top of page

Öykü- Mustafa Ünver- Aysulu

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 2 saat önce
  • 13 dakikada okunur

“Bak, bu dosyayı gerçekten istiyorsan senaryoyu bir örnek olaydan değil, anlattığın en az beş trajedi örneği üzerinden kurgulamak zorundasın. Ama bu örnekleri ayrı ayrı ve uzun uzadıya anlatmayacaksın. Başka bir deyişle bütün trajediler senin tuvalin olacak! Ve elinde kullanabileceğin yalnızca bir tuval var, ona göre. Bütün her şeyi bu bir tek tuval üzerine işlemek zorundasın, anladın mı, tamam mı? Şimdi çıkabilirsin!”

Israrla onu Aysulu vakasından uzak tutmaya çalışan bu sinir bozucu sözler zihninde kaç kez döndü durdu, hatırlamıyordu. Buz kesmiş havanın sert rüzgârları yüzüne kamçı gibi çarpıyor; sicim sicim döktüğü göz yaşları, yanaklarına vuran yağmur damlalarıyla yarışıyordu. Akşamın ivecenliğini sergileyen ışıl ışıl caddenin kalabalık kaldırımlarında yol almaya çalışıyor; bir yandan da ıslak yanaklarını parmaklarının yassı ve yumuşak kabalarıyla silmeye uğraşıyordu.

“Bu dosyaya ne kadar ihtiyacım olduğunu biliyor tabii. Projeme karşı hırçınlığı, huysuzluğu ve inatçılığı biraz da bu yüzden… Başka bir kirli niyeti yoksa, benden resmen imkânsızı istiyor; kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor daltaban!” diye mırıldandı kendi kendine. “Neymiş efendim, elimde sadece bir tuval varmış ve tüm dram hikâyelerini o tek tuvale sığdırmalıymışım! Yoksa kendime başka kapı bulmalıymışım, falan filan… Bir de beni aptal yerine koyup “Anladın mı, tamam mı?” diye üstten bakması yok mu? O an, masasının üstündeki o koca kum saatini kafasına geçirmemek için zor tuttum kendimi.”

Caddenin keşmekeşi, bitmek bilmeyen korna sesleri, “Akşam simidi!”, “Taze kebap!” nidaları kulaklarında yankılanmaya devam ediyordu. Hava artık iyiden iyiye kararmıştı. Kışın günler, mutluluk zamanlarından farksızdı. Ne kadar da kısa sürüyorlardı öyle.

“Sadece Aysulu hikâyesini anlatsam o tuvalde, yetmez miydi sanki? Hem Aysulu hem Hatice hem Emine hem Merve hem Özge… Sonuçta hepsi de taciz ve tecavüz kurbanları değiller miydi? Başından beri benim Aysulu dosyasıyla yatıp kalktığımı bilmiyor sanki patates suratlı herif! Sırf gıcıklığına yapıyor; maksadı beni ezim ezim ezmek, ruhumu paralamak.”

Cadde ışıkları ve gürültüsü çoktan geride kalmış, ara sokakların sessizliğinde yürürken kendine gelmişti. Saatine baktı; yaklaşık bir saattir yollardaydı. Eve varmasına az kalmıştı. Yol üstündeki markete uğrayıp birkaç yumurta, biraz peynir, zeytin ve ekmek aldı. Çayın da az kalmış olduğunu hatırladı ama şimdi onu da alsa hesap kabaracaktı. Ekstresi kesilene kadar elindekilerle idare edebilirdi.

Kapıyı açıp içeri adımını atar atmaz, yatalak annesinin mahcup ve nemli bakışlarıyla karşılaştı. Belli ki saatlerdir kapıyı gözleyip duruyordu. Kızının bir an önce dönmesini beklediği her hâlinden belliydi. Bakışları merhamet ve af dileniyordu; sabahtan beri tutmak zorunda olduğu ihtiyacı, o kapının açılıp kızının içeri girmesine bağlıydı. Altının sarılı olduğunu bildiği hâlde yine de tuvalete oturma isteği ağır basıyordu. Sanki o bakışlar, “Altıma yaparsam, utancımdan bir daha yüzüne nasıl bakarım kızım,” diyordu.

