• İshakEdebiyat

Öykü- Hasan Hüseyin Akkaş- Otobüste

Otobüsüm öğlen saat on ikideydi. Hareket etmesine yaklaşık bir saat vardı. Valizim hazırdı. Otobüs durağı apartmanın hemen önündeydi. Belediye otobüsü terminale yarım saatte gittiğine göre durağa inme zamanı gelmişti. Ailemle vedalaştım, aşağı indim ve durakta beklemeye başladım. Hava güneşliydi ama soğuktu. Beş dakika bile beklemeden otobüs geldi. Otobüs terminali yazısını görünce hemen bindim. Bir an önce gidip şehirlerarası otobüsteki yerimi almalıydım. Gecikme ihtimali beni tedirgin ederdi.

Dakiklik konusunda oldukça titizimdir. Hiçbir randevuma, dersime ya da otobüs gibi belirli saatlerde kalkan araçlara geç kaldığım ya da kaçırdığım vaki değildir. Fakültede saat sekizde başlayan derslere bile en az on beş dakika erken giderim. Şehirlerarası otobüse biletim varsa yarım saat önce giderim ve on beş dakika kala da koltuğa oturmuş olurum. Prensibimdir: Bekletme ve bekleme.

Belediye otobüsünde okuldan sonraki hayatımı düşünüyordum ki otobüsün farklı bir yola döndüğünü fark ettim. Hemen telaşlanarak şoföre sordum.

"Kaptanım yanlış otobüse mi bindim acaba terminale gidecektim."

"Yoo, doğru otobüs ama bu terminale dolanarak gider. Direkt giden arkadan geliyordu."

"Dolanır derken, saat kaç gibi terminalden geçer."

“Yaklaşık on ikiye beş kala terminalde oluruz."

"İyi de benim otobüsüm tam on ikide. Geç kalır mıyım? İnip bir taksiye mi binseydim?"

"Yok, birader ne taksisi yetişirsin merak etme. Yolcuların hepsi tamam olmadan otobüsü kaldırmazlar."

"Tamam, size güveniyorum," dedim ama geç kalma ihtimali canımın sıkılmasına ve ter basmasına sebep olmuştu. Nasıl böyle bir hata yapardım. "Otobüs Terminali" yazısını görünce hemen atlamıştım. Oysa uzun hattan giden bir otobüs vardı ve ben ona binmişim. Duraklarda fazla beklemeden gitmesini ummaktan başka çarem yoktu. Zaman hızla geçti ve şoför beş dakika yanılarak saat tam on ikide terminalin önünde beni indirdi. Koşarak soluk soluğa otobüsü buldum. Zaten beni bekliyorlarmış. Muavin telaşımdan anlamış olmalı ki,

"Saat on iki arabası 15 numaralı yolcu sen misin?"

"Benim benim yetiştim."

"Çabuk bin kardeşim nerede kaldın? Otobüs kalkıyor, haydi haydi!"

Valizi muavine verdim ve bindim. Hızlıca koltuk numaralarına bakarak ilerlerken birkaç kişinin merakla baktıklarını gördüm. Demek geç kalan sendin ha, vay umursamaz, der gibiydiler. Rahatsız oldum doğrusu, prensibimi çiğnemiştim. On beş numaralı koltuğu buldum ve oturdum. Derin bir nefes aldım. Her şeyin bir ilki vardır. Nihayet ben de ilk defa otobüse geç kaldım dedim kendi kendime. Aslında geç kalma sayılmazdı, tamı tamına yetişmiştim.

Yanımdaki koltukta kimse yoktu, muhtemelen de olmayacaktı. Otobüs yol üzerindeki ilçelerden yolcu alabilirdi ama şimdilik yanım boştu ve rahattım. Gazetem ve pazar eki de yanımdaydı ki değmeyin keyfime. Pazar ekindeki yazıları sindire sindire okur, memleket ahvali hakkında bilgi ve fikir sahibi olurdum. Muavin çay servisi yapar, keyfim daha da artardı. Mutluluk dediğin öyle uzun soluklu bir hâl değildir. Küçük şeylerden mutlu olmayı bilmeli, anı yaşamalı, keyfini çıkarmalı insan. Rahatlığın verdiği keyifle etrafı incelemeye koyuldum. Önümde arkamda oturan kişilere göz ucuyla baktım. Geriye dönüp koridor boyunca göz gezdirdim ve gözlerime inanamayarak önüme döndüm. Aman Allah'ım! O saçlar, o duruş, başkası olamaz. Yüzü benden tarafa dönük olmadığı için emin olayım diye başımı bir daha çevirdim ve gözlerime inanamadım. Tesadüfe bak! O be, tabii ki o! Geçen yılın yaz tatilinde, yazlıkta tanıştığım ve âşık olduğum kızdı. Evet oydu. Karşılık bulamadığım aşkım...

