top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Hande Kavgacı- Bir Kuş Bile Uçmadı

Balıkçı kulübesinin kapısını açıyor. Açarken de derin bir nefes alıyor. Güne hep böyle başlıyor Gülsüm. Cam gibi saydam deniz, birden gözlerinin önüne seriliyor. Güzel bir gün olacak diye geçiriyor içinden. Mutluluğu yüzünden belli. Oldum olası bulutsuz havayı, kıpırtısız denizi pek sever. Uçsuz bucaksız göğün nerede başlayıp, engin suyun nerede bittiğini ayırt edemez bir türlü. Birbirlerine öyle karışırlar ki ufuk çizgisine değin kesintisiz bir parlaklık kaplar her yeri. Bugün de gözlerini gördüğünden ayıramıyor. Durgun, pürüzsüz ve sonsuz. Alabildiğine uzanan mavi, bir çığlık gibi kalbine işliyor. Böyle zamanlarda güzel günler geliyor aklına. O mutlu ve kalabalık günler. Hani demli çayın, katmerin, çökelek peynirinin eksik olmadığı ve kimsenin henüz ölmediği o uzak günler. Maziyi hatırlayıp kederleniyor olsa da huzur bulduğu nadir saatlerdir sabahın erken vakitleri. Daha kimsecikler uyanmadığından etraf epeyce sessiz olur. Sanki kendini biraz zorlasa, birbirine geçmiş uzun çalılar arasında dalgın dalgın gezinen kaplumbağaların ya da tepesinde sabırsızca uçuşan ispinoz kuşlarının hışırtılarını duyabileceğini sanır. 

Kapının önü çiy ıslağı. Geceden dışarıda kalan birkaç oyuncak da payına düşeni almış bu ıslaklıktan. Kısa bir süre sonra güneşin etrafı bonkörce ısıtmaya başlayacağını bildiğinden, her birini kuruması için itinayla pencere pervazına diziyor. Tüm bunları ezbere yaparken de düşünüyor. Her zaman ilk ikizleri geliyor aklına. Yüzüne hoş bir tebessüm yerleşiyor. Evlendiğinin senesi hamile kalmıştı kızlarına. Ne kadar mutlu olmuştu Osman. Hemen kulübelerine bir oda eklemeye koyulmuştu. Bir de ikinci bir soba ayarlamıştı bu kısma. En iyisini bulabilmek için tam üç gün art arda ilçeye inmişti. Yosun ve Mavi. Şimdi on yaşındalar. İkisini de denizde büyüttü Gülsüm. Balıkçılık yapan eşi tayfaya ihtiyaç duyunca birlikte açılmaya başladılar. Çocuklar daha üç haftalıkken onları da götürdü yanında. Karınlarını denizin balığıyla doyurdu, altlarını denizde yıkadı. O günlerinin kıymetini bilemedi diye üzülür zaman zaman. Yazın güneşten, kışın soğuktan korumaya çalışırken, göz açıp kapayana kadar okul çağına geldiler diye hayıflanır durur. 

Denize verdiği eşi gibi çocukları da kendi de suya ait. Deniz olmazsa açlar, bunu çok iyi bilir. O yüzden asla nankörlük etmez. Neyi, niçin yaptığını bile sorgulamaz. Korkmaz da. Tek başına çıkıyor artık denize. Birkaç kez fırtınaya bile yakalandı ama hiç şikâyet etmedi. Denize küsmek olmaz zaten. Tencere kaynadığı sürece sorun yok demektir. Hem laf aramızda orada devleştiğini düşünüyor. Hiç oynayamadığı oyunların tadını, kuma gömdüğü genç kızlık hayallerinin heyecanını buluyor denizde. 

Hayatı iyice zorlaştı artık yem de mazot da çok pahalı. Bir yandan da evi çekip çevirmesi lazım. Bu zamanda tek başına iki çocuk büyütmek hiç kolay değil. Ekmek aslanın ağzında. Hem eski bolluk da kalmadı artık. Bereketli zamanlarda yılda üç yüz günden fazla denize açılır, her seferinde ortalama yirmi kilo kadar balık tutarlardı. Hatta mezgiti, barbunu akşamları denizin kenarında ateş yakıp, hayır olsun diye gelene geçene dağıtılırlardı. Oysa şimdilerde balık gitgide azalıyor. Bazen sadece kendileri için tuttuğu günler bile oluyor.

