top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Usame Yördem ile "Her Şey Başta Çok İyi Gidiyordu"yu Konuştuk

Bu yazıda Günce Yayınları ve Menteşe Belediyesi’nin ortaklaşa düzenlediği “2023 Mustafa Özbey Edebiyat Ödülü”ne layık görülen ve basılan “Her Şey Başta Çok İyi Gidiyordu” kitabının yazarı İ. Usame Yördem ile konuştuklarımızı okuyacaksınız. Usame Yördem ile konuşmakta ısrarımın bir sebebi onu merak ediyor oluşumdur. 2021 yılında çocuk işçiler ile ilgili öykülerden oluşan bir seçkide ismini görmüş, öyküsünü okumuştum. Sonra pek çok yarışma, dergi ve seçkide ismine rastladım. Fakat kendisi yoktu. Sosyal medya hesabını öykü  kitabı çıkınca açtı. “Yazarların özelliklerini bilmek, hayatlarındaki iniş çıkışları, enteresanlıkları öğrenmek, sosyal ilişkilerdeki tavır ve tutumlarını bilmek, onları gereksiz yere yüceltmekten, haksız yere yermekten alıkoyar,” diye okumuştum bir makalede. Yazarı bilmek yazdığı metni anlamakta, yazıya yakınlaşmakta da etken. İlk öyküyü okurken bunu fark ettim. “Menüde Neyse” öyküsünün içinde yazarı arar buldum kendimi. Çocukla babası arasında patlayan soruyu ben de okurla yazar arasında patlatayım: “Siz esasında nerelisiniz?” Neresi eviniz, kimsiniz?

Kendimi hep “bir yere ait hissedemeyen” olarak tanımladım. Bunu sıkça şehir değiştirmeye ve tam da bir yere kök salmaya başladığım anda, başka bir yere gitme mecburiyetine boyun eğmeme bağlayabiliriz. Hakkari’de doğup liseyi Van’da okumaya başladım. Ardından depremden dolayı bir süreliğine Malatya’ya okumaya gidip döndüm. Üniversite için Eskişehir’e gittim, ardından yeniden Van’a dönüp işe girdim. O süreçte Muğla’da yüksek lisansa başladım. İki sene sonra askerlik için önce Samsun’a oradan da Kırıkkale’ye gittim ve yaza doğru yeniden Van’a dönme planım var. Tüm bu şehirlere giderken asıl derdim dönüştü. Döndüğüm yere dair olduğum veya olmak istediğim yer olup olmadığını sorgulama fırsatım dahi olmadı. Gidişten ziyade iz bırakan şey dönüştü bu bende. Bir yere varmaktan öte o yerden dönmek, gözümde daha çok büyüdü. Bu yüzden halen de yola çıkmadan evvel, belli bir mesafe olan güzergâh, ikiye, üçe katlanır zihnimde. Bunun yanında bunca dönüş halindeyken bir şekilde bana u-mutsuzluğun bulaştığını hissettim. Kendimle arama giren onca şeyin sonunda beni yoran şeyin, şehirlerin yapısı, insanları veya orada yaşadıklarımın olmadığını, beni yoran şeyin bizzat kendim olduğunu keşfettim. Bunu bilmek hiçbir şeyi değiştirmedi, yalnızca huzursuzluk verdi, bunu öğrendim ancak yine de elimden gelen şeyin ne olduğu konusunda pek de bir fikrim olmadığını da söyleyebilirim. Bu yüzden gittiğim her yere bel bağladım ve sil baştan başlayıp hiçbir zaman bulamayacağım bir ben arayışının tam ortasında kalmışçasına kendimi, eksenimi daralttım. Dönmekten korkuyordum çünkü. Gün yüzünde olmadan, arkada bir yerlerde düzenli bir adresim, benim diyebileceğim bir evimin olmayışına da yol açtı desem yeridir. Belki de bunca bocalayışım, bir ev edinmekten ziyade olduğum onca yerden hiçbirini ev saymayışımdan veya kendimi buna inandırışımdandır. Bundan gocunmuyorum ama. Korkuların da gerektiğini bilecek kıvama getirdim kendimi. Sonra kendimce şöyle bir yol buldum: Peşimden getirdiklerim ve sırtlayıp götürdüklerim sayarsam bir eve gereksinimim olup olmadığını da düşünmeme imkân kalmaz. Ev benimledir yani. Kendimi böyle kandırmaya başladım işte. Gitmektir, dönmektir, bunlar olası şeylere dönüştü sadece. Yola çıkmadan, karın ağrıtmaya başlayan dönüşleri kabullenip içten içe, gittiğim ve döndüğüm ben arasında da bir fark olsun diye uğraştım. Durmadan yeni yerler, yeni kimseler, yeni dertler edinme çabasını, düzenli bir hayata bularsam mesela hallolacakmış gibi geldi. Oysa gerisi, bir öncekinin neredeyse aynısı olarak sürdü. İyi geldi diyemem ama daha kötü olmaktan beni uzak tuttuğunu, bu yüzden de bildik sıkıntılarla iştigal olmayı mümkün kıldığını söyleyebilirim. Bildik sancılar, az buçuk tahmin edilebilir çünkü.