Şaşırdım, heyecanlandım. Kalbim güm güm atmaya başladı. Hoş bir tesadüftü bu. Okullarımız ayrıydı ama ailelerimiz aynı şehirdeydi. Şehirlerarası otobüste karşılaşma ihtimalimiz her zaman vardı. Hem benim yanımdaki hem de onun yanındaki koltuğun boş olması ise sanki bir işaretti. Hemen selâm vermeli ve sohbet etmeliydim. Bu fırsatı kaçıramazdım. Cam kenarındaki koltuktan koridor koltuğuna geçtim. Beni görmemişti. Çantasını kurcalıyordu. Heyecanımı bastırarak,

"Merhaba Derya. Bu ne tesadüf! Nasılsın?" dedim.

"Aa merhaba. Sen miydin? İyiyim, senden ne haber?"

"İyilik sağlık. Ara tatili bitti, okula dönüyorum."

"Benim de aynı. Dersler başlayacak. Dönüş yolundayız."

Biraz sessizlikten sonra,

"İki üç kez seni telefonla aramıştım. Görüşmek istiyordum. Bir keresinde burada yok dediler. Başka bir gün de arkadaşın çıktı telefona, biraz rahatsız dedi. Bir kez de telefon düşmedi," dedim.

"Ya öyle mi! Kimse bana telefonun var demedi. Bir ara gribe yakalanmıştım ve iyileşmem zor oldu. O zamana denk gelmiştir. Yurdun telefonu düzenli çalışmıyor. Sıkça arızalanıyor."

"Geçmiş olsun, bilmiyordum. Şimdi iyisin ya!"

"İyiyim, atlattım ama bana çektirdi grip. Baş ağrısı, kramplar, halsizlik, hatırlamak bile istemiyorum. Salgına yakalanmışım."

"Toplu yaşanılan yerde oluyor maalesef. Dikkat etmek lazım."

"Evet."

Bu diyalogdan sonra biraz dinlenmek isteyeceğini düşünerek cam kenarındaki koltuğa geçtim ve dışarıyı izlemeye başladım. Açık, güneşli bir hava vardı dışarıda. Otobüsün camından karla kaplı geniş bir ova görünüyordu. Ovadan bir çay akıyor olmalıydı. Zira kavak ağaçları sıra hâlinde uzanıyordu. Görüntü huzur vericiydi. Parlayan güneş bu görüntüyü tamamlıyordu. Sanki ben değil de onlar hareket ediyordu. Bu beyaz, sade pitoreski bir süre takip ettim ve düşündüm. Yalan söylüyor dedim kendi kendime. İlk aradığımda burada yok diyen kendisiydi. Bundan emindim. Telefonun sesi gayet netti ve onun sesiydi. Hayal kırıklığına uğramıştım. Tekrar ararsam belki konuşur diye iki kere daha aramış ama ulaşamamıştım. Aslında yurda gitmeliydim. Kapıda beklesem, yüzünü görsem belki görüşmek için randevu alabilirdim. Kızlar nazlı olurdu. Israr etmeliydim. Telefonda, burada yok demesi umudumu yitirmeme sebep olmuştu. Aslında benim aşkım tek taraflıydı. Ona itiraf etmiştim ama bir şey söylememişti. Her kız gibi şımarmış ve sadece gönül ilişkisine hazır olmadığını söylemişti.

