top of page
  • İshakEdebiyat

Öykü- Nihat Altun- Babamın Rüyası

ah, bu feleğin tezat halleri!

büyüleyen bir ezgide kırılırdı gönül

kimse duymazdı

Serhat boylarında yaşanan kavi savaşın altıncı yılını geride bırakmıştım. Gencecik ömrüm, en hassas kertiğinde kırılmış bir dal kadar yorgundu. Böğrümü delip geçen mavzer fişeğinin pası kemiklerimin ucunda geziniyordu hâlâ. Sağ salimdim görünüşte. Lakin iyileşmiyordu insan, vücudundaki ağır bir yaranın kapanmasıyla. Ruha sirayet etmeyegörsün barutun kesifliği. Bütün yaralar bereler insanla bir. Nereye gidilirse gidilsin. Onlar hep yedeğinde beklerdi. Ölüm; radarını usulünce, sessizce işletir ve ürkütmeden gelir. Isırığında engerek ağısı. Yaşam ise bayağı bir çoğulluktur, akar gider kendi rüzgârında.

İkisinin ortası yoktu çıplak bozkırda. Pusuya düştüğümde yolun sonuna vardığımı sanmıştım. Lakin yedi doksan iki kalibrelik fişek, bu hengâmeden alamamıştı asi ruhumu. Kelemi almak isteyen düşman köşe bucağı koklamakla meşgulken sırra kadem basmıştım. Bir el, yarı ölü bedenimi atının eyerine bağlayıp Kar Dağı’ndaki mağaraya ulaştırmıştı.

Uzuvlarım çürümeden dirilmiştim günler sonra. Hasarlı kaburgalarımdaki deliğin çıkışı kuyu ağzı gibi genişti. Ha bire yanmış çaput ve tütün bastırmışlardı. Hangi sözcüğe yol etsem sırtımdaki küflü yarayı kaldırmaz, dara düşer. Ona rağmen hayattaydım. Takdiri ilahi belki.

Benim hâlim neydi ki o kıyımın yanında. Atlar, çocuklar, kadınlar, kuşlar… Ne varsa kursağında ölümün. Ecel destursuz geziyordu can pazarında. Aç biilaçtı kuşkusuz savaş tanrıları. Toprağa gömülmek kime nasip? Alıcı kuşların gagaları kan revandı insan etinden. Kekik, reyhan, ışkın kokan çorak tepeler; yarpuz kümeleriyle sarınmış akça sular, alıçlar, menekşeler, çelik grisi kayalıklar barut kokusundaydı, mavzer vızıltısında. Kederin tünediği dar vakitler, ürkünçtü.

Çekilen onca zahmetten sonra düşman harp tamtamları susturup hantal bir ejderha gibi çekilince kabuğuna, bizler de çarpışmayı bırakmıştık. Dağ taş, dere tepe yorulmuştu. Bir fişek sesi bile ağır geliyordu kurda kuşa. İkrar etmekteydi börtü böcek. Harp ateşinin yalımı varsın sönsündü. Ne olmuşsa olmuş. Artık yeniden başlanmalıydı. Yas ise yas; sevinçse sevinç. Gövermeliydi kırılanların, dökülenlerin tözünden yaşam. Ölenlere rahmet, kalanlara şifa.İnsan nefesine özlem duyan harabeler, taş duvarlar beklemekteydi. Muhacirlik son bulmalıydı. Topraklarına yüz sürmek için geri dönmeliydi hayata kalanlar.

Uzun, meşakkatli bir yol vardı önümde. Ailemin izini kaybetmiştim. Bozkırda yaşayan dert budayıcısına gidip remil attırdım. Kum işaretlerinde iki nehir belirmişti çöl ülkesine doğru kıvrılan. Menzilin sonu, büyükçe bir dağın ayağında biten geniş ovaydı. Buğday ve mercimek tarlalarının arasındaki kara taşlar, milyonlarca küçük ben gibi ardı sıra dizilmişti. Sabır çilehanesi, ateş balıkları… Tümü aynı noktaya odaklıydı. Sıcak rüzgârların kanatlandığı yerlere atımı sürmeyi salık verince haşmetlimiz yola düştüm.

Maşrıktan cenuba başlayan yolculuğum, Karacadağ’a gelindiğinde son bulmuştu. Çetin yolları, derin koyakları, eşkıya yatağı sarp dağları aşmıştım. Dura dinlene geçirdiğim kırk uzun gündüz ve mehtaplı gece, kihel atımın sağrısında köpükten hareler…

Dağ meltemiyle geceleri yıkanan köye ulaştığımda, güneş büyük bir ateş topu gibi yaylanarak geçiyordu tüm suretlerden. Yedi göğün birinci tabakası kararmıştı. Akşamın darı yakındı. Bozkırın büyülü, sapsarı güzünde salkımsöğütler, karagüller kavlıyordu.

Yıllar yılı gönülde zulaladığımız hasreti takdir ettik uluorta. Üvey anam, yaşlı babam, erkek kardeşlerim ve çimeni gözlü bacılarım ile uzun uzun sarıldık birbirimize. Bu zoraki muhacirlikte çok şükür ki hayataydı sevdiklerim. Bir kısmımız, aşiretimizin Silvan tarafındaki alt koluna konuktu. Civar köylerde ikamet edenler de vardı.

Yorgun ve yaşlı çehresinde sayrılık okunan babam, beni görür görmez gözyaşlarına hâkim olamamıştı. Ağlaştık bir müddet. Onu, yollar yormuştu belli ki. Ağzında kalan son dişlerden eksilenler olmuştu. Sesinin tonu damağındaki kayıplara işaretti. Gittikçe takatten düşmesi alelade bir durumdu. Ancak bu çabuklukta tükenmesine, ziyadesiyle üzülmüştüm. Yaslanılan yüce dağı fena halde görünce işkillenmemek mümkün olur mu? Buna rağmen galebe çalan kavuşmaktı, sevgiydi.