“Anneciğim çok daraldın biliyorum, seni hemen lavaboya götüreceğim, hiç merak etme. Sonra da karşılıklı oturur, güzel bir kahvaltı yaparız, olmaz mı?” Annesinin şükran ve mahcubiyet dolu bakışlarına o an derin bir minnet duygusu da eklenmişti. Yıllar önce konuşmaya veda etmişti ama yüz hatlarında biriktirdiği o acıyla yoğrulmuş tebessüm çizgileri anlamasını bilene çok şey söylüyordu. Mesela şimdi “Allah senden razı olsun kızım, tuttuğun altın olsun, ayağına taş değmesin,” diye dualar ettiğini biliyordu kızı.

“Allah senden de razı olsun anneciğim,” dedi sevgi dolu bir gülümsemeyle. “Kardeşimle beni büyütüp okutmak için az mı çile çektin sen anneciğim, üstelik tek başına. Şimdi de sıra bende, öyle düşün işte ve lütfen canını sıkma, tamam mı?” Yanağına kondurduğu kocaman bir öpücüğün ardından alışılmış bir refleksle bir anda yaşlı kadının kollarının altına girdi; onu sımsıkı kucaklayıp lavaboya götürdü. Annesinin bacak ve ayak dermanı hayli azalmış olsa da yürümeye yine de yürümeye bir miktar destek veriyordu. Bu bile çok büyük nimetti yeri gelince, şükürler olsundu. Lavabonun kapısını kapatırken “Anneciğim ben mutfaktayım, havlupanın sesini dinliyor olacağım. Sen rahatına bak,” dedi gülümseyen yüzüyle.

Saatler gece yarısını geçmişti; in cin köşesine çekilmiş, annesi de derin bir uykuya dalmıştı. Sokakta olduğu kadar evde de ürkütücü ama huzurlu bir sessizlik hüküm sürüyordu. Yine uykusu yoktu. Çalışma masasına geçip bilgisayarını açtı. Kötü ve karanlık niyetleriyle üzerine çemkiren ajans sahibinin kendisinden imkansızı talep etmesine inat, mümkün olanı en iyi şekliyle yapmayı seçecekti. Bakıştığı beyaz tuvale, sonuç ne olursa olsun, sadece Aysulu portresi çizmeye karar verdi. Kaldı ki ilmek ilmek dokuyacağı Aysulu vakasının, aynı zamanda ona benzer nice Hatice, Emine ve Özge dramlarına tercüman olacağından da emindi. Genelde tüm dosyalarında olduğu gibi patronu bunu da okuduktan sonra reddedemeyecek, projeyi ufak tefek değişiklik talepleriyle kabul etmek durumunda kalacaktı. Adamın huyu böyleydi. İsterse kabul etmesindi, proje nasılsa gayet parlaktı ve hangi ajans olsa havada kapardı. Birikimine, deneyimine, çocukluk yıllarından beri sahip olduğu, o kelimeleri sayfalara inci gibi dizebilme yetisine ve annesinden aldığı dualara güveniyordu. “Yâ bismillah,” diyerek sözcükleri beyaz ekrana çiziktirmeye başladı.

***

Fergana Vadisi’nin bereketli ovalarında, gönül çelen yaylalarında açan rengârenk çiçeklerin ve sağa sola pervasızca uçuşan kelebeklerin arasında, şırıl şırıl akan dere kenarlarında büyümüştü Aysulu. O güzelim atların rüzgârda savrulan yeleleri ve iç gıdıklayan kişneme sesleri onun ilk ninnileriydi. Başta atlar ve taylar olmak üzere yayladaki bütün kuzular, oğlaklar, buzağılar ve inekler Aysulu’nun en vefalı dostlarıydı. Birbirlerini öylesine derin bir bağla anlıyorlardı ki, koca obada bu derece bir yakınlık ne görülmüş ne duyulmuştu. Karşılaştıklarında dostlarını okşar, yanaklarına öpücükler kondurur; sütlerini sağar, kımız yapar, at binerdi.

Bu yaşına kadar çoğunlukla kıl çadırlarda yaşamış, etrafındaki muhteşem doğayla her mevsim hemhâl olmuştu. İlkbahar ve yazın cömertçe sunduğu muhteşem görsel şölen iliklerine işlemiş, ruhunun her dokusuna sinmişti. Aysulu’nun bu eşsiz uyumu sadece hayvanlarla değil, büyük küçük tüm oba halkıyla da aynıydı. Obanın kıymetlisiydi, âdeta büyülü maskotuydu. Hayvanlarla böylesine samimi bağ kurabilen birinin insanlarla iyi geçinememesi zaten düşünülemezdi.

Öte yandan serpildikçe güzelleşmiş; endamı ile ruh yapısı birbirini tamamlayan sarsılmaz bir karakter kazanmıştı. Seyrine doyulmayan, bakıldığında pırıltısıyla göz kamaştıran bir kısrak, bir ceylan, bir sülün olup çıkmıştı Aysulu. Hani nazar değerse diye bakmaya kıyılamayan nadir güzellikler vardır ya; işte Aysulu o tür bir güzelliğin de ötesinde bir sanemdi tüm obanın gözünde, tam bir afetti. Dolunaya hitaben dile getirilen o meşhur meydan okumayı; “Ya sen doğ ya ben doğayım!” sözünü sonuna kadar hak eden bir dünya güzeliydi. Obanın civan mert delikanlıları Aysulu’ya karşı hissettikleri ölçüsüz hayranlık ve sevgiyle istikballerini onunla taçlandırabilmenin hayallerini kurup duruyorlardı.

Aysulu ise kendisine yönelen bu ilginin elbet farkındaydı ancak güçlü şahsiyeti ona hep vakur ve alçakgönüllü bir duruş ilham ediyordu. Bu yüzden gördüğü ilgiden asla şımarmıyor, kimseyi küçümsemiyor, hiçbir olumlu duyguyu hor görmüyordu. Kendi güzelliği de dahil olmak üzere her varlığa Ulu Tanrı’nın kutlu bir işareti gözüyle bakıyordu. “Şu muhteşem tabiatta boşuna veya çirkin yaratılmış hiçbir şey yok; her güzellik gerçek sahibini, Yüce Yaratan’ı işmar geçiyor. Benim güzelliğim de o eşsiz cemalin sadece solgun bir aksidir,” der geçerdi. “Her şey geçici, kalıcı olan sadece Ulu Tanrı, hû,” diyerek derin bir iç geçirirdi.

Değişmez ilahî kader, Aysulu’yu uzaktan bir akrabasının eliyle İstanbul’a doğru çağırırken, güzelliği aklının ucundan bile geçmemişti. Onu yola çıkaran aynadaki yüzü değil; tertemiz yüreğinden buram buram yükselen sevgi dolu vicdanının sesi olmuştu.

Akrabası dört yıl önce İstanbul’a gidip yerleşmişti. Orada hem çalışıyor hem üniversite okuyordu. Her yaz yirmi günlüğüne yaylaya döner; İstanbul’un büyülü hayatını tüm obaya, özellikle de akranlarına gözleri parlayarak anlatırdı. Moda mağazalar… alımlı kıyafetler… kendinden emin kadınlar, bakımlı erkekler… ışıklarla yıkanmış restoranlar, lüks arabalar, denizle iç içe geçmiş muhteşem camiler, minareler, göğe uzanan cam kuleler…

Bütün bu görüntüler, obanın yörük zihninde ancak hiç uyanılmak istenmeyen parıltılı rüyalar olabilirdi.

Pırıl pırıl bir kuşluk vaktiydi. Aysulu dere kıyısında çömelmiş, keçe bakraçlarına su dolduruyordu. Çadırından çıkan akrabası Aysulu’yu görünce yanına geldi, çömeldi. Şırıl şırıl akan dere kıyısında huzur ve sevgiyle selamlaştılar, gülümsediler, kıkırdayarak birbirlerine hâl hatır sordular. Ve sonra, sanki sıradan bir şeyden söz ediyormuş gibi akrabası birden:

“Benimle İstanbul’a gelsene,” dedi.

Heyecanlanan ve kalbi gürp gürp atmaya başlayan Aysulu ne diyeceğini bilemedi. Yüzü utangaç bir kızıllığa boyandı.

Günlerce enine boyuna düşündü. Bilmediği bir şehir, yabancı bir hayat… korku, merak, endişe ve umut birbirine karışıp gitmişti. Ama nasılsa akrabası yanında olacaktı ve kendi düzenini kuruncaya kadar kalacak yer de sorun olmayacaktı. Gidince hemen dil öğrenmeye başlayacak, iş arayacak, sonra da yüksek tahsil yapmanın yollarına bakacaktı.

Bu hayallerinin hiçbirine her anı birbirinin aynısıyla tekrarı olan yaylada ve obada kalarak ulaşması mümkün değildi. İstanbul rüyası daha gitmeden Aysulu’yu içine çekmiş; bütün renkleriyle, heyecan ve cazibesiyle onu adeta büyülemişti. Nasılsa o da akrabası gibi yazları tatilini geçirmek üzere yine yaylaya, obasına gelirdi. Bu sayede İstanbul’dan getireceği çeşit çeşit hediyeler ve biriktirdiği parayla ninesini, annesini, babasını ve kardeşlerini mutlu edebilecekti.

Büyükleri de kararına saygı duydular, karşı çıkmadılar. Hatta hayallerinin peşinden yürümesi konusunda cömertçe tutum takındılar, teşvik ettiler. Oba hayatının artmayan eksilmeyen ama geride bıraktığı her mevsimle insanı yeri gelince içten içten tüketen amansız bir canavar olduğunu onlar da pekâlâ biliyordu. İşte şans Aysulu’nun ayağına gelmişti; kaçırılmamalıydı. Olmazsa geri dönerdi; Orta Asya’nın bozkırları bir yere kaçmıyordu ya.

Gerekli tüm hazırlıklar hızla tamamlandı. Pasaportu çıkarıldı, akrabasının dokuz gün sonra döneceği uçaktan bileti alındı. Ve ayrılık günü nihayet gelip çattı.

Annesi sımsıkı sarılırken Aysulu’ya “Kuday dayma saktasın seni kızım, cahsı adamdarmen kavıştırsın! / Allah’a emanet ol kızım, seni daima iyi insanlarla karşılaştırsın!” diye dua ediyor, sel olup çağlayan göz yaşlarını saklayamıyordu.

İstanbul hayatının ikinci haftasında gördükleri bir iş ilanına yine akrabasının ön ayak olmasıyla müracaat etti, görüşmeye gitti. Kabul edilirse altı odalı bir rezidansın yemek ve temizlik işlerinden sorumlu olacaktı. İş sahibi çok varlıklı bir müteahhitti; devlet kademelerinde hatırı sayılır bir nüfuzu vardı. Bu sayede oturum ve çalışma izinlerinin de kolaylıkla çıkacağını söyledi.

Konuşurken sesi alçak, kelimeleri özenliydi; cümlelerinin arasına yer yer “inşallah”, “hayırlısı” gibi ifadeler iliştiriyordu. Anlaşılan beyefendi inançlı bir insandı. Bu da Aysulu için onu güvenilebilir kılıyordu. Doğup büyüdüğü bozkırda inançlı ve ibadetli insanlar, en güvenilir olanlardı zira.

Yine de aynı görüşmede, telefonuna düşen bir mesajla patronun yüzünün bir an için gölgelenmesi, ardından Aysulu’ya bakmadan telefon açtığı kişiye verdiği kısa ve buyurgan talimat, o yumuşak çerçevenin arkasında başka bir tonun da varlığını sezdiriyordu. Genç kız bunu “iş yoğunluğu” olarak yorumladı.

Görüşmede aylık ücretin beş yüz dolar olduğu da söylendi. Kendi ülkesindeki maaşlarla karşılaştırıldığında bu oldukça yüksek bir ücretti. Üstelik yemek ve barınma masrafı da olmayacağı için biriktireceği paralarla hem tüm ailesine kucak dolusu hediyeler götürebilecek hem de tasarruflarıyla onlara hatırı sayılır bir katkı sunabilecekti.

Görüşmeden bir gün sonra işe kabul edildiği haber verildi ve haftanın ilk günü gelip işe başlaması gerektiği söylendi. Bu kadar kısa zamanda kolayca iş bulmasına çok sevinmişti. Ayrıca bundan böyle akrabasına da yük olmayacak olması sevincini daha da artırmıştı. Aysulu çok mutluydu, içi içine sığmıyordu; hatta ilk gün sevinçten uyuyamadı.

***

Patron haftanın bir kısmını İstanbul’da, bir kısmını Ankara’da geçiriyordu. Ailesi ve esas evi Ankara’daydı. Aysulu’ya Türk yemeklerini bir an önce öğrenmesi için bir yemek kitabı verildi. İşinden geri kalan zamanlarda ve özellikle de patronun Ankara’da olduğu günlerde İstanbul Türkçesini sorunsuz anlamaya ve konuşmaya bir an önce başlamak için bol bol televizyon izliyor; haberleri ve dizileri dikkatle takip ediyordu. Daha şimdiden dil problemini heyecan verici şekilde çözmeye başlamıştı. Türkçedeki cümle yapılarının ve kelimelerin kendi diline olan yakınlığını, hatta aynılığını keşfetmekten tatlı bir heyecan duyuyor, bir çocuk gibi seviniyordu. Ne de olsa ata yurttaki dille ana vatandaki dil, aynı elin parmakları yahut aynı atanın çocukları gibiydi; birbirlerinden ne kadar farklı olabilirlerdi ki? 

Haftanın bir günü izinliydi, patronu mümkünse izin gününü kendisinin Ankara’da kaldığı günlerden birinde kullanmasını rica etmişti. Aysulu da bunu makul görmüş, memnuniyetle kabul etmişti.

Patronu, kibar olduğu kadar cömert de bir insandı; hem ilk maaşını peşin olarak ödemiş hem de tüm masrafları şirkete ait olmak üzere en iyisinden bir akıllı telefon vermişti. Ayrıca üstüne başına İstanbul ortamına uygun kıyafetler alması için de yüklü sayılabilecek bir para bırakmıştı. Bunları yaparken patronun yüzünde hep yumuşak bir ifade olurdu; fakat aynı anda, bu iyiliğin bir karşılığı olması gerektiğini hatırlatan belirsiz bir mesafe de hissedilirdi.

Hatta bir keresinde şöyle demişti:

“İyilik, yerini bulursa anlamlıdır. İnsan bazen değerini bilmeyen için yorulmamalı.”

Cümle havada asılı kaldı. Kime söylendiği belli değildi ama Aysulu, bu sözün kendisine de değebileceğini ilk kez o an düşündü.

Zaman hızla akıyordu. İlk aylar gayet ölçülü ve mesafeli bir profesyonellik içinde geçmişti. Patronunun düzenli bir hayatı vardı. Sabah erken kalkıyor, kısa bir süre çalışma odasında kalıyor, sonra işe gidiyordu. Kapısı yarı aralık kaldığında Aysulu onu bazen dua ederken görürdü. Bu manzara içini ferahlatırdı.

Fakat aynı adamın, gün içinde telefonda konuşurken ses tonunun birden sertleştiğini; karşısındakini dinlemekten çok hükümler verip emirler yağdırdığını da fark ediyordu. İlginç olan, konuşması bittiğinde bir an durup sessizleşmesi, sanki az önceki tonun kendisine de fazla geldiğini fark eder gibi başını hafifçe eğmesiydi. O kısa an, takındığı sakin yüz ifadesinin içinde kayboluyordu.

Aysulu işinden ve patronundan memnundu, kendini güvende hissediyordu. Patronu da ondan memnun görünüyordu. Temizliğinden, titizliğinden, Türk yemeklerini oldukça güzel yapmaya başlamasından dolayı sık sık teşekkür ediyor, övgü dolu sözler söylüyordu.

Bir akşam, masaya oturmadan önce, elini alnına götürüp derin bir nefes aldığını gördü Aysulu. “İnsan bazen kendine rağmen yoruluyor,” dedi, sanki karşısında biri varmış gibi. Sonra onu fark edip gülümsedi:

“Sen yorulma yeter.”