Tatilde olup bitenleri düşündüm, o tatlı anları tekrar yaşadım. Detaylar gözümün önüne geldi. Ah o akşam! Neler vermezdim tekrar yaşamak için. Birden o günlerde yaşadığım başka bir şey geldi aklıma. Şöyle olmuştu: Akşam üzeriydi. Denizden çıktıktan sonra akşam serinliğinde falezi görmeye gitmiştik. Çevreyi dolaşmış, uçurumdan aşağı taş atmış, tarihî mozaikleri incelemiş, güneş batınca dönüşe geçmiştik. Deniz kenarına gelince hiç ummadığım bir anda, "Yüzelim mi?" demişti Derya. Şaşırmış ve güneş aştığı için serin olabileceğini düşünerek yüzmek istemediğimi söylemiştim. Derya bu cevabı beklememiş olmalıydı ki bir an duraksadı ve, "Hava çok güzel ben yüzeceğim," diyerek havlusunu çıkardı ve koşarak denize girdi. Kalakaldım kenarda. Ah bu rasyonellik! Başımın belası bu prensipler! Şimdi daha iyi anlıyorum. Hızlı kulaçlar atarak epeyce ilerledi. Ben öylece bakakaldım. Denizde, onun yanında yüzmem gerekirken öylece dikiliyordum. Kollarını açarak kendini suyun kaldırma kuvvetine bıraktı, bir süre bekledi. Sonra yavaş yavaş yüzerek geri döndü.

"Sen niye gelmedin?" dedi manalı bakarak. Kırılmıştı sanki. Kem küm etmekle yetindim. Böyle bir fırsat kaçırılır mıydı? Romantik bir birlikte yüzme teklifi böyle kolayca reddedilir miydi? Aah, ah şimdi anlıyorum...

Otobüs muavini çay servisine başladı. Çay ve kek aldım. Çayımı içerken ne yapıyor diye göz ucuyla baktım. Bana karşı ilgisiz olduğunu düşündüm. Bendeki heyecan onda yoktu. Çantasını kurcalıyor ve sakız çiğniyordu. Varlığım umurunda bile değildi belki de. Neden rastladım ki şuna diye düşünüyor olmalıydı. Şansımı zorlamam gerektiğini düşündüm. Çay servisi bitip çöpler toplanınca izin alıp yanındaki boş koltuğa geçmeyi düşündüm. Böyle bir davranış samimiyetimi ve ilgili olduğumu gösterebilmem için fırsat olabilirdi. Öyle yaptım.

"Pardon rahatsız olmazsan yanına oturabilir miyim?"

"Tabii tabii."

Kayıtsızca söylemişti bunu. Otur canım ne olacak ki fikrim değişmiş değil. Sana karşı bir şey hissetmiyorum, demiş gibiydi. Senin gibi bir kırtıpile mi kaldım sanki, dese şaşırmayacaktım. Soğuk bir resmiyet vardı tavırlarında. Kibarca yanındaki koridor tarafındaki koltuğa geçtim. Yan yanaydık şimdi. Hayalimdeki kızın yanındaydım, kokusunu alabiliyordum. İçim kıpırdıyor, duygularım depreşiyordu. Anı yaşıyordum. Elimi omuzlarına atsam, burnumu o at yelesi saçlarının arasına daldırsam, derin derin soluyarak kokusunu ciğerlerime çeksem. Sonra başını omzuma yaslasa, uyusak, gelecek güzel günleri düşlesek... Bu yolculuk hiç bitmese keşke. Zaman dursa...

