Öykü- İlyas Talha Er- Çocuk Kalbi
- İshakEdebiyat

- 38 dakika önce
- 5 dakikada okunur
İğrenç bir pazar akşamı.. (belki de pazartesi bilmiyorum). Yazacak bir şey bulamamanın verdiği sıkıntı mı içimi bu kadar kemiriyor yoksa başka bir şey mi var, bilemiyorum.. Ama bir şeyi çok iyi biliyorum ki, bu iğrenç akşama dışarıda eşlik eden bunaltıcı yağmurun altında bir şeyler (adını koymak imkânsız) yolunda değil. Camı açıp dışarıyı izlemeye koyuluyorum. Yağmur şiddetini arttırmışa benziyor; çöp tenekelerinin kıyısına köşesine bırakılmış çöpler, ufak bir sel misali aşağı sokaklara doğru ağır ağır ilerlemekte.. Eciş bücüş giyimli bir kadın bu çöpleri izliyor. (Karton-plastik toplayanlardan olmalı..) Çocuklar, günün son okul ziliyle birlikte sokaklara doluşmaya başlamış (pazartesi demiştim bak), çok geçmeden bir mahşer yerini aratmayan bu kalabalığın içinde çocuklardan kiminin (çocuk olduğuna da inanasın pek gelmez ama) yanındaki arkadaşına (?) en ağır sözlerle küfür edip, hakaretler ettiği; bir öbürünün kendisinden biraz daha ufak bir çocuğu hırpalamaya çalıştığı (küçüğü bazı el hareketleri yaptıktan sonra oradan kaçtı), bir başkasınınsa bilmem ne pislik yapmakla meşgul olduğu bir ortam karşımda belirdi. Ama bu yoldan çıkmış güruhun içinde o an orada özellikle bir tanesi dikkatimi çekiyordu.
Çelimsiz, kara kuru, yaşına göre de oldukça ufak gösteren bir çocuk.. Nedendir bilinmez ama sokaktan geçen (neredeyse) herkes kendisini acımayla karışık garip bir bakışla süzüyor. Bilemiyorum, belki de öbür çocuklara nazaran daha bir eskimiş görünen kıyafetleri buna sebep oluyor belki de o yüzündeki (korku ya da sıkıntıdan kaynaklandığını düşündüğüm) o çarpılmış, umutsuz, somurtkan ifade.. Çok geçmeden yanına kendisinden beş altı karış daha uzun bir çocuk yaklaşıyor. Bir müddet haince, sanki kendi yolundaymış gibi ilerledikten sonra arkasında duran (insanın gözüne bir sırtlan sürüsü imajı veren) bir grup çocuğa bakıp sırıtıyor (sırtlanlar nasıl anlaşır hepimiz az çok biliriz zaten.)
Çok geçmemişti ki, bu süre boyunca başını yerden hiç kaldırmamış olan bizim kara kuru, tam okul yolunun bitimine yakın sırtına yediği okkalı bir tekmeyle, neye uğradığını şaşırıp kendini yüzüstü okul yolunun tam bitiminde kalan kaldırımların üstünde buluverdi. Kendisi bir tarafa, çantası başka bir tarafa fırlamış olan çocuk, arkasında biriken bir grup çocuğun alayları ve kahkahaları karşısında yerde hareketsiz bir şekilde duruyordu. Derken kısa bir süre sonra kalktı; eliyle burnunu tuttu (yüzünü geçirdiği kaldırımda kırmızı lekeler kalmıştı). Dizinde de ufak bir yırtık vardı. Kahkahaların şiddetlenmesine aldırmadı, çantasını aldı, çevresinde kendisine garip garip bakışlar atmaktan başka hiçbir şey yapmayan kalabalığa aldırmadan yoluna devam etmeye başladı. Arkasından sırtlanlardan biri bağırıyordu: “Lan gübür! Bu kadar mı korkak çıktın lan sen!” Bunu duymasıyla yolun tam ortasında duruverdi, arkasına dönecekti. Etrafına baktı.. Hiç tanımadığı insanlar ona alaylı bakıyor, üç beş tane işe yaramaz serserinin eğlencesi uğruna yerlerde sürünüyordu.. “Peki neden?” Büyük ihtimalle o da şu an bunu düşünüyor olmalıydı.. Yıldırım gibi bir anda bir anda arkasına dönmesiyle sırtlanların kahkahaları birdenbire kesiliverdi (şimdi sadece sessizce sırıtıyorlardı.) Kısa bir an durup onlara baktı.. Sonra yerlere saçılmış olan birkaç parça eşyasını da aldı ve okul yolunun bitiminden bir köşeye dönüp kendi yoluna devam etti..
