top of page

Öykü- Başak Canda- Yumuşak G Kuşağından Yaşar Tertemiz'in Hikâyesi

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 4 saat önce
  • 4 dakikada okunur

Yayınevinin arka koridoru, içeriden dışarıya doğru her adımda soğuyan bir tüneldi. Niyazi Düzkalem, her sabah o geçişte yürürken ayakkabılarının çıkardığı tok sesin yorgunluğunu duyumsar, bir önceki günün okuduğu dosyalarıyla bugünün dosyaları arasında hiç bitmeyen bir akrabalık sezerdi. Oda, koridorun en sonunda, kimsenin gönüllü olarak girmediği küçük ve alçak tavanlı bir yerdi. Penceresi yoktu ama rafların arasından sızan hafif kâğıt kokusu bazen Niyazi’yi yaşadığı hayattan koparıp zihnindeki daha aydınlık yerlere taşırdı. Odanın kapısını açtığında yayınevinin kalbinden kopmuş, zamanın dışına itilmiş başka bir dünyanın kapısını aralamış gibi hissederdi.

Masanın üstü renk renk dosyalarla doluydu ve sarı abajur, tavandaki titrek floresana inat, odanın tek huzurlu tonuydu. Çoğu ilk hevesle yazılmış acemi metinlerdi; bazıları bir gün bile kalemi eline almamış bir hayatın çığlığı gibiydi. Ama Niyazi hepsinden garip bir haz duyardı. Okur, beğenir ya da beğenmezdi ama sonunda mutlaka kırmızı kalemle yazacağı o nazik ret cümlelerinin içli sertliğine tutkun bir tarafı vardı.

Masasına çökerken her sabah yaptığı gibi dosya yığınının tepesinden bir tanesini rastgele çekti. Rastlantı, Niyazi’ye göre hayatın en adil hakemi sayılırdı.

Dosyanın kapağındaki başlığı okuyunca, onu olduğundan fazla neşeli gösteriyormuş gibi bir kahkaha koptu: “Yumuşak G Kuşağından Yaşar’ın Hikâyesi”

“İddialı…” dedi, sesini yükselterek. Ardından gözlüğünü düzeltti, çenesiyle masaya biraz daha yaklaşıp okumaya başladı.

Metin tek bir cümleyle açılıyordu:

“Biz, başa gelemeyen bir harfin kuşağıyız.

Bizim kuşağın kendine has sevinçleri, travmaları, dramları vardır. Hayatımı yazsam roman olur derdik; roman olur olmasına ama çoğumuz romanda figüran oluruz. Kuşak dediysek, aklınıza Z, X, Y, W gibi adlandırılmış kuşaklar gelmesin. Bir isim koymak gerekirse hangi harfe tekabül eder? Ömrünün yarısı 20., diğer yarısı 21. yüzyılda geçmiş, geleneklerle modernite arasında sıkışmış, ideolojik cereyanlara kapılmış bir kuşak… Bir dönem apolitik olduğu için dışlanmış, bir dönem politik olduğu için içeri alınmış tuhaflıklar manzumesi bu kuşağa, alfabemizin en garip harfiyle seslenmek gerek: Yumuşak G Kuşağı.

Tuhaflık daha harfin adından başlıyor. Boğaz mukozasının küçük dile yakın bölgesine çarpan ses dalgalarıyla dile gelen bu harf, başında saygın şapkasıyla “ğ” olarak yazılıp okunmasına rağmen artık hangi akla hizmetse başından şapkası alınarak ve adına “yumuşaklık” eklenerek yumuşak g diye telaffuz edilir. Adı yasaklanmış bir ülke gibi. Dilini konuşamayan bir halk gibi. Plüton’un başına gelenlerden sonra “Hepimiz Plüton’uz!” sloganı atan Çarşı grubundan beklerdim ki “Hepimiz yumuşak g’yiz!” sloganını atsınlar. Hadi yumuşaklığa yüklenecek anlamı racona ters buldular; “Ğ harfi yalnız değildir!” diye bir pankart da mı açamadılar?