Öyküye gönül vermiş olan herkes, dergilerden veya yarışmalardan isminizi duymuştur. Öykülerinizle tanışmıştır. Ama ben kitabınızı alıp “Yazar Hakkında” bölümünü okuyana kadar üç şiir, bir deneme kitabınız olduğunu bilmiyordum. Hoş sizin hakkında bilmediklerimiz bildiklerimizden çok. Bu yüzden söyleşinin sonuna kadar daha çok şaşırırız gibi geliyor. O vakit şiiri sorayım. Yazın hayatınızdaki yeri nedir? Öykülerinizde yer alan kısa ve hatta bir kelimelik sonunda noktayla biten cümleleriniz şiirden mi yadigâr? Öyküde şiirsellik ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Şiir, birçokları gibi benim de edebiyatla aramda bağ kuran bir tür oldu. Önce bir okur olarak hayatımda belirdi, ardından ufak tefek karalamalara şiir deyip kendimi pohpohlamamın bir sonucu olarak son anda denemeye kayıveren yazılarla ilerledi. Herkesinki gibi okur kuyruklarının olacağını ve dünyada söylenmemiş çok önemli meseleleri yazmışım da herkes bunu bekliyormuş gibi düşünüp ilk kitabımı çıkardım sonra. O sıralar, şiir sandığım şeyin deneme olduğunu fark ederken çevremde, yazdıklarımı okuyan üç beş kişinin söylediklerini önemseyerek yazmaya devam ettim ve yazdıklarımın şiir olmasına uğraştım bu sefer de. Özellikle bir tür amacı değildi bendeki ama şiir yazmayı isterken, yazmam gerekenin şiir olmasıydı niyet maksadım. Daha sonra üç şiir kitabımın farklı yıllarda çıktığı, sadece şiir okuyup yazdığım bir yirmi yaş sendromu geçirdim. Yine de kaldım ama hayatta. Yirmilerin başı, yokuş aşağı itilmişçesine hızla geçiverince, şiirlerin beni sınırladığını, içimden taşmasını istediğim birçok sözcüğümün, cümlemin olduğunu keşfettim. Bir arkadaşımın, birkaç öykü kitabı okutmasıyla beraber öyküyle maceram başladı bu defa da. Önce bir okur olarak sınırlanan bu macera, daha sonra yazmaya evrildi. Öyküde, cümlelerin arasına şiiri yedirmeye başladım. Zaten bana kalırsa şiir de öykü de birbirinden bağlantısız düşünülemeyecek türler. Bunun mutlak bir gereklilik olduğunu söyleyemem ancak ben, bir okur olarak ikisini de iç içe görmeyi yeğlerim. Şiirin, insana hasar verdiğini ve bir şekilde sakat bir okur olarak gevşek ve sınırlı iplerle öbür türlere insanı salıverdiğini düşünüyorum. Yazım hayatımdaki etkisi bu şekilde oluştu ve yazarken, ondan sıyrılmaktansa iyice ona sokulmayı tercih ederek ilerledim.

