Öykü- İrem Nas- Lela'nın Yok Y'si
- İshakEdebiyat

- 38 dakika önce
- 4 dakikada okunur
“…demek ki yalnız değilim, yalnız değilsin.
Gerçekten de bir şey yok sana gösterdiğim yerde.”
Yannis Ritsos
“Hanımefendi, yürüyen merdivenler kapalı. Soldaki güvenlik merdivenlerini kullanabilirsiniz,” diyorum film arasında sigara içmek için kapıya çıkan kadınlardan birine. “Beyefendi, yürüyen merdivenler kapalı. Soldaki güvenlik merdivenlerini kullanabilirsiniz,” diyorum bir diğerine. Yürüyen merdivenler diyorum, güvenlik merdivenleri diyorum, kapalı diyorum… Kimse de merak etmiyor neden kapalı olduğunu.
Bazısı teşekkür ediyor, bazısı duyuyor, duymazdan geliyor. Güvenlik müdürü, “Hacı sen ne tür bir manyaksın,” diyor bana. Omzumdan tutup giriş sensörünün tepesindeki rakamları gösteriyor.
“Oğlum, On bin üç yüz on beş kişi saymış makine daha bu saatte, kaç kişiye hoş geldin dedin, benim dilim damağım kurudu burada.”
Çoğu hiç yanıt vermiyor, bazısı sadece başını sallıyor. “Eyvallah yiğidim,” diyen de var, “Sen ne tatlısın,” diyen de oluyor. Bazısı sadece, “Hoş bulduk” diyor. Bazen hoş bulunuyorum.
Makine girenleri sayıyor, ben beni kaç kişinin gördüğünü...
Gece nöbetleri benim gibi bekâr erkeklere kalıyor çoğunluk. Eşini görmek istemeyen evlilere kaldığı da oluyor. AVM’nin yok saatlerini, görmek ve görünmek istemeyenlerle bekliyoruz. Sabahın erkeninde dolmaya başlayacak boşlukları kolluyoruz, belimizde boş silahlarla. Giriş sensörünü sıfırlıyoruz sonra.
Çokluk kapının önünde geçiriyorum gece nöbetlerini. Sigara dumanını ağzımla havaya doğru kıvırarak ikili üçlü sıfırlar yapıyorum. Dört yaşındaki yeğenimin gözünde kahramanlıktan süper kahramanlığa terfi etmek için geliştiriyorum kendimi. Beş para etmez hayatımı sorguluyorum, bilmem ne…
Sigara dumanından sıfırlar yapamadığım rüzgârlı bir günde görüyorum onu.
Giriş kapısının karşısındaki beton çiçek saksının kenarında oturuyor. Kendinden çok rüzgârın içtiği sigarasının izmaritini basacak bir yer arıyor. Saksının içine basmıyor izmariti herkes gibi, ezilmiş bir bira kutusunun ağzına sıkıştırıp çöpe atıyor. Sonra gürültülü, eski bir otomobil yanaşıyor önüne. Binip gidiyor. İki gün sonraki nöbette de görüyorum onu aynı yerde, aynı şekilde, diğer nöbette de ondan sonraki nöbette de… Bazen az, bazen çok bekliyor. Yağmurlu başka bir nöbet gününe kadar sadece bakıyorum ona.
“Hanımefendi, yağmur çok yağıyor, AVM’nin girişinde bekleyin isterseniz,” diyorum. Üstüme çok da vazifeymiş gibi sarf ettiğim bütün ‘hoş geldin’lere benzer bir tonla söylüyorum bunu. Hiçbir şeye bakar gibi bakıyor bana. Dilimi anlamadığını düşünerek, turistle konuşan Sultanahmet esnafı gibi bağırıp elimi kolumu abartıyorum. “Yağmur,” diyorum, “çok,” diyorum, parmağımı havaya dürte dürte kapıyı gösteriyorum.
“Polis,” diyor.
‘Hiç’ bakışlarının radarına girmeyi başarıyorum nihayet. Soru değil, cevap değil söylediği, ben hiç değil.
“No polis, security ben, shopping market,” diyorum.
Gülümsüyor. Siyah beyaz bir fotoğrafın kötü bir renklendirmesi gibi tebessümü. Az değil, çok değil, bana hiç değil. Kıpırdamıyor bile. Elimdeki şemsiyeyi uzatıyorum, bir şey demeden alıyor. Bir tık daha renklenmiş bir gülümsemeyle başını eğiyor sadece. Sırılsıklam, AVM’nin girişine, onu gördüğüm yere dönüyorum. Biraz daha bekliyor, aynı araba geliyor, şemsiyeyi kapatıyor, beton saksının içine bırakıp gidiyor.
Araba uzaklaşınca gidip saksının içinden alıyorum şemsiyeyi.
İki gün sonra yine orada. İçimde provalar yapıyorum bozulmuşluğuma, şemsiyeyi saksıya bırakarak niye ayıp ettiğini anlatıyorum uzun uzun ona, anlayacakmış gibi. Provanın sonunu denkleştireceğim ya adımlarıma hani, ayranın son yudumunu dönerin son lokmasına iliştirir gibi… İlişmiyor. Arkasından usulca yanaşıp, “Burada beklemeyin, sevkiyat kamyonları geliyor buraya,” deyiveriyorum ne alaka. Sevkiyat kamyonu filan geldiği yok oraya. Allah’tan bilmiyor dilimi.