Laf olsun diye derslerini, okulunu sordum. Derslerinin gayet iyi olduğunu ve aksilik olmazsa bir sonraki sene okulu bitireceğini söyledi. O da benim derslerimi sordu. Ben de her şeyin yolunda olduğunu ve seneye mezun olacağımı söyledim. Okul bittikten sonra iş bulma kaygısının başlayacağından söz ettim. Memleketin gidişatının iyi olmadığından bahsettim. İlgisizdi. Sadece “Hıhı,” diyor ve onaylıyordu. Sustuk. Sustum daha doğrusu. Böyle sohbet olmazdı. Lafı hep ben açıyordum. O sadece cevap veriyordu. Gerildim. Belki de rahatsız ediyorum onu, dedim kendi kendime. Oldukça seviyeli hareket ediyordum ama rahatsız olmuştu belki. Bozuldum. Teşekkür ederek koltuğuma geçtim. Seninle ilgilenmiyor, boşa çaba sarf ediyorsun, dedi iç sesim. Doğruydu. Geçtiğimiz yaz söylediği sözünde duruyordu. Gerçekten gönül ilişkisi istemiyor olabilirdi. Ya da beni sınamış ve kafasına göre biri olmadığıma karar vermişti. Beni korkutan şey ise bana karşı hiçbir şey hissetmiyor olabileceğiydi ki öyleydi, kendimi kandırıyordum. Beni beğenmiyor muydu? Beğenmeyebilirdi tabii mutlaka beğenmesi mi gerekiyordu? Yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı, misaliydi durum. Canım sıkıldı, moralim bozuldu. Hayatımda ilk defa âşık olduğum ve aşkımı itiraf ettiğim kızla yan yanaydım ve o telefonda olduğu gibi yine ilgilenmiyordu benimle. Karşılık bulamamak hayal kırıklığı yaratmıştı bende. Benle ilgilense telefon ettiğimde konuşurdu. Yüz yüzeydik ama umurunda değildim. Bu tesadüfü hayra yormak, olsa olsa boş hayal olurdu. Nereden rastlaşmıştık. Görmesem, duygularım depreşmese böyle olmazdım. Unuturdum. Unutmasam bile zamanla sönümlenirdi aşkım. Oysa ben her daim aşkımla baş başaydım. Onunla ilgili hayaller kuruyor, ona şiirler yazıyor, aşkımı içimde taşıyordum. "İçimde ikinci bir insan gibiydi onu sevmek saadeti." "Aşkım bana ait bir şeydi. Onu ilgilendirmezdi." Ben itiraf etmiştim ama o karşılık vermemişti. Olsundu. Aşk benim aşkımdı. O bir vesile olabilirdi ancak. Rastlaşmasak, karşılık beklemek gibi yıpratıcı bir beklentim olmayacaktı. Ama ne yapabilirdim ki? Görmezden mi gelecektim? Seni seviyorum, dediğim insanı yok mu sayacaktım. Demek ki yaşanması gereken bir andı. Her ne kadar beni kötü etkiliyor olsa da.

Düşünürken göz kapaklarımın ağırlığına dayanamadım. Dalmışım. Bir akşamüzeri arkadaşlarla yurda dönüyormuşuz. Üç kişiymişiz. Yurt merdivenlerine adımımı atmışım. Arkamdan bir ses,

“Salih!"

Dönüp bakıyorum ve olduğum yerde donakalıyorum. Arkadaşlarım uzaklaşıyor. Seslenen Derya, gözümün içine bakıyor. Bir şey söylememi bekliyor. Susuyorum. Aradan bir dakika kadar geçiyor ve yanına gidiyorum. Elini tutuyorum.

“Demek geldin öyle mi?”

“Geldim evet. Senin için.”

“Uzun zamandır seni bekliyordum.”

“Biliyorum.”

“Duygularımda samimiydim ama sen anlayamadın.”

“Haklısın ama benim önceliğim okulumdu. Seni ciddiye almamıştım. Yanlış düşündüğümü anladım.”

“Sana inanmayı çok isterdim. Sen beni anlamak için çaba sarf etmedin. Oysa saf, içten duygularla bağlanmıştım sana. Bir daha yapabilir miyim, bilemiyorum.”

“Senin samimiyetine, duygularına inanmasam burada olmazdım. Lütfen, rica ediyorum. Seni anlayamadım. Bana bir şans daha ver ne olur!”

Göz gözeydik. Dudaklarım titredi. Vücudum sarsıldı. Boynuna sarılacaktım ki, omzuma bir elin dokunmasıyla irkilerek uyandım. Derya’nın eliydi.

“Kusura bakma rahatsız ettim galiba! Otobüs terminale girdi de. Uyandırmak istedim.”

“Tamam, sağ olasın.”

"Hoşça kal," diyerek hızlıca indi otobüsten. Bakakaldım arkasından. Gitme ne olur, diyecektim. Diyemedim. Cesaret edemedim. Ter içindeydim. Rüyamın en güzel yerinde uyandırmıştı beni rüyanın müsebbibi. Sersemlemiştim, moralim altüst olmuştu. Başım ağrıyordu. Koltuktan bir süre kalkamadım. Nihayet toparlandım ve otobüsten en son ben indim. Bagaja yöneldim. Herkes valizini almış sadece benimki kalmıştı. Etrafına bakınan muavin beni görünce,

"Haydi kardeşim ne duruyorsun, otobüs gidecek acele et," dedi. Dışarısı buz gibi soğuktu, içim titredi. Bu başıma gelenler neydi, dedim kendi kendime. Valizimi aldım, bitkindim. Yere bakarak ağır ağır ilerliyordum ki "Salih!" diye bir ses duyduğumu sandım. Başımı kaldırdım sağa sola baktım. Bana seslenen kimse yoktu. Çaresizce ilerledim.


Hasan Hüseyin Akkaş

51 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör