Öykü- Armağan Can- Yedi Farkı Bulun
- İshakEdebiyat

- 3 dakika önce
- 8 dakikada okunur
Yine aynı rüyayı görmüştü. Kapkaranlık bir yerdeydi. Kıpırdadığında etrafında bir hışırtı yükseliyordu. Ağır koku nefesini tutmasına neden oluyordu. Ağzının kenarından beyaz bir köpük akıyordu. Boyu ona ait değildi. Uzun olduğunu hissediyordu. Bir doksan kadar. Bu ayrıntı onu çözemediği tek cinayete götürüyor, o cinayetin mağduru kendisi oluyordu.
Komiser Arif rüya gördüğü sabahlarda olduğu gibi yine huzursuzdu. Masasına oturunca yaklaşık üç yıl önceki dosya aklına geldi. Çözemediği tek cinayet. Dosyada her şey vardı ama cevap yoktu. Üstelik soru sordukça rahatsız olan insanlar da vardı. Bir süre sonra üstleri bile konunun kapanmasını istemişti.
Kapısı çalındı, “Komiserim,” diye seslendi Cevat, “bu zarf size gelmiş.”
“Bir çay gönder bana,” derken zarfı aldı, önünü arkasını inceledi. Oldukça ağırdı. Üstünde gönderenin ismi ve adres yazıyordu. Çayını içerken polisiye derginin sayfalarını çeviren Komiser, “Bu sabah da nasibimizde bu varmış,” dedi, gözleri kelimelerle buluştu.
Arif Komisere,
Her katil olay yerine dönermiş. Ben dönmedim. Uzaktan dahi bakmadım. Yakalanmadım da ama eksik bir şey vardı. Kimse benden şüphelenmeyince olay sanki benden çok uzakta geçmiş gibi gazetelerin üçüncü sayfasında bir kareye dönüştü. Ana haber başlamadan önce verilen gündem dışı haberlerden biri oldu. O zaman kendi kendime, “Acaba katil ben değil miyim?” diye düşünmeye başladım. Kapı kırılırken, sağlık görevlileriyle polisler telaş içinde eve girip çıkarken, siyah ceset torbası sedyeyle apartmandan indirilirken, komşular yarım kalan cümleleri birbirlerinin kulağına fısıldarken orada olsaydım, yüzümde saklamaya çalıştığım bir gülümseme, omuzlarımda tuhaf bir gururla olanı biteni izleseydim, acaba gerçekten öldüğüne ve onu benim öldürdüğüme inanır mıydım?
Üstünden tam iki yıl yedi ay üç hafta geçti. Ağustos sıcağını andıran bir haziran başıydı. Her şey yedi günde oldu bitti. O yedi gün boyunca içimde durmadan yükselen bir basınç vardı. Bazen kulağımın içine yerleşiyor, sevişmenin en doruk anındaki uğultu gibi bütün bedenimi sarıyordu. Yedi günlük bir orgazm yaşadım ben. Sık sık bu bir haftayı hatırladım. Aynı zevki doruklarda tekrarladım. Başlarda avukata, savcıya, dinleyen herkese olayı nasıl anlatacağımı düşündüm. Bu yedi günü sayısız kere tekrarladım. Ama kimse benden şüphelenmedi. Olay hakkında ilk gün hariç hiçbir bilgi basına sızmadı. Bir haber yapılmadı. Kimi arayıp kime sorabilirdim? Kurcalayamazdım. Yerel gazeteleri, sosyal medyayı, maktulün yakın çevresinin ve iş arkadaşlarının hesaplarını gizlice takip ettim. Televizyonların öğleden sonra yayımlanan ve kayıpları bulan, cinayetleri çözen yüksek tempolu programlarını dahi seyrettim. Bir doksanlık adam sanki hiç olmamış, yeryüzünde bir yer kaplamamıştı.
Cinayetten sonraki zaman hiç iyi geçmedi. İntikamın beni hafifleteceğini sandım. Acılarımın dineceğini, hayatın kaldığı yerden devam edeceğini… Öyle olmadı. Yaşadıklarımı onun da yaşamasını beklemek yerine ben yaşatmıştım. Bir haklılık hesabı yapılacaksa, hayat bana hâlâ borçluydu.