Bu mağrur ve mağdur harf, kuşağımın tüm travmalarını yaşamıştır. Yirmi dokuz harfin yirmi sekizi kelimelerin başında görev alır; gel gör ki Türkçede yumuşak g ile başlayan tek bir kelime bulamazsın. Ne çok anlatır bir baltaya sap olamayan, iş bulamayan, okusa da okumasa da “olamamış” kuşakdaşlarımızı.

Bizim kuşağın ilginç kahramanları vardır. Mesela herhangi bir spor müsabakasında içten içe zayıf takımın kazanmasını isteriz; uluslararası bir müsabaka ise fakir, yoksul ülkelerden yana atar yüreğimiz. Güçlü kahramanlardan ziyade bize benzer yarı saf, yarı uyanık tipleri baş tacı ederiz. Avanak Avni ve Muhlis Bey’i hâlâ unutmadık.

Eşyalarla, oyuncaklarla, hayvanlarla duygusal bağ kurarız; onlara özel anlamlar yükleriz. Bir de hatırlanmaması gereken pek çok şeyi, ileride hatırlamasak bile, hatır defteri denen herhangi bir deftere not ederiz.

Ve işte ben, hayatta hiçbir şeye tutunamayıp takılamayan ama emeklilikte yaşa takılan ve yasal düzenlemeye rağmen bu sefer de 25 yıl sigortalılık süresine takılan, konuşma özürlü Türkçe öğretmeni Yaşar olarak kuşağıma has bir hikâyeyim.”

Niyazi soluk almak için durdu. Final cümlesi ağır bir taş gibi metnin altından içine çöktü: “Belki de biz, hayatın baş harfi olmamış insanlardık.”

Ardından imza: “Yumuşak G Kuşağından Yaşar Tertemiz”

Niyazi metni bitirdiğinde sandalyesine yaslanıp bir süre tavana baktı. Beğenmişti. Hem de sandığından çok daha fazla. Ama yine de metin bir yere oturmuyordu. Öykü değildi; anı desen değildi. Kendine benzemeyen, ama tuhaf bir şekilde kendisini içinde bulduğu garip bir ara formdu.

Kırmızı kalemini eline aldı, derin bir nefesle notunu yazdı: “Metniniz güçlü ama kurgu eksik. Kendi adınızı doğrudan kullanmamalı; olay örgüsü ve zaman-mekân çerçevesini güçlendirmelisiniz. Düzenledikten sonra yeniden değerlendirmek isteriz.

— Heves Yayınevi, Editör Niyazi Düzkalem.”

Elindeki dosyayı kenara koyacakken masanın çekmecesi hafifçe açıldı. Niyazi içeriye göz attı istemsizce. Çekmecede yıllardır sakladığı başka bir zarf vardı. Sarı, kenarları kıvrılmış, 1998 damgalı. Bir dergiye yolladığı gençlik şiirlerinin reddedildiği mektup.

“Sayın Niyazi Düzkalem,

Gönderdiğiniz çalışmalar özgün ancak yeterince olgunlaşmamış…”

Cümlenin devamını ezbere biliyordu, yine okumadan çekmeceyi kapattı. Bir an için odadaki hava dalgalandı; yayınevinin yorgun kokusu, gençliğinin rutubetli izine dönüştü. Tavandaki floresanın titrek uğultusu kulağına doldu.

                                                         ⁂

Bir hafta geçmeden Yaşar’ın kapısı çaldığında şehirde yağmur yeni kesilmişti. Balkonundan görünen sokak hâlâ ıslaktı; çukurlarda, yağan yağmurdan arta kalan su birikintilerinde bulanık yansımalar duruyordu. Postacıdan aldığı paketi mutfak masasına koydu. Mutfak, eskimiş fayansların soluk mavi rengiyle her zaman alacakaranlık görünürdü. O sabah daha da loştu.