Gece boyu hem anlattı hem duygulandı. Birlikte yola çıktığı bazı akrabaları kayıptı. Kirmanşah tarafına olduklarını duymuştu. Lakin onları gören bilen yoktu. Bir umut diyerek yaşadıklarına kanaat getirmişti. Yıllanmış eğrisinde yedi çarkla dönen feleğin evi yıkıla. Kim bilir neredeydiler?

Kızıl nar taneleri gibi dağılmıştı aile, ovaların yüzüne, dağların duldasına. Genişti toprakları Tanrı’nın. Kimi hasretlik çekerdi yurt edindiği yerin çarmıhında kimi yazgısına öfke kusar, lanet okurdu gece gündüz. Muhacirlik sıkı bir dertti, yaman bir sancı… Daima vururdu yüreğin bamteline. Kim tav olurdu ki yabancı bir memleketin bereketine, kalem gibi boy vermiş başaklarına?

Köklerin yurdu çoraksa da orası cennetiydi ruhun. Sanırım babamın bedeninde peyda olan derdin müsebbibi yabancılık uruydu. Sen ki yedi köyün hükümranı; düşmüşün, garibanın, kimsesizin kapısı. Ata yurdunu terk-i diyar etmişsin. Kısır, susuz bir ovada yaşam kurmaya uğraşmışsın. Boyun eğmişsin kula belki de. Bunlar reva mı gönül ehline?

İşte, hak yazınca olur misali. Ömrünün son deminde ona düşen buydu. Bana kalansa kör bir mavzer fişeğinin sırtımda açtığı çukur.

Gecenin kara yaldızlı entarisini, sözün ve hatıraların çığlığıyla doldurduk. Kenarından sessizce açılan hafızanın yâd edildiği bir kesiti sonlandırıp uykuya hazırlandığım vakit, yalnızlık tılsımı azar azar sıyrılıyordu benden. Ölümün arsız elleri uzağımda. Yıllar sonra mavzerimden ayrı yatacaktım. Fişekliğim kil duvarların solukluğuna emanetti. Çaprağı çözülmüş atım ve ben, düşman sesleriyle yırtılan hülyalardan uzaktık artık.

Dünyaya yeniden gelmiş gibiydim. Anadan üryan. İlk gece yaşam kokuyordu çokça huzur. Durgundu sular ve gökyüzü. Ancak garipsememek ne mümkün. Yıldızların sıralandığı buğulu zamanlardan hakikaten arınmak zordu. Bu yüzden gecenin kollarını tamı tamına iliştiremedim birbirine. Erkenden uyanıp dışarı attım kendimi. Uçsuz bucaksız göğü örterek üzerime, daldığım bozkır uykusunun tadı yoktu nice ruhun ağırlığı sinmiş damlarda.

Ulu Karacadağ’ın keskin rüzgârını hasarlı ciğerlerime doldurup bekledim güneşin ilk sarı okları düşünceye dek. Ala şafak pılını pırtını usulca toplayıverdi. Ovanın geniş kirpikleri açıldı ardı sıra. Suların çağıltısı karıştı çengelli seslere. Köy usul usul kıpraşınca yalnızlık kanat çırptı.

El kıyımı tütünü sarıp sarıp gümüş tabakamı silme doldurdum. Sabahın seyrinde bir dal içip yaşamın eşsiz tınılarını yeniden duymak için kulak kesildim. Bastıbacak çocuklar, ibikli horozlar, sütten kesilmiş kuzular, kırmızı tüylü sıska tazı ve telaşsız insanlar. Düşünüyordum. Harbin soğurgan tarafı ne zalimmiş. Birçok şeyi unutturmuştu bana. Sarih çizgilerle, uysal seslerle doğardı gün. Tenhalık kertilirdi öbek öbek.

Güneşten evvel uyanan anam, ufuklara bakıp sessiz bir yakarışla ayinini tamamladı. İtikadı yeniden bahşedilen duru sabaha, aziz göğeydi. Oturduğum yerden göz ucuyla onu izlediğimi fark ettiğinde tıpkı çocukluğumdaki gibi sevgiyle gülümsedi bana.

Maziyi yakasından silkeleyince yaşamımıza girdiği ilk anı hatırladım. Öz anamın dermansız bir hastalıktan göçtüğü ikinci seneydi. Ve zor yıllardı bizim için. İlk başta yadırgamıştık onu. Ondan uzak durmayı yeğlemiştik. Çünkü hiç kimse anamızın yerini tutamazdı ve onun emeklerinin üzerine gelip konamazdı. Üzgündük, yaralıydık, öksüzdük.

O, bütün karamsarlığımızı tez zamanda boşa düşürmekle kalmamış, acımızı sağaltan bir peri olmuştu. Bizleri, bizzat kendi doğurmuş gibi bağrına basmıştı. O günden sonra hiçbirimiz, üvey analara hitap edildiği şekliyle onu çağırmadık. İsmini veya başka bir yakıştırmayı, kutsal ana sözcüğüyle bütünleştirmedik. Kolay değildi elbette. Lakin boş kalan yanımızı doldurmuştu her nefeste.

İşte, harpten uzak duru bir sabah. Türlü hülyalara daldığım sırada anamın merhametle göveren sesi yankılandı. Kelamı bin neşeye değerdi.

“Canoğul, çok büzülmüşsün,” dedi süt dolu bakır kaseyi uzatarak, “Çocukken günde iki kez süt kaynatırdım size. Çok severdin sütü, bilhassa akşamüstleri.”

Yerimden doğrulup, “Ana niçin zahmet ettin. Birazdan sofraya oturacağız zaten,” diye söylendim. “Gel hele otur yanıma. Şafaktan beri hiç dinlenmedin. Bacılarım etrafı toparlarlar, yorma kendini.”

Bakışlarıyla sevgisini yineledi. “Dünya işi işte oğul,” dedi ve “Evlatlarımın düştüğünü görmeyeyim de ne olursa olsun. Size gelecek gada, bela beni bulsun.” Bir parça ekmek katık edip içtiğim süt, benim en kırılgan yanımdı. Sabahın gölgeli seyrinde buğulanan yeryüzü, bölünen zaman, hep çocuk kalanlar. Ben neydim ki? Harpten dönmüş adı sanı bilinmeyen bir kahraman mı? Kimse bilmez. Lakin anamın nazarında bir sabiydim hâlâ. Beni yedi canlı bilenler görseler ne derlerdi acaba? İblis gülerdi bu halime en çok da. Nice badireler geçirmiştim, geceleri hareketlenen korkusuz müfrezeleri atlatmıştım. Kabulümdür. Hafif bir süvari, yaman bir talimli.

Düşman cemselerine göre görünmez biriydim belki. Koca bir kızılçamdan oyduğumuz yalağa yorgun atlarına su içirmek toplanan sersemler suya karıştığımı söylüyorlarmış. Atlarını ürküten kurbağacık benmişim. Yol göstermek için tutsak ettikleri çocuk, bile neredeyse inanacakmış onlara. Hâlbuki hakkımdaki birçok şey mübalağaydı. Mavzer yarasını içinde taşıyan etten kemikten bir âdemdim yalnızca.

Yıllar sonra yeniden tahta sofranın etrafına kümelenmiştik ailece. Günün tazeliğiyle gelen yalın huzur, avludaki nar ağacına tüneyen kırlangıçların cıvıltısıyla bütünleşmişti. Feleğin şavkı sularda tesirli bir hal almak üzereydi. Öğleyin köyün alt tarafındaki değirmene gittim. Burayı altı yıldır kardeşlerim çalıştırıyormuş. Birkaç ölçek buğday, geçim kapısı olmuştu onlara. Çünkü naçar kalınmıştı yâd ellerde. Güz gelince, her iki taşın sepeği de can bulurmuş. Çevre köylerden gelenlerin işleri görülsün diye gece gündüz faal dururmuş. Kışa doğru işler yavaştan kesatlaşırmış.

Biçimli taşlardan örülü ön duvarı yüksekçeydi. Ahşap çatısı eskimiş bu değirmen yemyeşil bir koyağın başındaydı. Sırtı kel tepenin duldasına düşüyordu. Yakınında kalın gövdeli birkaç söğüt, telli kavak… Değirmenin geniş tahliye kanalından çıkıp koyağın derinliklerine doğru ağır akan su aşağılarda hallice bir nehre dönüşüyordu. Kavruk yüzlü ovanın aksine suyun yatağı capcanlıydı. Kelaynaklar, serçeler, boynuzlu engerekler, alıcı kuşlar, boz atlar.

Suyun çakıl bezeli ağzında oturup bozkırı seyre koyuldum. Çorak toprak yanmıştı. Kıpkızıl… Güz güneşinin yalımı altında parıldıyordu volkanik kayaçlar. Sıcaklar henüz tam kırılmamıştı. Koyak dışında yaşam emaresi neredeyse yok gibiydi. Cılız bitki örtüsü tek tük çalılıklardan, geven kümelerinden ibaretti.

Dağın gönlü ikindi rüzgârıyla seğirirken bacılarımdan biri koşarak yanımıza geldi. “Ağabey,” dedi telaşla, “konuklarımız var, seni bekliyorlar.”

Bir süre duraksadım. Bu konuklar kimlerdi acaba? Yoksa Silvan tarafındaki amcam mı gelmişti? Aklıma ilk hücum eden isim oydu.

“Nereden geldiler?” diye sordum merak içinde.

“Uzaktan kimse gelmedi. Köyün ileri gelenleri senin geldiğini duyup ziyarete gelmişler.”

“Ah bacım ah! Baştan söylesene köylülerin geldiğini… Onlar konuk sayılmazlar. Birazdan geleceğimi söylersin.”

Son cümlemi bitirmeye kalmadan kardeşim Bekir araya girdi, “Ağabey, istersen hemen gidelim. Gecikirsek ayıp olur konuklara. Saygısızlık bilirler.”

“Madem öyle diyorsun…”

Eve varınca büyük bir cemaatle karşılaştık. Ne diyeceğimi bilemedim kapıdan girdiğimde. Afalladım doğrusu. Babamı hafifçe süzdüm ve gecikmiş bir baş selamıyla birlikte,

“Hoş safa geldiniz,” dedim topluluğa.

Hep bir ağızdan gür bir sesle, “Hoş gördük, sen de hoş geldin,” diyerek karşılık verdiler.

Evin konuk odasında yaş sırasına göre oturmuş cepkenli, puşili, kamalarını ve gümüş tabakalarını minderlerin ucuna koymuş bir grup yabancı insan. Çoğunun yaşı epey geçkindi. Ayaktaydım. Hangi hizanın sonuna ilişip oturacağıma karar vermekte güçlük çekiyordum. Aşiret geleneklerimize göre kendiliğinden oluşan bir oturma düzenimiz vardı. Herkes, yerini bilirdi. Yaş, hikmet ve hüner. Ev sahibi hürmet gereği dizinin sonuna ilişse daha makbule geçerdi. Aksakallılardan biri eliyle işaret etti ve “Evladım, senin yerin burası,” diyerek yanındaki boş mindere davet etti beni.

Aksakallıların arasında düzgün giyimli adam dikkatimi çekmişti. Uzun boylu, kemikli ve ince bıyıklarının ucunu burmuş yağız bir adam. Tahminimce orta yaşların sonundaydı. Bakışları keskindi. Oturdum usulünce. Sağımdaki yaşlı çok bekletmedi hemen söze girdi, “Evladım,” dedi ve yağız adamı göstererek, “bu Zülfikar Ağamız, rahmetli babasından sonra aşiretin başına geçti. Karacadağ çevresinde altmış sekiz köyümüz var. Bizim bu kol, Zülfikar Ağa’yı sever, sayar ve onun sözünü dinler.”

Muhacir olduğumuz köyün ağası, aynı zamanda tüm civarın idaresini de elinde tutuyordu. Duruşundan az çok belliydi. Aksakallı, konuşmasını sürdürürken Zülfikar Ağa ile göz göze geldik. Tanıştığımıza dair memnuniyetimizi bakışlarımızla icra ettik birbirimize.

Sonra yemekler yenildi, fincan fincan dibek kahvesi içildi. Sohbetimiz serhat boylarındaki harp etrafında dönüp durdu. Merak içinde sual ediyorlardı olan biteni. Düşmanla dişe diş, korakor geçirdiğimiz altı yıllık harp günlüğünün birazını açtım onlara. Az konuşmayı yeğleyen karakterimden ötürü eksik gedik bıraktığım ne varsa babam tamamladı veya üstünü örttü. Bilakis saygısızlık olurdu. Ağa ve cemaati kolay kolay kimsenin ayağına gitmezlerdi. O kolun saygın büyükleriydi. Sözlerinin ağırlığı herkesçe bilinirdi.

Akşamüstü konuklarımız dağılınca biraz nefeslendim. Birkaç saat boyunca sözü ölçüp biçip konuşmak, en ufak kıpraşmaya bile özen göstermek önemliydi. Çünkü ağa kısmı, feodal düzeni sağlamak için itaati öncelikli tutardı. Yedi ceddimizden bilirdik bu hususu. Ancak, bizler burada muhacirdik. Her parçamız bir yerdeydi. Nihayetinde kadim topraklarımızdan uzaktık. Sözümüzün kudreti bu yörede etkin değildi. Gerçi, yer fark etmeksizin babamın bu yönlü bir çabası hiç olmamıştı. Zaten aşiret meclisi Hacı unvanıyla hitap ederdi babama. Gençliğinde mukaddes topraklara ayak basmak, günahlarından arınmak için altı ay yol yürümüş, hac farizasını yerine getirdikten sonra geri dönmüştü. Yeryüzünün her karışını mabet bilen gönül ehli bir zattı. Karıncayı incitmez, serçenin su içtiği kaptan içerdi. Cümle mahlûkatla arasındaki sır perdesi açıktı.

Namı diğer Zor Hasan Ağa amcamın aksine uysal mizaçlıydı babam. Sülalenin toplumdaki üstünlük vasfını reddediyordu. Riyasız, kibirsiz sade bir ömrün nahif bekçisi. Ve bu yabancı topraklarda “Muhacir Hacı” adıyla bilinir olmuştu.

Buralara ayak bastığımdan beri anamın dizinin dibinde oturmak, değirmene gelen insanların öyküleri dinlemek ruhumu nicedir ele geçiren marazdan kurtarmıştı. Ara ara sızlayan yaramı tınmıyordu bedenim. Hafiflemiştim. Harbin ortasında köşe bucak saklanırken yahut geçitlerde düşmana pusu kurarken yürek sarnıcımı dolduran korkulardan, hafızamda çürümemek için direnen bütün hantal, dişlek, kötürüm düşüncelerden kurtulmak üzereydim. Mütevazı bir yaşam sürdürmenin bedelini katbekat ödemiştim. Tek dileğim, günü uğurlarken entarisine düş oldurduğumuz narin akşamlara tez elden ulaşmaktı. Köklerimize dönmeliydik gök bölünmeden. Körpeciklerimiz, yazgılarını topraklarımızda tel tel örmeliydi, cins tayları ehlileştirip çoğaltmalıydı akça sularda ay düğümleri kesişirken. Velakin babam hastaydı. Hoyrat bir akarsuyun karşı kıyısında durmuş gibiydi zaman. Ne yapsam nafile. Yola meyletmedim böylece. Hasretini şifahen dillendiren babamın yarasına merhem olamadım.

Güzün, sarı tonlarını ayan beyan sergilediği günlerdi. Zülfikar Ağa’yla köyün çıkışında yolumuz kesişti. Ona refakat eden süvariler mavzerlerini çapraz asmışlardı göğüslerine. Birkaç gündür nükseden göğüs ağrısından ötürü başını yastıktan kaldıramayan babamı, ferahlasın diye civarda dolaştırıyordum. Bize selam verip yoluna devam edeceğini düşünürken aniden atını durdurdu. Vakur bir eda takınmıştı gene. Kuşağında gümüş kaması. İnce boyunlu, ayakları sekili, alnında küçük bir akıtma olan kırmızı tüyleri parıldayan atı huysuzlanıyordu yerinde. Hâl hatır sordu ayaküstü. Babama acil şifalar dileyerek atını kamçıladı. Arkalarından baktım uzun uzun. Harran Ovası’na doğru dörtnallaydılar. Rüzgârla bir olmuş siluetleri dakikalar içerisinde silinip gitti. Zülfikar Ağa’nın bana soğuk durduğunu düşünmeye başladığım sıra babam onu kastederek, “Evladım,” dedi. Sesi hırıltılıydı. “İyi olmasına iyidir, lakin çok keskindir.”

“Evet, baba,” dedim, “biraz da ketum bir hali var sanki.”

“İnsanoğlu türlü türlü evladım… Kimi kibrinden konuşmaz kimi yarasından kimi yaradılışından.”

“Sanırım beni pek kanıksamadı. Onun tavırlarından böyle bir düşünce hâsıl oldu bende.”

“Muhacirlik zordur oğlum. Kimse kolayına yanaşmaz. Altı yılda ancak alıştılar bize. Kardeşlerin gibi mülayim olmadığını düşünüyorlardır. Pek haksız da sayılmazlar oğlum. Senin mizacın farklı.”

Sohbetimiz, topraklarımıza dönme hususuna evrildiğinde yerinde durdu ve çiğ mavi gözleri inceden bulutlandı. O haldeyken göz göze gelmek istemedim onunla. Çünkü kendimi tutamazdım. Ağır yaradan sonra tuhaf bir biçimde hislenirdim. Yol kenarındaki yassı taşlardan birine oturup bastonunun kabzasını iki eliyle kavradı.

“Şu karşıki tepeceği görüyor musun,” diye sordu babam.

Cevap vermeden önce gösterdiği yeri göz ucuyla taradım. “Gömütlerin üst tarafında geven kümeleri ve birkaç alıç çalısıyla örtülü yüksekçe olanı.”

“O değil, hemen onun ayağının dibindeki yayvan tepe.”

“Küçüğü.”

“Ha o işte. Köylüler oraya Yılanlı Tepe diyorlar. Boynuzlu engerekler, kocabaşlar, kedi gözlüler, çöl yılanları… Bir zamanlar yılanların ziyaretgâhıymış.”

“Orayı iyi biliyorsun o zaman.”

“Birkaç kere bozlan çayı ve kekik topladım o aklanda.”

“Yılanları dedikleri kadar vardır o halde?”

“Anlatılanlar bir efsaneden ileri geliyor. Yılanlara gelince dokunmadığın sürece zararsızdır. Lakin onları da hasım bellemişiz. Onlar da bizim gibi yaratılan.”

Bir an sustu. Aklından ne geçirdi. Tanrı bilir. “Şimdi kulaklarını aç, beni iyi dinle,” dedi ve kelamını tane tane dizmeye başladı. “Günlerim sayılıdır. Bundan iki yıl evvel bir rüya gördüm. Geceleri yıldızlara bakıp bir çıkış yolu aradım. Yine de sırrımı kime açacağıma bir türlü karar veremedim. Doğrusu salimen gelmen için hep dua ettim. Sen, sıcak harp görmüşsün. Olup biteni izah etme kudretine sahipsin. Anlarsın. Gelişin tükenmiş bedenime, bacaklarıma takat oldu. Lakin yakamı bırakmayan bu hastalık, beni çok yürütmez.”

“Sözlerin içimi burkuyor, ne olur böyle konuşma,” diyerek ellerine sarıldım ve ekledim “Tanrım ömrümden alıp ömrüne serpsin.”

“Yok, evladım. Ben dilediklerimi ekseriyetle yaşadım. Toprağıma denk ömrün olsun. Ölüm haktır, çünkü adil olandır. Tepe, diyordum. Rüyamdaki gibi duruyor şimdi de. Birini defnetmek için çoluk çocuk oraya doğru yürüyorduk. Üç alakarga ve bir güvercin ailesi önümüzde alçaktan uçuyordu. Dört kollu tabutu taşıyanlardan biri de bendim. Mevtanın kim olduğunu bilmiyordum. Yâd ellerden gelen biriydi. İsimsiz cisimsizdi. Onu tepenin ortasındaki alıç çalısına yakın bir yere gömmelerini istemişti. Kabir yerinde apak taşlar çıkacağı konuşuluyordu. Hakikatten tepeye vardığımızda taze toprağın üstünde iki kireç taşı duruyordu; çekiçle yontulmuş gibi biçimli, hafif. İlaç için aransa onlardan bulunmazdı civarda. Mevtayı, ebediyete uğurlarken taşları düzgünce diktik kabrine.

Cemaat, o gece mevtaya refakat edecek kişileri seçip tepeden inmeye başladığı sıra ben de adım atmaya yeltendim. Lakin elim, kolum, bacaklarım boşalmıştı. Başımı kıpırdatmaya uğraştığım sıra tahtaları gördüm. Telli kavaklardan… Yerimden milim oynamayınca ürktüm. Seslere kulak kabarttım. Adımı rahmetle anıyorlardı. Meğer tabutunu taşıdığım kişi benmişim. İnsanı kâmilmişim. Zira dediklerim bir bir gerçekleşmiş mucize gibi.”

Babamın rüyasını soluğumu tutarak dinledim. Harp boyunca, kanı, vahşeti, parçalanmış cesetleri görmüş, bozkıra yayılan çürümüş et kokusundan iştahımı günlerce kaybetmiştim. Alt üst olan ruhuma rağmen, hüngürdememiştim. Şimdi öyle miydim? Zamanın terkisine bırakılan eğreti birçok şey gibiydi çelik tarafım. Kayıptım. Bir düşten yüreğime dökülen keder. Ağır geliyordu. Ah, benim halis hâllerim. Üzüntülü bir dille, “Şimal yeli üşütmeye başladı, artık eve dönelim mi,” diyerek babamın rızasını almak istedim. “Dur, daha kelamım bitmedi,” dedi. Sesi yankılıydı, ölümü korkutan çiğ mavi bakışları buğuluydu. İnanmıştı rüyasına hiç kuşkusuz.

“Ölü bendim, dışardakilerden duymuştum. Sesleri hâlâ kulaklarımda… Üç gün bekleyeceklerdi kabrin başında.”

“Niçin?” diye sordum merakla.

“Doğru ya, sen bilmezsin,” diyerek konuşmasını sürdürdü. “Bu civarda kabirlere musallat olan bir yaratık dolaşmakta. Taze mevtanın kokusunu alır almaz, ona zarar vermek için kabrine giriyor.”

“Tuhaf ve ürkünç bir hadise... Gören olmadı mı onu?”

“Henüz yok,” deyip nefeslendi. “Azrail’in yakınlarımda dolaştığın biliyorum. O ölü benim. Kanaat getirdim rüyama. Bundan gayrı ailenin başı sensin. Ne yapıp edip beni oraya gömeceksin. Alıç çalısının tam dibine. Bir de geceleri kimse beklemesin kabrimin başında.”

Babamın anlattıklarını dinlerken lal olmuştum. Yürüdük sessizce ikindi yeliyle zil zurna olan ağaçlar eşliğinde. Kader dizgisindeki son günleriydi babamın. Sonra dehrin topacı hızlı dönmeye başladı. Günlerin boynu kısaldı, geceler nazlandı. Bulutlar bir toplanıp bir dağıldı koyun sürüsü sanki. Güzün ince çehresi giderek paslı bir hal alınca yorgun argın bitkiler çekilmek için zırhlarına döngünün en ince ayarını bekledi.