İlk farkındalığım nişanlısının terk ettiği kuzenimin aynı olayı sayısız kere anlatıp durmasıyla oluştu. “Kızım tamam, yüz kere anlattın,” dediğimde, cevabı beni uyandırdı. “Anlattıkça, öldürüyorum. Sanma ki hatırlamak için anlatıyorum, onu kelimelerin altına gömüyorum.” Ama benim içim hâlâ soğumuyordu. O akşam ilk kez anladım. Benim de anlatmaya ihtiyacım vardı. Belki ben de anlattıkça onu yeniden öldürecektim ve yaşamımdaki ağırlık yok olacaktı.
Her şey doğum günümde başladı. İki yıl yedi ay üç hafta önce, kırk iki yaşını doldurmuş, çok güzel denilmese bile neşeli, bakımlı, kendince şık giyinen, ince yapılı biriydim. Küçük bir veteriner kliniğim ile iyi bir hayatım ve dağılmamış aile bağlarım vardı.
O akşam, beş kız arkadaşımla doğum günümü kutlamak için toplandık. Kahkahalar masayı doldurdu, içkiler arttıkça sesler yükseldi, neşemiz taşmaya başladı. Pasta geldiğinde “Bir dilek tut!” diye bağırdılar. Mumu üflerken düşünmeden, saklamadan, neredeyse meydan okuyarak aşk dilediğimi söyledim.
Bir anlık sessizlikten sonra alkış koptu, ardından gülüşmeler. “Aşkı arıyor musun?” diye sordu biri. “Aranır mı? Gelip bulur,” dedim. Daha cümlem bitmeden kahkahalar yeniden yükseldi. O an, sanki bir sahnenin ortasında durmuş, herkesin repliklerini söylemek için sırasını beklediği bir oyun izliyormuşum gibi hissettim. Çünkü ben ne söylesem kısacık bir sessizlik sonrası kahkaha ya da suskunluk oluyordu.
Sonra konu değişti. Flört uygulamalarından, sola kaydırmaktan, seçenek bolluğundan bahsetmeye başladılar. Sanki yeni bir dünya anlatıyorlardı. “O zaman siz de seçeneksiniz,” dediğimde yüzlerindeki ifadeyi gördüm. Bir anlığına herkes rahatsız olmuş gibiydi. Gülümsemeler dondu, gözler devrildi, konu aceleyle başka yere çekildi.
Eve geldiğimde doğum günümün bitmesine otuz dakika vardı. Alkol damarlarımda dolaşırken tenimi dürtüyor, sanki biri dokunsun diye içimde huzursuz bir arzu bırakıyordu. Yalnızdım. Radyoda hangi kanalı açsam aynı romantik şarkılar odayı dolduruyordu. Sanki şehir benimle dalga geçiyordu.
Arkadaşlarımın ısrarla önerdiği uygulamayı indirdim. Üye oldum, profil oluşturdum ve gördüm. Sonra gülümsedim. Çünkü uzun zamandır neden hiç kimseyle tanışamadığımı anladım. Çünkü herkes buradaydı. Bir kafede kimse başını kaldırmak zorunda değildi artık. Bir konserde yanındakiyle konuşmaya gerek yoktu. İnsanlar ekranın içine taşınmıştı. Birbirinden parlak fotoğraflar, güzel gülümsemeler, “kendini bilen” ifadeler, kusursuz vücutlar, arabalar, kitaplar, kucaklarda kediler ve daha fazlası.
Şaşkınlıkla “Bu kadar da mümkün mü?” diye düşünürken parmağım kendiliğinden kaymaya başladı. Bazılarını sağa iterken içimde tuhaf bir onay, bazılarını sola atarken yüzümde istemsiz bir tiksinti beliriyordu. Eşleşmeler gecenin o saatinde bile ekranımda ışıldıyordu.
Ben insanlarla konuşmakta zorlanan biri değildim. Meraklıydım, uzmanlaşmasam da pek çok konuda yüzeyin biraz altını görebilecek kadar bilgiye sahiptim. Bu yüzden sohbet etmek, ortama karışmak, yeni insanlarla tanışmak benim için hiçbir zaman büyük bir mesele olmadı. Arkadaş çevremden, işten, gittiğim etkinliklerden tanıştığım erkeklerle, süresi değişse de, hep bir şekilde yürüyen ilişkilerim olmuştu. Bağ kurmam, yeniden başlamam veya o kişiden kopmam zor değildi. Ama bu kez farklıydı.
Hiç bu kadar açık bir seçenek kalabalığı görmemiştim.
Sosyal medyadan tamamen uzak değildim, orada da tanıştıklarım olurdu. Ama ilk kez herkesin ne istediğini açıkça yazdığı bir yerdeydim. Bu, garip bir şekilde içimi rahatlattı ve hatta umutlandırdı. Ben uzun süreli bir ilişki istediğimi yazdım.