Cümlesinde şefkat vardı. Ama içinde, kime söylendiği tam belli olmayan başka bir cümle daha gizliydi.

Aysulu üç dört güne bir ailesiyle görüntülü konuşuyor, hasret gideriyordu. Hatta anne babası, sakıncası yoksa, müsait olduğu bir vaktinde patronuyla da görüşüp tanışmak istediler. Hem çok merak ettikleri kızlarının nasıl bir yerde ve kiminle çalıştığını görmek hem de iş veren beyefendiyle tanışmak onları rahatlatacaktı. Onların dünyasında bu çok önemliydi. Kazak kültüründe “tanışıklığımız hatırına” demek olan "ara-katınasımız üşin" sözü sıklıkla kullanılırdı. Sonra tanış olmak bir hatır ve hukuk meselesiydi; hem kutsaldı hem de ömür boyu kadir kıymet bilme anlamı taşırdı.

Bu talep, patronunca da makul karşılandı ve uygun olduğu bir vakitte kısa bir görüşme gerçekleşti.

Patron bu görüşmede anne babasını Aysulu gibi temiz, becerikli ve titiz bir kız yetiştirdikleri için tebrik etmişti. Ayrıca onlara güvence vererek kızlarını hiç merak etmemelerini söylemişti. Onu her zaman himaye edip göz kulak olacağına dair söz vermişti.

Bu söz aileyi hem rahatlatmış hem de Kazak steplerinde hoş bir yankı bırakmıştı. Teşekkür ve minnet duygularını mahcubiyet içinde dile getirdiler.

“Hiç merak etmeyin,” demişti onlara, “Aysulu burada bana emanet. Kendi kızım gibi.”

Bu cümleyi söylerken gülümsüyordu.

Görüşme bitip ekran karardıktan sonra, patron bir süre olduğu yerde kaldı. Gülümsemesi yavaşça silindi. Sanki az önce söylediği söz, içinde bir yere çarpmış gibiydi. Dudakları kıpırdadı, duyulmayan bir cümle kurdu; belki bir düzeltme, belki bir itirazdı. Sonra başını iki yana sallayıp toparlandı.

O an Aysulu için patronun yalnızca başkalarına değil, kendisine de bir şeyler söylediğini hissettiren kısa ama kocaman ve karanlık bir boşluktu.

***

Aysulu dikkatliydi. Patronu evdeyken kıyafetlerinin temiz ama sade ve gösterişsiz olmasına özen gösteriyor, güzelliğini ve endamını saklayabildiği kadar saklamaya çalışıyor, kendisine farklı bir gözle bakılmasını kolaylaştıracak her tür tutum ve davranıştan bilinçli olarak sakınıyordu. Ama saklı bir inci, ne kadar gizlenirse gizlensin, göz kamaştıran ışığını tamamen söndürebilir miydi?

Bazen patronun, üzerindeki bakışlarının gereğinden uzun sürdüğünü hissettiği oluyordu. Bu bakışlarda, yalnızca dikkat değil; karar vermeye çalışan bir tereddüt de vardı sanki.

Bir akşam, salonun ışığını kapatıp çıkarken, patronun pencere önünde durduğunu gördü. İstanbul’un o muhteşem boğaz manzarasını seyrediyordu. Sırtı dönüktü.

“İnsan bazen sahip olduklarıyla değil, sahip olabilecekleriyle de sınanır,” dedi, dönmeden.

Aysulu bu cümleyi de anlamadı. Ama içinin aniden daraldığını hissetti.

Bu olaydan aylar sonra bir akşam patronuna yemek masasını hazırlıyordu. Beyefendi su almak için mutfağa gelmişti. Kenarda duran sebilden büyük bardağına su doldururken kısa bir an durdu. Sonra, sanki kendi içinde bir eşiği aşmış gibi:

“Aysulu, bu akşam birlikte yesek?” dedi.