Her öykü bir epigrafla başlıyor. Yazarlar, şairler, yönetmenler, filozoflar konuşmuş önce, ilk cümleleri kurmuş. Sonra arkadan adım adım öykü gelmiş. Orhan Pamuk’un şu sözü de aklıma gelmedi değil. “Epigraf kullanmayın, çünkü yazının içindeki esrarı öldürür!” Sizin epigraflar öyküyü okuduktan sonra anlama büründü bende. Bu yüzden esrarı öldürmüyordu. Farklı alanlardan gelen epigraflar bana sizin entelektüel meraklarınızla ilgili de ipuçları verdi. Usame Yördem ne okur, ne seyreder, bunu da sormuş olayım. 

Okuma ve izlence kültürüm neredeyse aynı. Yaşamda, bizzat şahit olduğum ve izlerken veya okurken karşılaştığımda, kendi yaşamımla kıyaslayabileceğim, oturup üzerine düşünebileceğim, türlü anlamlar çıkarsayabileceğim şeyler tercih ediyorum genelde. Kimileri tam tersini tercih edebilir. Hayatın içinde onca debdebe varken bir de hayattan kaçınmak için tercih ettiğimiz sanatta, olası yaşantıları görmek bazen sert ve yüzleştirici olabiliyor çünkü. Fakat yine de acıyı koklayarak bulmayı, hayatın içindeki her noktada o kokuyu içime çekmeyi istiyorum ben. Çünkü bir an olsun, gerçeği unutmaya fırsat bırakmamalıyım. Aksi olursa dünyanın iyi, güzel, yaşanılabilir bir yer olduğuna aldanabilirim. Bunu istemiyorum. Kendimi kandırdığım onca zamanla yüzleşmekten kaçınıyorum çünkü. Acının peşinden gidiyorum bu yüzden de. Sıkıcı olarak tabir edilen ve yarım saat boyunca hiçbir aksiyonun olmadığı, yalnızca sessizliğin hâkim olduğu kültür sanat filmleri izleyerek veya dümdüz bir yaşam hikayesinin, özentisiz ve sıradan karakterlerle anlatıldığı kitapları okuyarak yürüdüğüm bir yolda, yalpalarken, düşeyazarken yaşam daha sahiciymiş gibi geliyor. Daha ben, daha sıradan hissettiriyor üstelik bu. Şimdiki çağda, asıl meziyetin de sıradan olmak olduğunu düşünmemle de ilintisi olduğunu söyleyebilirim bunun. Herkesin bir ün sahibi olduğu, bilindiği ve sıradışı olmak için uğraş verdiği bir noktada, düz birisi olarak sıradan bir yaşam tarzına sahip olmanın asıl sıradışılık olduğunu düşünüyorum zira. Sabahın köründe kalkıp işe giden, mesai boyunca canı sıkılıp duvarı izleyen, düşüncelerinin bir noktasında tıkandığını hisseden, mesai bitiminde yorgun argın bir şekilde eve dönen, o yorgunlukla yemek pişiren, çöktüğü kanepede içi geçen, uykusu kaçsın diye kahve içen ancak sonra içtiği kahveden dolayı gece uyuyamayan, gündemi takip eden, sinirlenen, üzülen, sonra sıkıntıyla yatağın içinde sağa sola dönen, hayatını sorgularken uyuyakalan ve ertesi sabah uyandığında uykusunu alamayan, huzursuz bir şekilde bir günü daha bitirmiş olmanın geride bıraktığı hiçbir şeysizlikle yaşamaya devam eden, hafta içinde hafta sonunu iple çeken, hafta sonundaysa hafta içini bekleyen, zamanın bir yerinde sıkışıp ne yapacağını bilemeyen biri olarak sıradan, öylesine yaşıyorum sanki. Bu yaşadığım tekdüzelik, hepimizin hayatına sirayet eden türden bence. Mutsuzluğun asıl kaynağı olarak boy gösteren de budur belki de. Geçmişe duyduğumuz özlemi, buna kanıt olarak düşünebiliriz. 