Paketi açtı. Kırmızı kalem izlerini görünce, bir anlığına çocukluğundaki defterlerdeki yıldızlar geldi aklına. İlkokulda öğretmeni, başarılı bulduğu ödeve kırmızı kalemle ‘Aferin’ yazıp, yıldız işareti yaptığı… Sonra notu okudu. Hevesi sessiz bir şekilde söndü. Bir süre yerinden kalkmadı. Yağmur sonrası rutubet mutfağın camından içeriye süzülüyordu. Sonunda derin bir nefes aldı. “Ya yayımlansaydı?” dedi içinden. “Tüm bunları gerçekten yaşadığımı sansalardı. Aman…”

Dosyayı kaptığı gibi balkona çıktı. Balkon, onun en çok zaman geçirdiği yerdi. Tam karşısında yıllardır kapanmayan bir pencere vardı; içerisi kitapçı dükkânının deposuydu. Rafların arasından uzanan yüzlerce eski kitap, her gün sessizce Yaşar’a göz kırpar; o ise adının hiçbirinde olmayacağını bilmenin hüzünlü ağırlığıyla derin bir iç çekti.

Mangaldan kalan külün içinden birkaç odun parçasını topladı. Kibriti çaktı. Ateş önce ürkekçe hareket etti, sonra kararlı bir dille büyüdü. Yaşar sayfaları teker teker ateşe verdi. Her sayfa kıvrıldı, harfler bir saniye parladı, sonra karardı. “Elveda yazarlık,” dedi alçak bir kahkahayla. Kahkaha, balkondaki rüzgâra çarpıp anında dağıldı. Yüzünde yavaşça ağırlaşan bir gölge belirdi.

                                                         ⁂

Aynı akşam, yayınevinin arka odasında Niyazi lambayı kapatırken durdu. Çekmecesini yeniden açtı. Eski ret aldığı mektubunu çıkardı. Gözleri Yaşar’ın dosyasından kalan boşluğa kaydı. Bir an için ikisini birbirine bağlayan görünmez bir akrabalık hissetti: Uzun yıllar önce yazmayı bırakmış bir genç adam ile bugün yazma cesaretini ateşe veren bir öğretmenin bağı.

Zarfı elinde tuttu. Çöpe atmayı düşündü, sonra vazgeçti. Kırmızı kalemini çekmeceden çıkarıp Yaşar’ın dosyasından kalan boşluğa bıraktı. Belki de ilk defa kalemi çekmeceye değil, masaya bırakıyordu. Oda sessizleşti. Koridordaki floresan titredi.

Niyazi, kapıya yönelirken mırıldandı: “Bazı harfler başa gelmez… Ama kelimenin ortasında bütün cümleyi taşırlar.”

                                                         ⁂

Ertesi sabah, Yaşar’ın balkonundaki kül rüzgârla apartmanın avlusuna savruldu. Bir sayfanın yarısı, yanmış kenarlarıyla bir çocuğun ayaklarının dibine düştü. Çocuk eğilip aldı, gözlerini kırpıştırarak kalan kelimeleri okudu:

“…hayatın baş harfi olamamış insanlar…”

Çocuk kâğıdı cebine koydu ve sokakta kayboldu.


Başak Canda

4 Yorum


davudiskan kaplan
davudiskan kaplan
bir saat önce

“Yumuşak G Kuşağından Yaşar Tertemiz’in Hikâyesi”, görünmez kalan bir kuşağın sessiz çığlığını güçlü bir metaforla anlatıyor. Yazmanın kırılganlığı ve reddedilmenin yarattığı içsel yıkım sade ama etkileyici bir dille aktarılmış. Okurda iz bırakan, ince ve düşündürücü bir metin.

Beğen
yosunkokusu1
bir saat önce
Şu kişiye cevap veriliyor:

Maalesef içten dıştan bir kuşağın kuşatılmışlığı var üzerimizde. Bir yanımız da sıyrılmak istemiyor. Bizi biz yapan bir durum gibi sahiplendiğimiz. Sahiplenen yanınız hep var olsun sevgili Davud. Teşekkürler. Sevgimle.

Beğen

bahar yildiz
bahar yildiz
2 saat önce

Kalemıne cok sevıdıgım her hıkayesını sabırsızlıkla beldıgım kısı yıne harıka bır anlatım🥰

Beğen
yosunkokusu1
2 saat önce
Şu kişiye cevap veriliyor:

canım canımmm😘😘okuyan, gören kalbinden öpüyorum.

Beğen
bottom of page