Söz de talep de basitti; ama tereddütü seziliyordu. Sanki bir süredir üzerinde düşünüp durduğu bir isteği dile getirmişti ve şimdi onu hem geri almak hem de sürdürmek arasında kalmıştı. Aysulu’nun içi daraldı yine. Kibarca kaçınmak, bu tatsız eşikten profesyonelce atlamak istedi. O tatlı aksanıyla:

“Efendim ben hizmette bulunsam… yemeğimi sonra yesem…”

Aysulu’nun cevabını dinlerken patronun yüzü sakin görünüyordu; fakat gözlerinde, o kısa mücadelenin izleri hâlâ silinmiş değildi. Emreden bir ses tonuyla:

“Bu akşam masama konuk olmanı istiyorum dedim. Bir saat sonra masada olurum, şimdi yapmam gereken işler var,” deyip uzun koridorun sonundaki çalışma odasına doğru yürümeye başladı. Aysulu onun koridorda ilerleyen adımlarını dinlerken, “iş kıyafetini de değiştirirsin,” diye söylendiğini duydu. Ardından çalışma odasının kapısı örtüldü.

Genç kız endişelenmişti, çok daralmıştı; ne yapacağını, nasıl tepki vermesi gerektiğini düşündü dakikalarca. Bu talepte bulunan kişinin sıradan biri olmadığını, patronu olduğunu elbette biliyordu; teklifini reddetmesi belki işini ve hayallerini kaybetmesine neden olabilirdi. Öte yandan aylar sonra ilk defa aynı masada patronuyla birlikte yemek yerse, bundan sonraki yemekler ve kahvaltılar nasıl olurdu? İlk adımı atarsa sonraki adımlar da peşinden gelmez miydi? Sonraki adımlar da peşinden gelirse bu kez evdeki statüsüne ilişkin bir görev ve beklenti değişikliği söz konusu olmaz mıydı? Çünkü bu keskin bir sınırdı. Sonunda, hangi sonucu doğurursa doğursun aklı selimine uymaya ve patronunun teklifini kibarca reddetmeye karar verdi. Her zamanki gibi tek kişilik masa kurdu.

***

Söylediği vakitte büyük salona gelen patron, gördüğü masa düzeni karşısında şaşırmış gibiydi; böyle olacağı hiç aklına gelmemişti sanki. Ardından toparladı kendini, ama yüzünde bastırılmış bir öfkenin ifadesi de vardı. Mümkün olduğunca yumuşak bir ses tonuyla:

“Peki Aysulu, sen nasıl rahat ediyorsan öyle olsun. Sorun yok,” dedi.

Aysulu derin bir nefes aldı, rahatlamıştı. “Efendim sizi kırmak istemedim. Her zamanki gibi masaya hizmet etsem daha iyi olur diye düşündüm. Özür dilerim…,” dedi o aksanlı şirin Türkçesiyle.

Gülümseyerek “sorun yok, canını sıkma,” derken, Aysulu belki de ilk defa beyefendinin ağzından çıkan sözlerle bakışları arasında devasa bir farklılık sezinledi. Belli etmemeye çalışsa da az öncekinden daha güçlü bir ürperti hissederek korktu. Patronun o bakışında “bu küstahlığının hesabını ben de sana sormaz mıyım,” anlamına gelen dilsiz bir tehdit okumuştu. “Bu adam iki yüzlü, kendi içinde de bölünmüş biri,” diye düşündü ilk kez. Ardından da “umarım ben yanlış anlamışımdır,” diye geçirdi içinden. Olumlu düşünmeyi seçmiş, seçmek istemişti. Ve belki de en tehlikelisi buydu.

***

Günler, haftalar geçmeye devam etti, her şey yeniden normale dönmüş gibiydi. Aysulu tarafında o tatsız akşam silikleşmiş, hatta tamamen unutulmuştu. Oysa bazı anlar, sevgi dolu saf yüreklerde yer edinmese de diğerlerinin zihinlerinde aslında hiç silinmez, sadece zamanını kollardı.

 

***

 

Sonrasında o çatı altında neler oldu, neler yaşandı; kimse tam olarak bilmedi, bilemedi.

Sadece zaman aktı; haftalar, aylar birbirini kovaladı.

Aysulu, alnına yazılan kötü talihe teslim olmak zorunda kaldığında, adındaki dolunay parlaklığı ve güzelliği solmaya başlamış, yerini çoktan ümitsiz ve karamsar baygın bakışlara terk etmiş gibiydi.