Sonra başladım. Akmayan sohbetleri, tek kelimelik cevapları, ilk cümleden sonra yazışmayı cinselliğe getirenleri, hemen samimi olanları, beni rahatsız eden sessizlikleri eledim. Geride biri kaldı. Onunla bir saat konuştuktan sonra, sanki en doğru doğum günü hediyesini almışım gibi mutlulukla uykuya daldım.
Pazar sabahına seviyeli ama insanın içini ısıtan bir günaydın mesajıyla uyandım. Ayaklarım yere basmıyordu sanki. Kalbim bunu bir işaret gibi aldı. Tüm veriler üst üste geldi. Kızların uygulamadan bahsetmesi, doğum günümde oraya girmem, onun karşıma çıkması… Hepsini tesadüf gibi değil, yönlendirilmiş bir şey gibi okumaya başladım. Sanki kırk iki yıldır kendi ekseni etrafında dönen dünya bir anda fren yapmış, tam o anda M. bana çarpmıştı. Gün içinde hiç aksatmayan mesajları, akşam telefonda uzun konuşmalara dönüştü. Üçüncü gün “Tanışalım” dediğimizde artık birbirimizin hayatına dahil olmaya hazır gibi hissediyorduk.
M. bir doksandı. Kıvırcık saçları vardı. Gülümsediği tüm fotoğraflarda gözleri kısıktı. Sesi, insanın uzun süre dinlemek istediği türdendi. Sade ama özenliydi ve en kötüsü ya da en iyisi, bende bir “tamlık” hissi uyandırıyordu.
İş çıkışı buluşacaktık. Ben hayatım boyunca hiç bu kadar özenli hazırlanmadım. Ama sanki özenmesem bile ışıldıyordum, herkes bunu fark ediyordu. Mutluluk gerçekten garip bir şeydi. Çok kısa sürede kalbim M.’ye doğru koşmaya başladı. Durdurabilene aşk olsun.
İş yerinde zaman inadına yavaş akıyor, mesajlarımızın ritmi ise ikimizi de bu tanışmaya hazırlıyordu. Nihayet buluşma saati geldi. Kafenin karşı kaldırımında, elim göğsümde, nefesimin sakinleşmesini bekliyordum. Telefonum çaldı. “Seni görüyorum,” dedi. “Fotoğraflardan daha güzelsin.” Az önce yatışan heyecanım yeniden yükseldi. Dizlerimin bağının çözülmesini, insanın bir anda bedenine hükmedememesini ilk kez o an yaşadım. Ona ne cevap verdiğimi hatırlamıyorum. “Bekle,” dedi, “gelip seni alacağım.” Kafenin kapısı açıldı. Onu gördüm. El salladı. Ben de salladım. Işık yayalar için yeşile döndü.
Adımını yola attı ve öldü.
Ben karşı kaldırımda kaldım. O el sallamasında. O gülümsemede kaldım. On bir yaşımda, tatil dönüşü geçirdiğimiz trafik kazasında anne ve babamı kaybettiğim gün kaldığım yerdeydim.
Bağırışlar, siren sesleri, siyah ceset torbası… Sanki geçmişim bir anda kaldırıma geri döndü.
İnsanlar benim için bazen “soğukkanlı” der, bazen de “kalpsiz.” Oysa ben yalnızca bazı anların içinde donup kalıyorum. İçimde harlanan koru gözyaşlarım söndürsün istemiyorum.
Sonra gözüm M.’ye çarpan araca kaydı. Arabadan inen adamın elinde bir şişe su vardı. Bir doksandı. Çok tanıdıktı. M. ile aralarındaki yedi farkı bulmak zordu sanki. Bir oyunun içine düşmüş gibiydim. Benzerlik beni ölümden bile fazla sarstı. İki aynı şeyden biri fazlaysa neden M. öldü diye düşündüm.
Ne kadar süre orada kaldım bilmiyorum. Bir ara kaldırımdan geri çekilip sırtımı bir binanın duvarına yasladığımı hatırlıyorum. Yol yeniden trafiğe açıldı. Boşalan kafe zamanla tekrar doldu. İnsanlar aynı noktadan karşıya geçti, güldü, birbirlerine el salladı. Hayat devam etti.