“Otuzuna Basmayan Yalnızlıklar” öyküsü, doktorun kapısının önünde bekleyen karakter gibi yaptı beni. Sorgulattı. Sonra bir uyarı levhasıyla “O Duygu, Şu Köpek Yavrusu, Bu Eşyalar, Yağmur ile Çizgiler” öyküsündeki Orhan’a gittim. Gitmesi kolay da dönmesi hayli zaman aldı. Kelimelere tutunayım istedim, başlıklardan başladım. Sonra “İçindekiler” bölümüne baktım. Başlıklardan tutuna tutuna son sayfaya ulaşabilirim gibi geldi. Bu isimler neden uzun? Usame Yördem, öyküleri, karakterleri nasıl isimlendirir? 

Gelişigüzel olmalarını istemediğim için uzatıyorum. Bir şekilde öykünün içeriği olmasa dahi başlığının veya karakterlerinin akılda kalabileceğini umuyorum. Yer, zaman, karakterler… Bunlar her ne kadar da öykünün mihenk taşları olsa da ben bu taşları yuvarlayıp isimler ve duygular üzerinden öyküler kurmayı tercih ediyorum. Elbette karakterin nerede olduğu ve ne giydiği, ne yaptığı mühim şeyler ancak daha mühim olan, o karakterlerin ne hissettiği, nasıl bir acı çektikleri veya neyi düşündükleri. Bunu yapmaya çalışmak bazen uzun sürebiliyor ama olsun, bir şeye acelemin olmadığını biliyorum, alıştım buna. Karakter isimlerini bazen özenerek buluyorum, bazense hayatın bir yerinde onlar dikiliveriyorlar karşıma. Öykü isimlerini ise öykünün içeriğine bağlı olarak eğip bükerek (şiirle hemhal olmuş olmanın katkısından olsa gerek) ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Özellikle peşine düştüğüm sözcükler de olabiliyor tabii; bunları tını ve tumturaklı oluş yönleriyle ele alıyorum. Bir şekilde okunanın, bir etki oluşturması, asıl gayem. Bunda, kendi okur tercih ve zevklerimin de etkisi yadsınamaz. Zira bir paragrafın akıp gitmesi, benim için de doyurucu bir okuma oluyorken kendi yazdıklarımda, başkalarının da okuduklarında aynı şeyleri hissetmesini istiyorum. Deminki akıntıdan kastım, tek yüklemli uzun bir paragraf değil. Gerekirse tek sözcükten ibaret onlarca cümlenin arka arkaya gelişiyle paragraf oluşsun, bence bu mühim değil. Yeter ki bir vuruculuk, okurken bir yankı oluşturabilsin. Buna ek olarak ufak kesişmeler, tekrarlar, cambazlıklar da isimlerin oluşum sürecinde öne çıkabiliyor.

“İlk zamanlar böyleydi ve tüm zamanlar böyle olacakmış gibi geliyordu,” diyen karakter, Gülsüm’ün bir ölüm karşısındaki tepkisiyle bu cümleyi kuruyordu. Pekâlâ yazarımızın yazın hayatındaki kırılma noktaları neydi? Tüm zamanlar böyle olmayacağına göre ve otuzuna basınca yalnızlıklar azalmayacağına göre Usame Yördem’in hayalleri neler, planları? Genç yaşta bu kadar üreten bir yazar ne düşünür? Kaygıları nelerdir? 