Çalışmaktan elleri nasır tuttu ama kenara üç beş kuruş bile atabilmiş değil. Parasızlık büyük dert de ne gelir elden. Düzenli bir geliri olsaydı her şey daha kolay olurdu elbet ama balıkçılıktan başka bildiği iş yok ki. Gelgelelim vaziyet belli. Havalar soğumadan kulübeyi elden geçirmesi gerek. Bir usta bulsa sıvasıydı, boyasıydı, çatısıydı derken epey para tutacak. Teknenin de düzenli olarak bakımını yaptırmak lazım. Ağ ve olta takımını yenilemeyi düşünemiyor bile. Temiz otuz bin lira ister. Bir vakit kadın balıkçıları desteklemek için devletin verdiği altı küçük altını hâlâ saklar. Hiç dokunmadığı kötü gün parasıdır. Hesap kitap yaparken, yok sayar. Başı çok sıkışırsa kullanabileceğini bilmek ona güven veriyor. 

Şimdi içeri giriyor. Okullar kapalı olduğundan kızlar geç kalkıyorlar. Onlar uyanana kadar hızlıca evi topluyor, yemekleri hazırlıyor sonra da kayalıklara gidip sardalya için olta atıyor. Döndüğünde de birlikte sofraya oturuyorlar. Denizin kızı hiç pes etmiyor. Bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjisi var. Öyle zayıf ve solgun gözüktüğüne de bakmayın ha, köydeki herkes nasıl ağ attığını konuşuyor.

***

Artık en sevdiği ıssız koyda, kayalıkların üstünde. Buraya çıkmak tehlikeli olduğundan kolay kolay kimseler gelmiyor. Bu sebeple balık tutmak için en verimli yer olduğunu düşünüyor. Tabi bir de yalnızlığın keyfini çıkarmak istiyor. Bir de sardalya sürüsüne rastlasa değmeyin keyfine. 

Şimdi yüreği kuş gibi kıpır kıpır. Eski olta takımını nazikçe yere seriyor, yemini takıyor ve suyun derinliklerine doğru uzanan sabır yüklü bir bekleyişe koyuluyor. Sonunda olta ucu titremeye başlıyor. Şanslı gününde olduğunu düşünüyor. Oysaki güzel başlayan her şey güzel bitecek diye bir kaide yok ki. Bunu hâlâ bilmiyor sersem kız. Ustalıkla çekmeye çalışıyor oltayı ama hiç bilmediği bir dirençle karşılaşıyor. Yerden daha fazla güç alabilmek için bacaklarını omuz genişliğinde açıyor. Balık resmen inatlaşmaya başlıyor. Bir sağa, bir sola atıyor kendini. Kayalık boyunca beyaz köpüklü, iç içe geçmiş halkalar çiziyor. Deniz daha da alazlanıyor. Kırmızı, sarı, mavi, yeşil parıltılar içinde balığın pulları sim sim yanıp sönüyor. Küçücük elleri ve küçücük ayaklarıyla savaşmaya başlıyor Gülsüm. Ne avından ne de oltasından vazgeçecek değil. Tam son hamlesini yapacakken kulaklarında bir uğultu yankılanıyor. Yuvarlanarak bir seviye alttaki kayaların üstüne sırt üstü düşüyor. O hâlde bile pürüzsüz beyaz yüzü masumiyetini kaybetmiyor.

Gözlerini açtığında bembeyaz uzun bir bulutun, üstünden akıp giden uçsuz bucaksız göğün tam orta yerinde asılı kalmış gibi tek başına durduğunu görüyor. Birden etraf parlak sarı bir ışığa kesiyor. Alev alev yanan güneş, bir çift kömür karasını tutuşturuyor. Başka bir zamanda, bambaşka bir düşün içindeymiş gibi hissediyor. İki tarafı da deniz tarakları ve inci istiridyeleriyle çevrili bir yola girdiğini hayal ediyor. Zihnine binlerce gölge düşüyor. O andan sonra zamanı kaybettiği gibi mekânı da kaybettiğini anlıyor. Yosun kokusu sarıyor dört bir yanı. Sıcak ve ölesiye susuzluk birçok sanrıya neden oluyor; dün ile bugün, su ile bulut öyküleşmeye başlıyor. Kıpırdanmaya çalışıp da hareket edemedikçe gözlerinin renginde bir korku düşüyor içine. Yuvarlandığı yerden görebildiği sahil giderek daha da uzaklaşıyor. Sağ tarafından vişne kırmızısı kanın ince ince süzüldüğünü fark ediyor. Hiçbir şey düşünmek istemiyor artık. Hareket etmeden öylece duruyor. Deniz ruhunun derinliklerine kadar girmiş. Zaman ilerledikçe ne kadar kaldığını bile kestiremez oluyor.

“Ne gelen var ne giden. Bir kuş bile uçmadı,” diye fısıldıyor.


Hande Kavgacı

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page