Ne garip değil mi ama ha? Hayatının daha bu kadar başında yalnızlıkla dolu bir ömür geçireceğinin farkında olmak ve şimdiden bununla yaşamaya alışmak.. (İçime almış olduğum bu nefesi bu yağmur mu ateşle dolduruyor ne?) Hayat.. Doğumla ölüm arasındaki bir yalnızlıktan mı ibaret ki sadece.. Hani nasıl anlatsam, kendin olmaya hiç iznin yokmuş gibi.. (İçim sıkılıyor) Bir şey, bir şey yapmam lazım.. Yazmak, okumak, ağlamak, herhangi bir şey.. (sonuncusu sessizce) ama yok olmuyor. Anlamaya çalışıyorum.. Yerle gök arasında benim acımı anlayabilecek gerçekten tek bir kişi bile mi yok ki ben bu kadar yalnızım yoksa başka bir şey mi var.. Bilemiyorum..
Bir anlığına, yalnızca bir anlığına durup düşünün bi.. Hayatınız boyunca sadece tek bir şeyi isteyip yalnızca (ama yalnızca) o şeyi beklediğinizi ve yaşamınızın şimdiye kadarki kısmını sırf o şeye ulaşmak için harcayıp tükettiğimizi.. Sonra da o şeyin, hiçbir şey olmamış gibi bir anda elinizden kayıp gittiğini.. (Baksana bir tane kara kuru veledin yediği sopadan nerelere geldim.) Ama gerçekten bazı anlar oluyor şaşırıyorum, insan hayatının böyle bir noktasına varıyor da nasıl kendini böyle anlamsızlıklarla dolu bir çukurun ortasında buluverip yaşamı yalnızca “bir devam etmeden” ibaret olarak buluveriyor, inanın anlamak mümkün değil..
Ama hayır belki bir gün.. (evet, göreceksiniz bak bir gün!) gelecek ve ben, yaşamımda karşılaşmış olduğum bütün acılara, umutsuzluklara, sıkıntılara ve bunlara sebep olan insanlara rağmen (ümit denen zehri kalbimde tüketmediğim takdirde) bir iş başaracağım.. Ne bileyim, belki çok güzel bir öykü yazarım.. Evet, dünyanın en güzel öyküsü.. Plansızca, umutsuzca ve en önemlisi hayatta en dibe düşmüş olduğum o anda yazacağım onu.. Sonra.. Sonra, ne bileyim, bir şeyler daha farklı olur o zaman her halde.. (Farkındayım sakın okur, konuyu iyice dağıttık gittik.. Şimdi sanırsam bundan sonra yapılacak en iyi şey size birazcık da kendimden ‘ya da kendi yemiş olduğum tekmelerden’ bahsetmek..)