Değirmen mevsimi son bulmak üzereydi. Babama belli etmeden hazırlıklara başlamalarını istedim kardeşlerimden. Dönecektik ait olduğumuz topraklara. Aksilik bu ya, maraz bizimle cebelleşircesine el yükseltti günden güne. Elimizi, ayağımızı bağladı Böylece moralimiz yerle yeksan olunca yola çıkmayı bir başka bağbozumuna havale etmekten başka çare göremedik. Boynu bükük, mecalsiz. Ruhum tavsamaya başlamıştı. Bedenimde kapanmış yaranın sekeli yeniden azdı, kınını ince ince kesen çürük bir kılıca döndü.

Tuhaflaşmıştım. Babamdan önce ölmeyi yeğliyordum. Eğer onu bizim kadim beşiğimize ulaştıramasam neye yarardı yaşamak. Bunca zahmet beyhude mi çekilmişti yoksa? Yola revan olmak bir türlü nasip olmuyordu. Niçin? Bu halimden pek hazzetmeyen babam, bir gün “Dağların anahtarı evladım,” dedi merhamet dolu sesiyle,” gel, yatağımın başucunda otur. Üç beş kelam edeyim sana. Onca yılın hasreti birkaç günde çıkmaz bilirim. Lakin bu son demimdir. Yanımdan ayrılma.” Yaşlı ellerini avuçlarımın içine alıp yüreğinin sesini dinledim.

“Sen hiçbir yere gitmiyorsun baba,” dedim sesimi bütün çaresizliklerden sıyırdım. “Ata toprağımıza er geç götüreceğim seni.” Çiğ mavi bakışlarına can geldi, gülümsedi, “Vakit yol vermiyor, artık çok geçtir konukluk uzamamalı. Benden sonra kardeşlerini yanına al, yola düzül. Ağaç kökü üstünde dal budak salar. Burası size gelmez. Muhacirlik başsız bir çıbandır, sızlatır durur ömrü. Sağ olsunlar geldiğimiz günden beri bizleri bağırlarına bastılar. Hâllenip küllendik burada. Harp bitti, ağzı kanlı düşman kabuğuna çekildi. Zamanla hattın üst tarafını da bırakıp kaçar giderler.”

Babamın sözlerini can kulağıyla dinledim, söylediklerine harfiyen onay verdiğimi bakışlarımla belli ettim. Lakin gönlüm kekre bir tatla sıvanmıştı bir kere. Babamın içini yakıp kavuran hasreti bildiğim halde ona derman olamamak çok ağır ruhsal bir yüktü omuzlarımı deşen. Bilsem ki o uzun, meşakkatli yola dayanacağını anında kervanı yola dizerdim. Hafif bir süvari bile kırk uzun günde ancak menzile varırdı. Çoluk çocuk, hasta, yaşlı insanlar.

Kağnılarla çıkılacak seyrüsefer dura dinlene ilerlerdi ve bir aksilik olmazsa topraklarımıza varmak iki ayı bulurdu. Hasta babam ölümü çok dillendirdiğine göre, kesinkes kabullenmişti muhacir bir kabir olmayı. Onun hisleri çok güçlüydü. Yanılmazdı kolayca. Rüyasını bana açması başlı başına bir emdi. Onu bir yol ağzının toprağında bırakmaktansa istediği tepeye gömmek en iyisiydi. Bekleyecektim, yeri, yurdu belli bir kabri olsun diye.

Sonra çok sürmedi. Küt ayaklı güz som rengini bölüştürdü karşı tepelere. Bulutlar meclisi daha sık toplanıyordu. Rayihası alınmış toprağın yüzüne küçük çiy taneleri düşmeye başladı usulca melun ölüm çepeçevre sardı evin etrafını. Babamın benzinde ayrılığın belirgin tonu. Yas günü yakındı. Büyükler anlatırdı, “Ölmeden kırk gün önce ölüm bedene iyice yuvalanırmış.” Soğuyan ayaklar, büzüşen eller, kısılan damarlar, çukura kaçan gözler. Babamın çiğ mavi gözlerindeki yaşam ısrarı artık sinikti.

Zülfikar Ağa ve yanındakiler, babamı günaşırı ziyarete geliyorlardı. Güngörmüş bu insanlar çok tecrübeleri yabana atılmazdı. Onlar da mutlak sonun yaklaştığını farkındaydılar. En zor an, sekerat hâli. Babamın etrafında oval şekilde sıralanmıştık. Ağa, ölümün sinsi halini hissetmiş olacak ki sordu, “Muhacir Hacı, bir isteğin var mı benden?”

Babam, elini hafifçe kaldırıp yüreğine bastırdı ve böylece minnetini belli etti. Aynı tavırla karşılık verdi Zülfikar Ağa, “Bunca yıllık hukukumuz var. Söyleyeceklerin başım gözüm üstüne.”

Babam, ağzını oynattı konuşmak için fakat gücü el vermedi. İşaret parmağıyla beni gösterdi cemaate. Anlamıştım bakışlarından. Rüyasını onlara açmamı istiyordu. Aniden üstüme büyük bir merakla gözlerini diken insanları bekletmedim. Rüyayı tane tane anlattım. Anlattıklarımı pürdikkatle dinleyenler, babamdan durumla ilgili tasdik beklediler. Neticede bir rüyaya insanları inandırmak, koşulsuz bir güven duymalarını beklemek güçtü. Babam, “Doğrudur,” kabilinden başını üç kez salladıktan sonra çiğ mavi gözlerini kapattı usulca. Ne bir acı ne bir serzeniş… Yumuşak ve asil bir ölümle vedalaştı bizimle.

Bulutlu günün çapraşık ayakları öğleüzerindeydi. Ölümün koca ağzına bir can daha dökülmüştü. Her gün avlunun duvarlarına tüneyip cıvıldaşan serçeler, kül renkli, mor gerdanlı güvercinler ve alakarga ailesi gagalarına taş bağlayıp seslerini kilitlemişlerdi. Ta Kafkaslardan cetlerimizin getirdiği soylu köpeklerimiz, suspus olmuşlardı.