Ve bir gün, Asya ve Avrupa semalarında kara bir haber yayıldı ve yankılandı. Dayanılmazdı, kanlıydı ve çok acımasızdı.

Aysulu, çalıştığı evde, patronunun silahından çıkan kurşunla ölü bulunmuştu.

Cansız bedeni uçağın bagaj katında, tahta ata bindirilmiş vaziyette ülkesine doğru gönderilirken resmi makamlarca intihar ettiği açıklaması yapıldı, dosyası kapandı.

Annesi acı ve gözyaşları içinde biricik kızının tabutuna sarılırken, “Ah menin baygus kızım! kulip ketti, tabıtpen oraldı! / “Vay benim talihsiz kızım! gülerek gitti, tabutla geldi!” diye feryat ediyor, çığlıkları tüm Orta Asya steplerinin üstüne kara bir ağıt olarak çöktükçe çöküyordu.

***        

Gece boyunca eciş bücüş çizgilerle boğuşup durduğu dosyasının ham hâlini nihayet tamamlamıştı. Tuvalin karşısında doğrulup gerinirken omuzlarına çöken yorgunluğu fark etti. O an, yatağında huzursuzca dönmeye çalışan annesinin cılız sesini duydu.

Başını kaldırıp duvardaki saate baktığında şaşırdı. Bunca zaman nasıl da fark ettirmeden akıp geçmişti. Neredeyse sabah ezanları okunacaktı.

Annesinin yatağında kıpırdandığını anlayınca, bir ihtiyacı olup olmadığına bakmak üzere yerinden kalktı.

Uykusu geldiği için göz kapakları ağırlaşmıştı ama zihninde, hâlâ kapatamadığı dosyanın uğultusu vardı. 

 Annesinin odasına doğru yürürken, az önce yazdığı son sahne hâlâ zihninde canlanmaya devam ediyordu:

Koca bir uçak…

Soğuk bir bagaj bölümü…

Ve tabuta sarılmış bir anne…

Kapıyı araladı.

Annesi, yarı uykulu bir hâlde yattığı yerden yastığını düzeltmeye çalışıyordu. Yüzünde yılların yorgunluğu, gözlerinin kenarında silinmeyen bir bekleyiş vardı. Yanına yaklaştı, yorganını düzeltti.

“Bir şey ister misin anne?” diye fısıldadı.

Kadın başını hafifçe salladı.

“Yok evladım… sen de git uyu artık.”

Kelimelerin bulunmadığı o sesin içinde, başka bir annenin sesindeki titreşim vardı. Uzak bozkırlardan kopup gelmiş, rüzgârın taşıdığı bir ağıt gibi.

Bir an durdu.

Az önce yazdığı satırlar, bir hikâye olmaktan çıkıp başka bir şeye dönüşüyordu şimdi. Aysulu’nun annesiyle kendi annesi aynı yerde buluşmuşlardı. İkisi de kaybetmekten korkan ama koruyamayan, yürek sızısıyla beklemeye mecbur annelerdi.

Tuvaline dönüp baktı.

Az önce anlam veremediği o kırık çizgiler, şimdi bir şekle bürünüp dönüşmeye başlamıştı:Yarı karanlık bir yüz…

Gözleri dolu bir kadın…

Kucağında görünmeyen bir ağırlık…

İçinde ince bir sızı yükseldi.

Belki de hiçbir hikâye, yalnızca “başkasının” hikâyesi değildi.

Annesinin başucunda biraz daha durdu. Nefes alıp verişini dinledi. Sonra sessizce odadan çıktı.

Masasına döndü.

Önündeki eciş bücüş tuvale uzun uzun baktı.

Bir süre yazmadı.

Sonra, sanki gecenin içinden gelen bir sesi takip eder gibi son cümleyi ekledi:

“Bazı anneler kızlarını toprağa verir, bazılarıysa her gece onları rüyalarında kaybeder durur.”

Ekranı kapattı.

Sabah ezanları okunuyordu.


Mustafa Ünver

Yorumlar


bottom of page