Hayal kurmayı bırakmanın hayalini kuruyorum aslında. Belki de hissettiğim duyguların, yaşadıklarımın da etkisi vardır bunda. Yirmi beşimden sonra böyle bir gereksiz aydınlanma oldu diyebilirim. Yaşamımdaki asıl kırılma noktasının da yirmilerin yokuş aşağı gidercesine ortalanması ve ortalanınca ne yapacağımı bilmeyişim olduğunu söyleyebilirim. Hedonist bir yaklaşım değil ama bu, sadece tepkisellik. Çünkü bir sonuca ulaşmamasından ziyade beklemekten sıkılmanın verdiği rehavet, bana böyle düşündürttü. Ümit etmenin, büyük bir sabır gerektirdiğini bilerek ancak yine de sabırsızca fevri davranışlara giriştim. Sırf bu yüzden bir anda verdiğim kararlar, birçok kez hayatımı raydan çıkardı ve yeniden o rayların üzerine hayatımı oturtmam uzun zamanımı aldı. Saniyelik gerçekleşen şeylerin, yıllar içinde dahi telafi edilemeyişi karşısında, hayal kurmanın bir şeyi değiştirmeyeceğini, yalnızca beni oyalayacağını bilecek noktada, neticesi ne olursa olsun bir şeyi bekliyor olmanın, onun üzerine düşünmenin ve olası sonuçları kestirmenin, beni daha çok yormaya başladığını gördüm. Milyarlarca ihtimalden yalnızca bir tanesinin gerçekleştiği bir senaryonun acayipliği, öteki, gerçekleşmeyen ihtimallerine yoğunlaştırınca böyle bir savunma mekanizması gerçekleştirirsem, hani olur da hayal kurmazsam daha güvende hissedebilirim gibi geldi. Etkili olduğunu söyleyemem ama bir köşede durup hayal kurmak, bir şeyleri ummaktansa, hayal kurmadığımı dile getirmek en kolayıydı. Sonuç olarak tüm bunlar düşüncelerimi şekillendirdi ve düşündüklerimin, yaşadıklarımdan ziyade yaşayamadıklarım olmasına yol açtı. Kaygılarımdan birkaçı olarak varoluşu ve ölümü örneklendirebilirim. Bayağı şeyler yani. Sonra otuzlara merdiven dayadım.

Kitap ilerlerken “Kapüşon, Anlam Bulamacı ya da Ölüt” öyküsünde bir paragrafın ilk cümlesinin kelimelerinde takıldım. “Kadınlardan biri, biraz ilerledikten sonra geri dönüp oturduğun banka gelmiş, el kol hareketleriyle sana bir şeyler anlatmaya çalışmış, anlaman için debelenmişken…” diye devam ediyordu. Üzüldüm. Elimle, kolumla, sesimle anlatamadığım için yazıyorum. Usame Yördem, niye yazdı, yazıyor? Niye öykü yazıyor? Öyküleri nasıl yazıyor? 

Geçenlerde aklıma geldi. Bir gün intihar edecek olursam çevremdeki insanların buna şaşırmayacağını düşündüm. Su yolunda kırılacak bir testi gibi görürlerdi belki de. Oysa ben, testiden ayrışmak ve o testi olmadan ancak yine de herhangi bir testi olabilme ihtimalini düşünmek ve çevremdeki insanları haklı çıkarmak, üç beş gün sürecek bir acının neticesinde “Yazık oldu…” veya “Belliydi böyle olacağı…” türünden cümleleri savuşturmak için yazıyorum. Belki de hem onları haklı çıkarmamak hem de yaşama tutunmadan ancak ondan da kopmadan, bir şekilde sürdürülebilir olmanın da bunda etkisi vardır. Halen yaşamakta sürüyorum çünkü. Yazdıklarıma gelecek olursam, genel itibarıyla yaşadıklarımı yazıyorum diyebilirim. Bunun en belirgin örneği olarak ben dilini tercih edişim, bunun yanında bazı öykülerde, karakter isimlerini değiştirmeden yazışım diyebiliriz. Bunu, bana sirayet ediş haliyle yazınca karşılık bulmasının etkisi olarak yorumlayabilirim. İnsanların, bir şekilde kaçtıkları, yüzleşmekten kaçındıklarını onların karşısına çıkarmak, onlara tipik örnekler sunarak ölümden, yalnızlıktan, bunalmışlıktan, bir şey olmayacağından söz etmek, huzursuzluğumu sağaltmaktan ziyade başkalarının da bu huzursuzluğa sahip olduğunu ispat etme fırsatı tanıyor bana. Bizler, kendi yalnızlıklarımızı yaşadığımız hayatlarımızda, bir başkasında olmadığını sandığımız acılarımızı çekerken, yüzümüze kadar çekiverdiğimiz yorganın altında depresyonun bin bir türlü haliyle cebelleşirken, aldığımız antidepresanlarla iyi ve güzel olacağını umarken, hiçbir şey olmamış gibi dışarıda kahvemizi yudumlarken, bir yerlerde tıpkı bizim gibi hissetmesine, düşünmesine rağmen yaşamayı da becerebilen birilerinin olduğunu hatırlamak, gece çöktüğünde bakıverdiğimiz yıldızı, bizden çok başka, çok uzak bir kentteki birinin de kafasını yukarı kaldırınca görebildiğini düşünmek istiyoruz. Yazma amacımı oluşturan da bu. Kendime ve başkalarına benzeyenlerin olduğunu çığırmak... Bu çığırmayı öyküde tercih etme sebebimse öykünün, cümleleri istediğim kıvama getirebileceğim bir tür olmasından kaynaklı. Yazışıma dair net kurallarım veya disiplinim var diyemem ancak esiverdiğinde, tek oturuşta bitirmekten ziyade parça parça yazıvermek olarak yazım şeklimi tarif edebilirim. 