Zülfikar Ağa, cemaatten birkaç kişiye emir buyurdu. “Yılanlı Tepe’ye gidiyoruz. Muhacir Hacı’ya karşı görevimizi yerine getireceğiz. Bakalım hakikatten Hacı, Tanrı’nın sevgili kulu muymuş?”

Ağanın son sözleri hoşuma gitmese de ses etmedim ona. İçimden, “Bana ikinci bir ömür bağışlayan yüce Tanrı’m, sen kimsesizlerin sahibisin. Babamın rüyasını gerçek kıl. Bilakis yüzüm yerden kalkmaz bir daha,” diyerek dua ettim yol boyu. Tepeye varır varmaz, babamın söylediği alıç çalısının dibini gösterdim. Köylüler, kıraç toprağın çatlak bağrına kazmalarını indirmeye başladılar. Kabir derinleştikçe hop oturup hop kalkıyordum. Toprak bir arşına yakın kazıldı ortada ne bir belirti ne de bir taş. Bütün gözler bir mucizeyi bekler gibi kazmanın ucuna kilitlenmişti. Umudumu diri tutmaktan başka çarem yoktu. Ağanın ikide bir gözlerimin içine içine bakması benliğimi tarumar etse de soğukkanlılığımı bozmuyordum.

Eğer rüya gerçekleşmezse el âlemin bizi rencide etmesine gerek kalmazdı. Kendi kendimi yer bitirirdim. Oracıkta lanetli bir taş olmayı dilerdim Tanrı’dan. Yoldan gelip geçenlerin tüküreceği, itip kaktığı eğri bir taş. Dalmıştım. Çukurdaki uzun boylu kazmacı, belinin hizasını göstererek “Erkekler için kazılan kabir bu derinlikte olmalı. Bir karıştan fazla inmeliyiz.” dediğini duyunca da önemsemedim olan biteni. Sert toprağa art arda inen kazma vızıldadı aniden. Köylüler üşüştü kabrin üstüne. Şaşkınlıktan gözbebekleri yuvalarını zorlamaya başlayan insanların arasından bir yer bulup eğildim o yöne. Kazmanın sivri ağzı apak bir taşa takılmış duruyordu. Adam ne yapsa oynatamıyordu. Gürbüz bir genç hemen yetişti imdadına. Elleriyle taşın etrafını açmaya koyuldu. Fazla toprağı küreyip dışarı atınca apak taşlar iki oldu. Beyazı sedefli, uzun gövdeleri biçimli, ebatları tıpatıp aynı taşlar.

İçimde topaklanan buhran sönümlendi. Hafifledim. Yürek atımlarım esrarengiz bir güzelliğin akışına karıştı. Doyasıya seyrettim taşları. Şaşkınlık ve suskunluk birbirini takip etti o ıssızlıkta. Epey süren dini vecibeler yerine getirilince ikindi namazına müteakip babamı defnettik. Tepedekiler, “Muhacir Hacı, kırklardan, erenlerden…” laflarını fısıldadılar birbirlerine ve bölük bölük terk ettiler tepeyi. Nihayetinde baş başa kalmıştık. Zülfikar Ağa, birkaç yaşlı ağıtçı kadınlar, kavalcı ve bizler. Ayinin son safhasını bilerek uzattım. Kavalcıdan, babamın yanık sesiyle arada bir tellendirdiği halk ezgisini üflemesini istedim.

“Ay delal, ay delal Were delal, min li diyara’, diyarê Selwîn e Tavek ketiye Qerejdaxa şewitî Gulê bavê Mamdêla rengîn e.” Keder, ince bir sis olup gezindi sesin perdesinde. Yer gök sustu bütün dilleri. Biz de ilk gece ölüyü yalnız bırakmama töresi uygulanırdı. Dini gereklilik, hatır, saygı. Fakat bu köyde durum biraz farklıydı. Gömütlere musallat olan yaratıktan ötürü mevtanın başında günlerce nöbet tutuluyordu. Eve dönmek üzereydik. Zülfikar Ağa cemaate dönerek, “Diyorum ki bu gece birileri dursa Muhacir Hacı’nın yanında,” dedi. Kimseden ses çıkmayınca bana baktı. Çelik kıvamındaki bakışları olur mu olmaz mı, dercesine bir cevap bekliyordu benden. “Ağam,” dedim yumuşak bir üslupla, “bunu istemek hakkındır. Lakin babam, civarımda kimse beklemesin diye vasiyet etmişti.”

Sessiz sedasız bir halde geven kümeleriyle sarınmış, aktavşanların, yılanların dinlencesi tepeden boşalttık gölgelerimizi. Yapayalnız kalan kabre uzaktan dönüp baktım birkaç kez. Üzüncüm kabuğumdan tamamen sıyrılmıştı eve vardığımda. Taziyemize gelenler iyi ağırlansın diye önceden tembihlemiştim kardeşlerimi. Konu komşu el birliğiyle hazırlıkları yapmışlardı. Koçlar kesilmiş, kazan kazan kavurma pişirilmişti. Muhacir Hacı’nın kapısı, boş kalmazdı. Yas veyahut düğün hiç fark etmezdi. Bu manevi sorumluluk bendeydi artık. Bütün işleyiş babamın bıraktığı gibi devam edecekti. Zihnen ve kalben onun davasına sadık kalacaktım yaşadığım sürece. Apak taşlar, merhumu kimselere mahcup etmemişti. Ben de tabiatın bu sessiz varlıkları kadar olabilmeyi becerecektim her hâlükârda.

Akşamın geç saatlerinde avlumuzdaki kalabalık seyrelince köşeme çekilme fırsatı bulabildim ancak. İç sesimden pişmanlık kokusu alıyordum sanki. Gömüt yerinde kimseyi bekletmemek yanlış mıydı acaba? Taptaze mevtanın tepenin başında kimsesiz kaldığını düşününce işkilleniyordum.

Daha evvel kabirleri pervasızca açıp cesetleri parçalayan yaratık, babamı da rahat bırakmayacağı aşikârdı.