Hava karardıktan sonra bir taksi çevirip eve döndüm. Kendimi yatağa bırakıp ağladım. M.’ye, başlayamadan biten, olacakmış gibi olup olmayan o ilişkiye. Sonra katilin ben olduğumu anladım. Bir anda buz kestim. Sanki uzuvlarımdaki bütün kan çekilmişti. Ben olmasam o gün orada olmayacaktı. Ben karşı kaldırımda beklemek yerine kafeye geçmiş olsaydım, gelip beni almak için yola çıkmayacaktı. Bir adam öldürmüştüm. Sabaha kadar vicdanımı aklamaya çalıştım. Mümkün olmadı. Fotoğrafına bakmak, onun hakkında bilmediğim şeyleri öğrenmek istedim. İnternete girip kazayla ilgili haberleri aradım.
Şoförün, “Hiç sağına soluna bakmadı, ışık yanmadan yola atladı,” dediğini okuyunca kustum. İkinci cinayete tam o anda karar verdim. M.’ye çarpan adamın tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığını iki gün sonra tesadüfen öğrendim. Üstelik yıllar önce başka bir ölümlü kazaya daha karışmıştı. Adam birini öldürmüş ve evine gitmişti.
Yedi günün son günü, ancak sevişmenin en yüksek anlarında hissedilebilecek bir sarhoşlukla geçti. Adamı hatırlamakta haklıydım. Uygulamada vardı. Zaten ben hep birbirine benzeyen adamları sağa kaydırmıştım. Tekrar bir hesap açtım. Bu sefer biraz daha cüretkâr fotoğraflar tercih ettim. Sonra sola kaydıra kaydıra elemeye başladım. Tek bir kişiyi arıyordum.
Üçüncü kahvenin sonunda gülümseyen yüzü yeniden karşıma çıktı. Telefona tükürdüm. Küfrettim. Öfkeden ağladım. Sağa kaydırıp beklemeye başladım. Tek korkum uygulamayı artık kullanmıyor olmasıydı. Gözüm ekranda, kulağım bildirim sesindeydi. Beklediğim şey gece üçte gerçekleşti. Hiç beklemeden yazdım: “Sen de uyumamışsın.” Hemen cevap geldi, “Evet,” dedi.
“Ben çok kötü bir gün geçirdim. Ne içki, ne duş, ne sohbet işe yaradı.” Cümlenin içine gizlediğim çağrıyı anlamasını istedim. Duraksadı. Belki vicdanı ilk kez konuşuyordu. “Ben de kötü günler geçiriyorum,” dedi. “Beraber rahatlayalım mı?” diye yazdım.
O anda profilime girip fotoğraflarıma baktığını biliyordum. İçinde dolaşan ateşi hissedebiliyordum. Bir adam öldürmüştü. Ben de bir adam öldürmüştüm. Doğrusu aynı adamı öldürmüştük.
Bir süre sonra gülümseme emojisi gönderdi. Sohbeti bırakmadı. “Ya gel, bok gibi geçen günümüzü güzel bir aktiviteyle bitirelim,” diye yazdım. Bu cümleyi yazarken midem bulandı. Fazla ısrarcı görünmekten korkuyordum ama sabah olmadan bunu yapmalıydım. Her geçen saat öfkemi eksiltir diye korkuyordum. Vicdanım cinayeti üstlenmiş, cezayı bana kesmişti. Şimdi aynı suçu gerçekten işleyip cezamı tamamlamak istiyordum.
Tam yedi dakika sonra yazdı: “Gel bakalım.” Ardından adres geldi. “Bu karanlık gece bir sürprizi hak ediyor,” dedim. Sırıtan bir emoji gönderdi. “Heyecanla bekliyorum,” diye ekledi.
Evde her şey vardı. Hazırlanmam uzun sürmedi. Mutfaktan aldığım tek kullanımlık eldivenlerin üstüne, mezuniyet balomda kullandığım dirseğe kadar uzanan siyah dantelli eldivenleri geçirdim. Kapüşonlu eşofman takımımı giydim, montumu aldım, atkıyla yüzümü sardım. Görünen tek yer gözlerimdi.
Uygulama sohbetlerinde telefon numarası yazınca uygulama sizi dikkatli olmanız için uyarır. Arkadaşlarım da ilk buluşmanın kalabalık bir yerde olması gerektiğini söylemişti. Ben hiçbirini dinlememiştim. Kırk dakika sonra elim zildeydi. Kapı daha ilk çalışta açıldı.
