok okur kardeşlerim. O sanki bu kat’i tavrı ile bana, bu sahneyi derhal kesip devleti daha fazla meşgul etmemem gerektiğini ima ediyor gibiydi. Bizim böyle şeylere saygımız vardır. Devlet büyüklerimize karşı boynumuz kıldan ince olduğu için hemen bir sonraki sahneye geçiyorum.

Olay yerine vardığında Affan, çatıda entarili bir adam gördü. Kafasının üstü dümdüzdü, ellerini iki yana açmış dertli dertli ufka doğru bakıyordu.

Kalabalıktan çeşitli sesler yükseldi.

Kel ve top sakallı bir adam ses tonunu bilgiç bir tona ayarladıktan sonra şöyle dedi, “Bu bir Arap olmalı. Burada yalnız Arap erkekleri etek giyerek dolaşır.”

Ağzında sigarası, elinde gazetesi, altmış yaşlarında, emekli fizik öğretmenini andıran bir amca, “Eteği İskoçlar giyer, bu bir entari, milleti yanlış bilgilendirmesene kardeşim, bilip bilmeden atıp tutuyorsun!”

Kel, altta kalmamak için gayet pişkince, “Ne var yani, belki İskoç eteği giymiş, ne bileyim farklı kültürlere açılmak isteyen bir Arap’tır. İnsanları dış görünüşüne göre yargılamasak, yapmayın.”

Her halinden kart zampara hususiyetine sahip bir herif kalabalığı yardı. Boynuna doladığı İtalyan işi kazağı ile dikkat çekiyordu. Kimdi bu adam, belki İslamcı bir şair, belki zevk düşkünü bir akademisyen ya da bir şarlatan… Bunu nerden bilebiliriz değil mi sevgili okur?

Biz ona en iyisi mi Kart Zampara diyelim. Kart Zampara insanları susturdu. Ben yukardaki paragrafı yazarken o kendini çoktan Nasıralı İsa gibi hissetmeye başlamıştı zaten.

Hemen Uzaklara baktı, iki kolunu havaya kaldırdı:

“İntihar etmek aslında bize özgü bir davranış biçimi değil, yarın endişesini bir tarafa attığı için dışarda kalan ve belki de kalması gereken ama içeride olursa da, seküler vicdanlarımızın bize özgü endişesi ve modern hayatın açmazları içinde arafta bir Batılı gibi… ”

Sonra orda duran kıza döndü: “Anlıyor musunuz, anladınız değil mi?” deyip gülümsedi. Adamın bu şehvani tavrı karşısında öfkeye kapılan kızın nişanlısı, Kart Zampara’ya bir tokat attı ve ortalık bir anda karıştı.

Cami cemaatinden olsa gerek şalvarlı ve sarıklı yaşlı bir amca bu karışıklığa doğru hızlı hızlı yürüyordu. Bastonunu kaldırdı, “Durun gafiller! Durun Allahınız kitabınız yok mu?” dedi. Herkes sustu ve yaşlı amcaya baktı.

Yaşlı adam keyifle, “Bu çatıdaki adam Mehdidir elhamdülillah, Allah'a şükür hilafet gelecek hilafet.’’ deyip biraz soluklandı, sonra devam etti, “Hilafet geldiğinde öyle eşek gibi tepişebilecek misiniz bakalım?”

Yaşlı adam cübbesini serdi ve namaz kılmaya koyuldu. Az önceki kargaşa kaldığı yerden tekrar başladı.

Bu İskoç eteği giymiş Arap bir mehdi. Bu ihtimaller Affan’ın umurunda değildi. O sadece çatıda duran ‘Meçhul Adam’ı intihar fikrinden vazgeçirmek istiyordu. Bu niyetle eline anons aletini aldı ve konuşmaya başladı.

“Ses bir iki ses bir iki, deneme deneme, puff puff... may day may day! Sevgili kardeşim sen intihar edemezsin.”

Adam, cevap vermedi.

Bu duruma içerleyen Affan, ses tonuna uhrevi bir ahenk vererek: “Sen bir Müslümansın Müslüman intihar etmez.” diye haykırdı.