Gecenin som demi yavaş yavaş çekilirken göğün çeperlerine hâlâ ayaktaydım. Açıkçası didişiyordum kendimle. Ruhuma diş geçiren düşünceler, her saniye azap çektiriyordu bana. Köyü çepeçevre saran ölümün gizli kalıntısından yükselen avazı duyuyordum. Çağrılıyordum bu esrarengiz gecede. Doğru muydu, âlemler arasına çekilen ince perde? Toprağa düşenin ruhu zor mu terk ederdi civarı? Mevta, yerine kail olup gidince mi hafiflerdi ağaçlar, duvarlar, sular?

Olmadı. Yenik düştüm arsız vesveselere. Epeydir elimi sürmediğim mavzerimin kayışını sıyırdım asılı durduğu yerden. En küçük bir hışırtı çıkarmadan dışarı attım kendimi. Artık, o tepeye gidecektim ne pahasına olursa olsun. Kendime, babama verdiğim sözü çiğneyecektim. Günahkâr sayılacaktım belki. Güzergâhımın ters istikametine doğru yürüdüm bir vakit. Karaltımı görmemeliydi hiç kimse. Gözleri uyku tutmayan bir köpek, bir gece kuşu ele verse beni ne ederdim sonra? Karanlıkla bütünleşip yakın damlardan sıyrıldım. Bozkırın esmerliğine parça parça dağıldım, sızdım en ince halimle sonsuzluğa.

Harpteyken düşman mevzilerini sis gibi sarardım. Sonra âdeta büyülerdim her yeri. Lakin o günler çok geride kalmıştı. Tecrübelerim körelmişti. Biliyordum. İnsan en hafif sesleri, en gizli kokuları duyardı zifiri uykularda. Bilincin hassas enginliği, tabiatın telaşını anlardı. Döngüde cereyan edecek bir hadise gözünde kaçmazdı cümle mahlûkatın. Suyun gözleri, ağaçların kulakları, kirpilerin, böceklerin duyargaları.

İzimi kaybettirmek için yolu uzatıyordum. Temkinliydim. Gelgelelim gecenin kara kapısında bir faninin cılız nefesini duydum. Önümdeki küçük bir kertiğe öylece çömdüm. Mavzerim elimde. Tetiğe davranmam için henüz erkendi. Kıpırtının yönünü tespit etmeliydim öncelikle. Gittikçe bollaşan sesin üstüme geldiğini hissedince inceden inceye tedirgin olmaya başladım. Gelen kimdi, neydi? Bir fani mi bir ölü mü? Belli değildi. Vaktin akmadığına bilmem kaçıncı defa şahit oluyordum. Ciğerlerime yularını geçirmeye çalışan korkuyla pençeleşirken boğuk bir fısıltı döküldü ıssızlığa, “Ağabey, ağabey benim.” Ortanca kız kardeşim Gögercin’in kederli sesini hemen tanıdım. Yavaşça doğruldum ve sinirlerimi gevşetip, “Yanıma gel, sessiz ol,” deyip çağırdım. Meğer kapıdan çıktığımı fark eder etmez bir gölge gibi düşmüştü peşime.

Köyden epey ıramıştık. Mehtabın ari çehresi perdelenince bozkır karanlığa kesiyordu yer yer. Bizi görünmez kılan kara bulutlara minnettardım. Güz nebatının balzamik kokusunu taşıyan Karacadağ yeli efil efildi. Tepenin eteğine vardığımızda soluk soluğa kalmıştık. Babamın kabri gecenin içinde kara bir tümsek gibi belirdi sonra. Gerildim, dizlerimin bağı çözüldü aniden. Damarlarımdaki kan donuverdi. Yerimde çakıldım, öteye gidemedim. Bereket versin ki bacım dirayetliydi, soğukkanlıydı. Duruşunu hiç bozmadan dimdik duruyordu yanımda. Yüreğimin ucunda ıkıl ıkıl dönenen her neyse beni kilitlememişti bir an.

Gece gözüyle mesafeyi pek tutturamasam da yakındık babama. Ağır bir bulutun mehtapla yeryüzü arasından çekilmesi uzun sürdü. Kımıltısız halimizi bozmadık o ara. Birkaç kulaç ötedeki ala şafağı hisseden köpekler kesik kesik uluyordu. Lacivert gökyüzünden körpe bir yıldız kayarak geçti üzerimizden. Işığı tükenince ova köylerinden birine düştü. Vakit yuvarlanmadı, âdeta üst üste topaklandı. İnce sessizlik yalınlaştı. Dünya tenhalaştı, insan bir gün daha eskidi uykusunda.

Kilitli kapılardan geçti gölgeler. Bozkırın çehresi ağardı. Mor dağlar silkindi. Bulut, imana gelip feragat etti ve mehtabın yarım tekerine yol verdi. Yılanlı Tepe baştan ayağa ışıdı.

Böylece tabiat her rengiyle dönendi. Babama koştuk, sarıldık apak taşlarına. Taze toprakta üç pençe izi. Civarı kolaçan etmeye kalmadan alıç çalısının berisinde uzun kuyruklu bir yaratık gözüme ilişti. Orta yere kapaklanmıştı. Ayağımla evirip çevirdim. Sivri burnundan akan kan toprakta mayalanmıştı. Fakat gövdesi sapasağlamdı. Ne olduğunu çözemedim. Daha çok yaşlı bir sansara benziyordu. O vakit içim huzura erdi. Avuçlarımı huşuyla açtım göğe. Bacım Gögercin’in nazlı sesi kulaklarımdaydı. “Gidelim ağabey.”

Öğrendim ki Muhacir Hacı, insanı kâmildi. Kırklardan mıydı erenlerden miydi kim bilir? Uhrevi âleme göçtü diye yası tutulmazdı onun. O darda kalanlara, kimsesizlere şefkatini, inayetini göstermeye devam edecekti hiç kuşkusuz. Şafak atmak üzereydi. Gecenin son ilmeği çözülünce köy bir başka uyanacaktı güne. Artık topraklarımıza gönül rahatlığıyla dönebilirdik güzün son bahçesi çürümeden.


Nihat Altun

299 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
bottom of page