Karşımda, yüzünde sırtlanı andıran bir gülümsemeyle duruyordu. Öleceğinden habersizdi. İçerisi sıcaktı. “Üstündekileri çıkarsana,” dedi. “Biraz eğlenelim önce,” dedim. Her içkiden sonra üzerimden bir şey çıkaracağım küçük bir oyun kurmuştum. Mutfağa içki hazırlamaya gidince peşinden gittim. Kapıyı ayağımla kapatıp tezgâha oturdum. Bütün gece içtiği belliydi. “Senin gününü bok eden şey neydi?” diye sordum. İlk kadehi tek yudumda bitirip ayakkabımı çıkardım. “Biraz kan,” dedi. Bilmesem, eline iğne batmış ya da burnu kanamış sanırdım. Atkımı çıkardım. Montumu. Eşofman altımı. Gözlerindeki açlığı izledim.
Ellerini bacaklarımda gezdirirken durdu ve nihayet tuvalete gitti. Montumun cebinden hazırladığım enjektörü çıkardım. On yedi yıldır veteriner hekimim. İşimin en nefret ettiğim tarafı bir canlının hayatına son vermek. Ağır hastalıkta ya da dayanılmaz acılarda, sahiplerinin izniyle bunu yapmak zorunda kaldım. Her seferinde kendimi günlerce hasta hissettim ama bu defa iyileşecektim.
Hazırladığım doz bir öküzü bile yere serebilirdi. Solunumu yavaşlatacak, kasları gevşetecek, kalbi durduracaktı. Enjektörün kapağını peçetenin altına sıkıştırdım. “Pislik herif,” diye fısıldadım. Sutyenimi çıkarıp tezgâha bıraktım. İğneyi altına gizledim. Mutfağa döndüğünde ıslık çaldı. “Bu daha fragman,” dedim. “Filmi görmek istiyorsan kadehini bitir.” İkiletmedi. Tişörtünü çıkarıp şortla kaldı. Bacaklarımla onu kendime çektim. Öpmeye başladım. Ellerim sırtında dolaşıyor, tırnaklarım tenine geçiyordu. “Sert seviyorsun demek,” dedi. Dudağını ısırdım. Aynı anda iğneyi kalçasına sapladım. Kasın içine sonuna kadar bastırdım. “Ah!” dedi. Ama acının sebebini anlamamıştı.
“Acıttım mı?” diye sordum. Güldüm. Bir an gözlerinden silik bir şüphe geçti. “Daha hiçbir şey görmedin,” dedim, tezgâhtan inip geri çekildim. “Tuvalete gidip geliyorum. Sen yatağa geç.” Tuvaletin kapısını kilitledim. Islık çaldığını duyuyordum. Korkuyordum. Ya ilaç düşündüğüm kadar hızlı etki etmezse? Ya ölmezse? Ya kaçamazsam? Bütün bu sorular zihnimin en karanlık yerinde birbirine sürtünüyor, korkuyla kâbus arasında bir şeye dönüşüyordu.
Tuvaletten çıktığımda evin içindeki sessizlik sanki enseme değen soğuk bir nefes gibiydi. Ürperdim. Yatak odasına doğru yürüdüm. Koridorda önce ayaklarını gördüm. Kapıya ulaşamadan yığılmıştı. Yüzüstü yerde yatıyordu. Yanına çöküp nabzını aradım. Yoktu. Titremeye başladım. Öyle şiddetli titriyordum ki omzum duvara çarptı. Bir an güldüm, sonra ağladım. Ağzımı elimle kapattım. Sesim dışarı taşsın istemedim. Sonra planımı hatırladım. Mutfağa gidip giyindim. Kadehimi, enjektörü ve kapağını cebime soktum. Telefonunu alıp yüzünü zorla tanıtarak kilidi açtım. Uygulamayı telefonundan sildim, mutfak masasına bıraktım. Altına, yanımda getirdiğim üzerinde çıplak kadın fotoğrafları bulunan ve “ARA BENİ” yazan kartlardan iki tane koydum. Üçünü de küçük parçalara ayırıp çöpe attım.
Evden çıktım. İki yıl yedi ay üç hafta geçti. Kimse kapımı çalmadı. Oysa ben iki adam öldürdüm.
Zaman, olay, ölen kişiler… her şey tutuyordu. Komiser Arif mektubu dizlerinin üstüne bıraktı. Gözlerini kapattığında rüyanın devamını ilk kez hatırladı. Torbanın içi daralıyordu. Nefesi yetmiyordu. Sonra karanlığın içinden bir ışık süzüldü. İki el gördü. Biri küçük bir kız çocuğuna, biri bir kadına aitti. Ardından iki gülümseme belirdi. Birbirlerine benziyorlardı. Arif gözlerini açtı. Bir süre öylece oturdu. Elindeki kâğıtları buruşturdu.
Armağan Can




Yorumlar