Kitabı okuyunca bende yalnızlık hissi kaldı. Baba kavramı, hastaneler, karakterlerin derin psikolojik çözümlemeleri. Ama tüm mekanlar ayna kaplıydı. Tüm karakterler acı ile yoğrulmuştu. Sonunda aynadaki de kendiydi, kırılan da. Olduğumuz bizi mi yazıyoruz, yazdıkça olacağımız biz mi oluyoruz, düşündüm. Usame Yördem, edebiyatta yalnızlık ile ilgili ne düşünür, merak ettim. Ben yazmaya gönül vermiş kişilerin yalnızlığıyla barışık olması gerektiğine inanıyorum ve fakat çevremizden de beslendiğimize. Siz, edebi yönünüzü nasıl besliyorsunuz? Bu kadar yalnızlık öyküsü kalabalıktan mı çıktı yoksa? 

Ben edebi yönümü aç bırakarak besliyorum. Çünkü mutsuzluğun tanımını yapmak, mutluluğun tanımını yapmaktan daha kolay. Özellikle mutsuzluğun veya mutsuzluk türevlerinin ardına sığınma gayem bundan: kolaya kaçmaktan. Mutluluğun sürdürülebilir olmayışı, anlık oluşu, korkunç bir kabulleniş gerektiriyor. Bu konuda, yeterli cesarete sahip değilim. Haliyle o cesareti, yazdıkça kazanabilirim sanıyorum. Ölüme hazırlanmak, yalnız kalmak, terk edilmek, intihar etmek, tüm bunlarla hayatta karşılaşabilmek, bir yazım imkânı doğuruyor. Geriye kalan tek şey, onu isimlendirmek oluyor. Hayatıma ağlar ören dilemmalardan kurtuluşun başka yolları var mı, bilmiyorum. Sanıyorum ki bunları yazdıkça ölümü erteleyebilirim, onu görmezden gelebilirim. Yok saymak değil bu, daha da belirgin kılarak onu normalleştirmek olsa olsa. Bu, bir şekilde hayatı idame ettiriyor. İyi gelmiyor, daha kötüsünden alıkoyuyor sadece. Bir şeylere sığınmak gerekiyor çünkü hayatta. Özellikle bir odak oluşturma gayesinin altında bunlar yatıyor yani. Babalar, çocuklar, yalnızlık, ölüm, durmadan üreyen köpekler, bir odanın duvarlarına sinen susku, katı kurallar, değişmez yaşantılar, anlaşmazlıklar yazıyorum. Tüm bunları, yaşantımdan yontuyorum elbette. Bu yaşantımda, kalabalıktan ziyade herkesinki ve olması gerektiği kadar bir çevrem de var. Birilerinin bir şeyiyim, bu kadar yalnız hissetsem de. Birilerinin hiçbir şeyiyim ya da. Birilerinin hayatına dokundum, dokunuyorum. Birilerinin hayatında öylesine varım. Tüm bunların bir çıktısı olarak açlıkla imtihan ettiğim duyguların, hep kendi akisleriyle var olduklarını, böylece çelişkilerin daha çok ortaya çıktığını, kendi kendisini büyüten, besleyen boşluk gibi genişlediğini görüyor ve artırıyorum sonra. Daha, daha, dahası oluyor. Bazen şunu düşünmeden de edemiyorum ama: Ne gerek var ki?  

