top of page

Öykü- F. Mert Erdoğan- Aralık

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 1 gün önce
  • 2 dakikada okunur

Uzun bir geceydi. Bursa’dan gelecek arkadaşımı beklerken köşe banklarından birine oturmuş, beyaz bir sokak lambasının altında, bir yandan bitirmeye çalıştığım Romeo ve Juliet’e odaklanmaya çalışıyordum. Bir anne, baba ve çocuktan oluşan ailenin parka girmesiyle bozulan dikkatimi yeniden toplayabilmem için bir süreye ihtiyacım olacaktı.

Önce, ittirdikleri koltuk değneği; ardından aile, batmakta olan bir gemiden son bir kurtuluş umuduyla paralel bir evrene geçercesine çalılıkların arasından kayboldu. Sonra —belki bu ara zarlar yeniden atıldı, ihtimaller tekrar oluşturuldu, geleceğin olasılıkları hesaplandı— aynı noktadan tekrar girdiler parka ve boş banklardan birine oturdular.

Karşıdaki çift, fakir aile ve ben, sanki onulmaz bir üçgenin parçalarıydık. Üzerime yöneltilen bakışlar arasında baba, anlaşılmaz birtakım sözcükler geveleyerek telefonda konuşuyor; kadın kollarını kavuşturmuş, adamın yanında bir gözcü gibi bekliyordu. Çocuksa parkta gelişigüzel oradan oraya koşturuyordu. Belki de bütün geçmiş ve gelecek hesapların dışında, yalnızca çocuktu. Hepimiz, basitçe, bu soğukta kendimizce ısınmaya çalışıyorduk.

Derken anne, baba ve çocuk hareketlenip bulunduğum bankın arkasındaki, kış şartlarına dayanıklı naylonlarla bir tarafı kapatılmış kafeye doğru yöneldi. Bir şeyler beklentisi içinde, tedirgin ve iki yöne birden dikkat kesilmiş hâlde telefonla konuşuyordum. Giderek uzaklaşan “Abla, abla…” seslerinden hedeflerindeki kişi olmadığıma neredeyse emindim ki sağ tarafımda kalan çalılığın ardından, geçtikleri o evrende, yaklaşık otuz saniye sonra kopan gümbürtüyle ortada bir gariplik olduğuna kanaat getirip doktor refleksiyle olay yerine gittim.

Yerde, boylu boyunca uzanan; turuncu beyaz saçlı, uzun sakallı, Dostoyevski’yi andıran bir adam nöbet geçiriyordu. Ağzındaki köpükten ve tonik kasılmalarından nöbet geçirdiğine ikna olduktan sonra adamı yan çevirdim; çevredekilere de uzak durmalarını tembihledim. Adam, yavaştan kendine geldi. Artık iki evren birbirine girmişti ve ne kadar sürede ayıldığını o an kestiremiyordum. Çevredekiler adamı yakındaki banka oturttu.

Kadının dediğine göre —saçları kınalı, yüzünde dövme mi yoksa bir iz mi olduğunu ayırt edemediğim yorgun bir kadındı— adam, ilacını geciktirdiği için o günkü ikinci nöbetini geçirmişti. Aldığım kısa öykünün ardından adamın cebinden çıkan reçete, doğruluğuna emin olacağım tek delil olarak karşıma çıktı. Reçetedeki ilaç, dünkü tarihe yazılmış bir antiepileptikti. İlacın fiyatının yüz on üç lira olduğunu, ilacı alacak durumları olmadığını söylediler.

O an düşünmeksizin cebimdeki tüm parayı verdim. Çevredekilerin de desteğiyle, ancak reçetenin yazıldığı ilçeden geldikleri anlaşılan ailenin memleketlerine dönebileceğine yetecek miktara ulaştıklarını iddia ettikleri kadar para toplanmıştı. Dahası benden bir kot ve mont, kafeden gelenlerdense birer çay istediler. Çocuğun tepkisizliğinden rahatsız olmuştum. Aileye bir an önce geldikleri yere dönmelerini, ilacın teminini sonraya bırakmalarını tembihledim ve ayrıldım.

Düşüncesizce yürürken, kapatmak zorunda kaldığım telefondaki doktor arkadaşıma tekrar döndüm. Sonrasında birtakım sorular oluştu. İlacın reçeteyle alınan fiyatı altı liraydı. İhtimaller üzerine kafa yorarken rastladığım nörolog arkadaşa göre hastanın postiktal dönemi şaibeliydi. Yani nöbet geçiren bir insanın bu kadar kısa zamanda bu kadar akıcı ve mantıklı konuşması beklenmezdi. Adam nöbet geçirmediyse cebindeki reçete neyin nesiydi?

Daha önce benzer durumlarla karşılaşan kişilerden aldığım bilgiler doğrultusunda, gerçek bir epilepsi hastasının hastalığını kullanarak yapay nöbetler oluşturabileceğine dair birtakım hikâyeler dinledim. Anlatılanlar hayret vericiydi, gerçekten de tuhaftı. Nöbet bahanesiyle ağzına köpük sıkanlar ya da tavuk kanı yutanlar vardı. Bütün ihtimalleri düşününce, ortada dönenler hesaplıca oynanmış bir oyun muydu?

Bir aralık gecesi, bir hikâye sonrası kafam iyiden iyiye dönmeye başlamıştı. Zarlar yeniden atılıyordu. Parka tekrar uğradığımda ailenin orada olmadığını fark ettim. Bir uğultu hissettim. Bankta oturup titreyen ellerime baktım. Cebimde bir kâğıt: Reçeteyi almayı unutmuşum. Sakallarım turuncuydu, belki de hiç beyazlamamıştı. Bursa’dan gelecek arkadaşımı beklerken, aralık ayazında bir daha asla ısınamayacağımı anladım. Olduğum yere yığılıp sarsılmaya başladım.


F. Mert Erdoğan

Yorumlar


bottom of page