Gülümsüyor. Biraz daha, biraz daha renkleniyor tebessümü. Kapkara paltosunun cebinden küçük bir paket çıkarıp uzatıyor bana. Üstünde anlamadığım bir dilde bir şeyler yazan ve kurabiye resmi olan küçücük bir paket… Elimde paketle kalakalıyorum öylece, o ise o anı beklemiş gibi geliveren arabaya binip uzaklaşıyor.
Nereli? Saçları ne renk? Kıvırcık, siyah, güzel. Nereye gidiyor her gün? Minnacık bir şey. Kayboluyor paltosunun içinde. Ne zamandır burada? Tırnakları uzun, boyalı, güzel. Kurabiyeyi verirken gördüm. Polis olsam daha mı memnun olurdu? Korkar mıydı yoksa? Ne iş yapıyor? Yapıyor mu? Şemsiyeyi korktuğundan mı bıraktı? Bu kurabiye nereli, neyli bu kurabiye? Hep hiçe bakar gibi mi bakar? Gözleri sürmeli gibi, güzel. O palto ona büyük. Evlidir belki.
Cebimde gezdirdim kurabiyeyi. Bilinmez bir Arap diyarından, bir kurabiye. Belki ona da biri verdi, bilmiyorum. Sormak istiyorum bütün sorularımı, bir sonraki gece nöbetini iple çekiyorum, gelmeyince başkasının nöbetini devralıyorum. Kurabiye un ufak oluyor cebimde gezmekten, ellerimle okşayarak bozuyorum emanet bütünlüğünü. Gece nöbetinin ilk çayıyla sırları parmaklarımda kalmış paketin içindekileri boşaltıveriyorum ağzıma. Güzel, hurmalı galiba, belki de incirlidir. Onun gibi bilmediğim bir şeylidir belki. Üniformama dökülen kırıntıları avcuma topluyorum, avcumu yalıyorum.
Geliyor. Kalçasını iliştiriyor beton saksının kenarına, sigarasını yakıyor. Bu defa koştur koştur gidiyorum yanına, bu defa bir şeye bakar gibi bakıyor bana, bu defa büsbütün renkli... Kurabiyenin yırtık ambalajını gösterip elimle göğsüme vuruyorum, parmaklarımı yukarı doğru birleştirip “Lezzetli,” diyorum kendimce. Gülüyor, gülümsemiyor, gülüyor. Gamzesi var. Oy.
“Ben Yiğit, Yiğit, my name is Yiğit,” diyorum.
“Yiit,” diyor sigarasını tuttuğu güzel elini göğsüne koyarak. “Lela, ben Lela.”
“Leyla?”
“Ben Lela, sen Yiit.”
“Çay getireyim mi sana? Çay var… Çay?”
Ne alaka şimdi çay? Hayali bir çay kaşığıyla soyut bir bardağı karıştırıyorum, olmayan çayı höpürdetiyorum, çok gerçek bir çay oluyorum birkaç saniyede. Gülüşü en yüksek çözünürlükte duruyor öylece. Bileğini kaldırıp saati gösteriyor, benim çay kaşığımdan daha hayali bir direksiyonu çeviriyor. Elini cebine atıyor sonra, elimdeki paketi göstererek, “Yok,” diyor, “yarın?”
Ne yarın, çay mı, ne yarın, yarın mı geleceksin, yarın bana kurabiye mi getireceksin, ne yarın, Leyla, demek istiyorum. Gülüyor, dünyanın bütün sabahlarını önüne getirmişim gibi gülüyor. İlk defa görülüyormuş gibi bir sabah olmuşum. Sabah çayı olmuşum. Gülmesin böyle, böyle gülünmeyi bilmiyorum.
“Yarın çay?”
“Yarın çay”
Bir çayın hatırına bir gece nöbetini daha sırtlanacak kudreti bulmam güvenlik müdürünün dikkatini çekmiyor.
Leyla yarım saat erken geliyor. Cebinde kurabiye, elimde çay… Sonra gidiyor Leyla. Bilmediğim bir Leyla, bilmediğim bir adamla yarın yine gelmek üzere gidiyor. Yarın yine geliyor, yarın yine gidiyor. Kıçımız saksının kenarına ilişmiş duruyoruz öylece, öylelerce... Konuşmuyoruz, konuşamıyoruz, gülüyoruz sadece.
Bir gün oluyor Lela, Leyla gibi gelmiyor. Sağ gözünün altında içime vuran taptaze bir darp izi. Kırılmış çay bardağının bütün parçaları iç organlarıma batmış gibi... AVM’nin içine götürmek istiyorum onu, “Arabadaki adam mı yaptı,” diye soruyorum, “polis,” diyorum. “Yok, yok, yok,” diyor. Leyla en iyi “yok” demeyi biliyor zaten, ben, “hoş geldiniz,” demeyi, bir de artık gülünmeyi…
Onu da unutuyorum sonra. Çünkü Leyla bir daha gelmiyor. Beklemiyor değilim, ummuyor da değilim, onu gördüğüm yerdeyim en çok. Dalıp dalıp gidiyorum saksının durduğu yere. Bir gün müdür fark ediyor dalgınlığımı.
“Hayırdır lan, neye bakıp duruyorsun boş boş?” diye soruyor.
“Hiç, şu saksıya,” diyebiliyorum.
“İyi dedin, yarın hatırlat da belediyeyi arayalım, o saksıyı kaldırtalım oradan. Safi pislik yuvası zaten, götüm götüm çiçek dikiyorlar, kim bilir kimlerin cebini doldurdu pezevenkler,” diye söyleniyor.
“Olur müdürüm,” diyorum.
Yiit, deyişi geliyor aklıma, yok deyişi… Lela’nın yok ‘y’si gibi yitip gidiyorum.
İrem Nas




Yorumlar