Bundan on- on beş sene kadar önce.. (ortaokulda falan olmalıyım büyük ihtimal), bir ortaöğretim kurumundan (ya da herhangi bir dersin verilmesine olanak sağlayacak bir sınıftan) çok bir ahırı andıran (hayır, ahırın en azından hizmet ettiği bir amaç, insanlara bir fayda gösterme durumu var) otuz kişilik bir mekânın içinde kavgadan, gürültüden ve (en rahatsız edicisi) kızların durmaksızın konuşup birbirlerini çekiştirip durmasından kaynaklanan korkunç bir baş ağrısı içerisindeyim. Öğretmenin yokluğunu fırsata çeviren bazı öğrenciler, bu kısa zamanda yapabilecekleri bütün saçmalıkları yapmak için adeta bir yarış içinde.. Derken çok geçmeden öğretmenin apar topar sınıfa girmesiyle herkes yavaş yavaş yerlerine geçmeye başlıyor. Hoca kısa bir “trafik, işim vardı, şu bu..” faslından sonra derse başlıyor. Dersin konusu: “Elimizdekilerle mutlu olma, azla yetinme, avcunu yalama, hava gazı maden suyu; falan fişman..”
On.. on beş.. yirmi.. Hoca neredeyse otuz dakikadır aynı şeyi anlatıp duruyor. Sonlara doğru, nasıl hayatta bize “verilmiş” olan şeylerin kıymetini hiçbir zaman unutmamamız gerektiği ile ilgili bir şeyler derken aniden elimi kaldırıp söz aldım. “Hocam, yanlış anlamazsanız eğer size bir şey sormak istiyorum. Ders boyunca ‘teşekkür etmekten’, ‘şükran duymaktan’ ve ‘azla mutlu olmaktan’ falan bahsedip durduk ama düşününce; sırf nasıl yağmurdan ve kardan bizi koruduğu için sığınmış olduğumuz bir kümese saray diyemezsek (evet sayın editör, Yeraltından Notlar..), aynı şekilde de yaşamda rastgele karşılaşmış olduğumuz ufacık avuntularla da mutlu olduğumuzu, yetindiğimizi sanmanın; aslında kendimizi kandırmanın en adi bir yolu olduğunu söyleyemez miyiz?”
Yerime geçip hocanın tepkisini beklemeye başladım. Kısa bir müddet hareketsizce durup bana öyle boş boş baktı, sonra önünde kitapları, kağıtları falan düzeltmeye çantasına doldurmaya başladı (inanmasam, hoca zaman geçsin diye uğraşıyor diyecektim); sınıftan çıt çıkmıyor desem yeriydi ki bu durum böyle bir beş dakika kadar daha devam etti. Sonra (şükürler olsun!) aniden zil çaldı. Hoca apar topar kalktığı masasından sınıfa sesleniyordu: “Haftaya şu şu sayfalara çalışmayı unutmayın.. Sınavda sorumlusunuz ona göre!..”
Bilmiyorum sayın okurum.. Sanırsam bir yerlerde (buradan çok çok uzaklarda) bir hikâye var.. İçinde kırmızı ve pembe çiçeklerden oluşan bahçelerin, hiç batmayan ve hep birlikte dolaşan bir ayın ve güneşin ve (belki de en imkansızı) kalpleri hiçbir zaman incinip kırılmayacak olan çocukların olduğu bir hikâye.. (Bu hikâyenin bir kahramanı olamamak ne kadar acı..) Anlayamıyorum sayın okurum, gördüğün gibi buraya bir dünya şey yazdım.. Yalnızlıktan, ümitsizlikten ve yolunu kaybetmiş olmaktan bahsettim durdum. Yirmi üç yaşındaki bir adamın çığlıklarını sizlere ulaştırmak için kendimi paraladım. (Gerçekten, hiç kimsenin mi umurunda değil?!) Ama yok, hâlâ bu acının, yalnızlığın ve kötülüğün sebebini anlayamadım.. Yağmur da dinmek üzere zaten.. İsterseniz hikâyeyi burada bitirelim. Hem anlatacak ne kaldı ki zaten, ha on yıl önce ha on yıl sonra.. Bir çocuk daha bugün kalbinin kırıklarında yok oldu gitti..
İlyas Talha Er




Yorumlar