Kitabın arka kapağında yer alan yarışma derecelerini görünce son sorum yarışmalar olsun. Bu yarışmalara neden katıldınız, size ne kattı veya neleri aldı götürdü sizden? 

Yarışmalar… Bu konuda, farklı görüşlerin olduğunu biliyoruz. Benim için, yarışmalara katılmak, belirgin olma ihtiyacıydı aslında. Bir köşede kendi başıma yazmanın bana yetmediğini düşünmemden ve artık birilerinin yazdıklarımı okumaları istencimden kaynaklı olsa da bu, bunun mutlak karar mercii olmadığını biliyorum. Yalnızca birilerine temas ederek ancak kimsenin itmesini beklemeden veya birilerine sırt dayamadan, bir şekilde ilerleyebilmenin bir formülü olarak yaklaşırım aslında yarışmalara. Elbette buna karşı olanlar da olacaktır. Eserlerin kıyaslanabilirliğinin olmadığını, tamamen zevk ve tercih üzerine kurulan değerlendirmelerin objektiflik taşımadığını söyleyebilirler. Haklılar da. Ben de bunun bilincindeyim ancak yine de bir şekilde bilinirliğin, okunurluğun da yolu yarışmalardan geçebilmektedir. Bu sadece, arka planda kalmış, kendi çapında bir şeyler yazıvermiş ben gibiler için geçerli değil ki. Bildik kimselerin de yarışmalara katıldıklarını görüyoruz. Onların bir şekilde tutunmalarını görmezden gelip de yalnızca belli bir güruhu bundan sorumlu tutmak, yanlı bir eleştiri bence. Zaten genel bir kanı oluşturmak, bu konuda güç. Herkes istediği veya düşündüğü şekliyle mesafesini ayarlayabilir. Ben, mevcut durumumda katılma taraftarıyım. Bana artıları ve eksileri oluyor, bu yönünü seviyorum. Katkılarını sormuştunuz… Bana en büyük katkısı, gelişim sunma imkânı sanırım. Farklı dönütler, değerlendirmeler oluyor ve bunlar, bir şekilde ivme kazandırıyor insana. Mutlak bir kalıp oluşturmuyor ama belirlediğiniz çizginizi oluşturmada, elinize biraz daha boya verip boyamanıza aracı oluyor. Bir de olayın özgüven boyutu var. Yazdıklarımın karşılık görmesi meselesi yani. Pekiştireç rolü görüyor çünkü okunmalar. Sırf iyi şeyler değil tabii. Kökleşmiş ilişkiler, ahbap çavuşluklar da yok değil. Zira farklı yarışmalarda yer alan jüriler arasında gidip geliveren ödüllerin de can sıkmadığını söylemeden geçmeyeyim. Buna, bir okur olarak ara sıra kafayı taktığımı da ekleyerek sona yaklaşayım. Elbette, tek bir doğru yok yarışmalarda. Yalnızca belirgin kılma ve arkada duranların da varlığını hatırlatma girişimi olarak özetlenebilir. Bunu, hepsi için düşünebilir miyiz? Tabii ki hayır. Zaten hepsinin aynı olduğunu savunmak da yanıltıcıdır. İşin özü, herhangi bir özün olmadığını biliyorum, belki de meziyet bir şeylere başlamakta. Sona yaklaşınca bir an durup da insan kendi kendine şunu sorar zaten: Her şey başta çok iyi gidiyordu, ne oldu sonra? 

Sorularınız, detaylandırmalarınız ve merakınız için teşekkür ederim. Emeğinize sağlık!

Söyleşi bitip cevapları okuduktan sonra bende bazı öyküleri tekrar okuma hissi oluştu. Kelimelerin nasıl taştığını anladım. Usame Yördem ismini daha çok duymayı temenni ediyorum, öykülerini de daha çok okuyalım. Samimi cevaplar için gönülden teşekkür ederim. 

Söyleşi: Armağan Can


0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

댓글


bottom of page