Namaz kıldığı sırada bunları duyan cübbeli ve sarıklı yaşlı adamın öfkesi, oksijene temas etmiş fosfor tozu gibi birdenbire büyük bir şiddetle parlayıverdi. Tahiyat okuduğu sırada alelacele sağ ve sol omzundaki iki meleğe selam verip hemen Affan’ın üstüne hücum etti.

“Seni rezil münafık. Mehdi intihar eder mi a zındık! Birde polis olacak. Mehdi hazretleri hakkında nasıl böyle konuşursun sen.” diye ortalığı birbirine kattı.

Ahali yaşlı adamı sakinleştirmeye uğraşırken o, Mehdi’nin gelmiş olmasından aldığı cesaretten olacak, “Hilafet geldiğinde bir tane dinsiz polis bırakmayacağız bir tane bile.” diyerek coşkun ve taşkın hareketlerde bulunmayı sürdürüyordu.

Affan, ihtiyar ile münakaşa edecek halde değildi. O, kendi derdine düşmüştü, fakat bunca telaş, ona ağır gelmiş olacaktı ki zavallıcık oracıkta baygınlık geçirdi. Ahali onu yakında bulunan bir İETT durağına oturttu. Olay yerine yeni gelen polis arkadaşlarından biri yüzüne su, ıslak mendil gibi ayıltıcı gereçlerle müdahale edip hafifçe tokatlayarak onu kendine getirmeye çabalıyordu. Affan ise sayıklamaya devam ediyordu. “İntihar edemez, etmemeli Müslüman adam ya da kadın intihar etmez.”

Yeni gelen polis arkadaşının çabası müspet bir sonuç vermiş, Affan ayılmıştı. Ayılır ayılmaz da eline megafonu aldı ve şöyle dedi. “Yapma kardeşim, cayır cayır yanarsın.”

Oralı bile olmadı adam. Sadece iki kolunu açmış ufka bakıyordu. Gerçekten de birini bekliyordu sanki.

Büyük bir rüzgâr çıktı. Kelin saçsız başını okşayarak geçen rüzgâr kalabalıktaki herkese değdi; şalvarlı yaşlı amcaya, kart zamparaya, emekli fizik öğretmenini andıran adama. Bir sessizlik hâkim oldu caddeye. Herkes nefesini tutmuştu. Sanki çatıdaki adamın beklediği şey bu rüzgârın ilahi işaretiydi. Adam kendini boşluğa attı.

Adam yere düşerken Affan belindeki tabancayı çıkardı ve intihar eden adamın cehenneme gitmesini istemediği için onu alnından vurdu. Bu sayede onu öldürüp cehennemden kurtarmıştı. “Çok şükür en azından cehenneme gitmekten kurtardım.” dedi.

Fakat heyhat intihar eden adam cehenneme gitmeyecekti belki ama Affan artık bir katildi. O an Affan bu büyük dehşeti iliklerine kadar hissetti. Çünkü müslüman adam katil de olamamalıydı. Gözleri kararıyordu. Tam yeni bir havale geçirecekti ki aşağıya düşen adamın parçalarının her yana dağılmasıyla Affan kendine geldi.

Evet adamın parçaları her tarafa dağıldı. Çünkü bu adam sadece bir semazen maketiydi.

Şimdi Affan’ın içinde Kırşehirli bir çoban vardı. Bu çoban saz eşliğinde kaygısızca sevinç türküleri söylüyor, Affan’ın iç dünyasını saf bir neşeye dönüştürüyordu.

Ahalide ise büyük bir hayal kırıklığı vardı. Kendilerini aptal yerine konmuş hissettiler ve aptallıkları ortaya çıkmasın diye bu olayı yakınlarına dahi anlatmadılar.

Kısa bir tetkikten sonra bu maketin, Konya yemekleri yapan bir lokantaya ait olduğu anlaşıldı. Maket, sikkesi kırılınca çöpe atılacağı yerde karşı apartmanın çatısına yine günah işlemekten korkan bir garson tarafından konulmuştu.

Herkesler dağıldıktan sonra Affan makete yaklaştı, maket dervişin az önce iki yana açtığı kolları kopmuştu. Affan onu çolak dostu Action Man’a benzetti.

Action Man dervişin yüzüne dikkatle baktı, kafasına sıktığı kurşuna rağmen, dervişin kendisine gülümsediğini hayretle fark etti.


Hüseyin Safa Ak


76 görüntüleme