top of page

Öykü- Ümit Ahmet Duman- Saçlarını Tararken

Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
İshakEdebiyat
11 dakika önce
5 dakikada okunur

Sabah ışığı perde aralığından içeri süzülürken odanın içinde ince bir toz gibi asılı kalıyordu. O ışığın altında, saçlarının telleri, yılların yorgunluğunu taşıyan gümüş ipliklere dönüşmüş gibiydi. O sırada komodinin üzerindeki ahşap tarak tıkırdadı. Tarağı elime aldığımda her sabah yaptığım gibi kısa bir tereddüt yaşadım. Sanki her dokunuşumda senden bir şey daha eksilecekmiş gibi… Ama sonra yine aynı alışkanlıkla, aynı şefkatle taramaya başladım.

Arkanda duran bedenimden gözlerimiz aynada karşılaştı, ben heyecanlandım, oysa sen boş boş bakmaktaydın. Saçlarını tararken, tarağın saçlarına değme sesini işitirken, yüzünü okşarken, yanaklarına eskisi gibi minik bir buse bırakırken ne hissettiğimi kendime bile anlatamıyordum. Bu bir sevgi mi, yoksa kaybın içinden doğan başka bir şey mi bilmiyordum. Belki de ikisinin arasında, adı konmamış bir yerde duruyordu.

Tarçın, o sarı sarman gövdesiyle yatağın kenarına zıpladı. Tamda senin dizine patisini koydu. Her sabah yaptığı gibi başını senin dizine sürtüp o derinden gelen mırıltısını başlattı. Yıllardır evimizin neşesi, "bebeğim" diye kucağından indirmediğin o kedi, şimdi çaresizce sahibinin elini arıyordu.

Yatakta hafifçe doğruldun. Gözlerini Tarçın’a çevirdin. Ama bakışlarında o bildiğimiz eski şefkat yoktu; boş, yabancı ve tedirgin bir bakış… Elini yavaşça geriye çektin. Tarçın’ı tanıyamamıştın. Hatta ürkerek elinle hafifçe ittin. Tarçın şaşkınlıkla halının üzerine indi. Kafası karıştı ve yatağın altına sığınıp hüzünlü bir miyavlama sesi çıkardı.

Sessizce yatağının kenarına oturdum. Tarağı tekrar saçlarında yumuşakça gezdirmeye başladım.

Eğildim, yatağın altından Tarçın’ı kucağıma aldım. Getirip senin titreyen ellerinin altına bıraktım.

"Bak," dedim sesimi olabildiğince sakince tutmaya çalışarak. "Tarçın bu. Bizim sarman..." "Biz buradayız," diye fısıldadım. "Biz seninleyiz."

Tam o anda, bana döndün. Gözlerini gözlerime çevirdiğinde, o kısacık anlarda… İşte orada duruyordu her şey. Bir anlığına, çok derinde bir yerden tanıdık bir ışık yanıp söndü. Sanki söylemek isteyip de söyleyemediğin cümleler gözbebeklerinde toplanıyordu. Dudakların kıpırdamadı ama gözlerin konuştu: “Buradayım,” diyordun sanki. “Henüz tamamen gitmedim.”

Dudakların hafifçe kıpırdadı. Bir şey söyleyeceksin sandım. Kalbim hızlandı. Ama sonra o ışık da söndü. Ve ben yine tek başıma kaldım.Bir zamanlar biz konuşmayı hiç bitiremeyen iki insandık. Geceleri sabahlara bağlayan sohbetlerimiz olurdu. Aynı konuyu defalarca anlatır, yine de sıkılmazdık. Her şeyi konuştuğumuzu sanıyorduk. Yarım kalan bir şey yok gibi geliyordu. Oysa hayat, en önemli cümleleri hep sona saklarmış. İkimiz de zamanımız var sanıyorduk.Sen hep sabırsızdın ama garip bir şekilde hayata karşı sabırlıydın. O yüzden hiç korkmadım. Yarım kalan ne varsa, “sonra konuşuruz” diyorduk. Sonra dediğimiz şeyin bir gün gelmeyeceğini kim bilebilirdi?Bir gün oyunu yarıda bırakacağını… Hiç böyle değildin oysa. Hatırlıyor musun? Karşılıklı 51 oynardık. Elin kötü gelse bile oyunu bırakmazdın. Kaybedeceğin kesinleşse bile son ana kadar mücadele ederdin. Kâğıtları elinde tutuşun bile inat doluydu. “Daha bitmedi,” derdin. “Son kartı görmeden pes etmek yok.”Ben de en çok bunu severdim sende. O inadı. O direnci… O vazgeçmeyen halini. Hayata kafa tutan tarafını…Ama hayatla oynadığımız oyunda öyle olmadı. Orada erken pes ettin. Ya da belki… Pes etmek senin seçimin değildi.

Önce küçük şeyler kayboldu. Bir gün çorbanın altını açık unuttun. Sonra tuzu kaçırmaya başladın. Aynı yemeğe üç kez tuz attığın gün, “dalgınlık işte” diye geçiştirdik. Gülüştük hatta.Sonra cümleler eksildi. Bir kelimenin ortasında durup bana bakıyordun. Sanki kelimeyi ben saklamışım gibi. “Ne diyordum?” diye soruyordun. Ben tamamlıyordum. Sen başını sallıyordun, ama gözlerinde bir huzursuzluk vardı.Sonra yollar karıştı. Bir gün eve gelirken apartmanın önünde durup kaldın. Kapıya bakıyordun ama tanımıyordun. Ben aşağı indim. Elinden tuttum. “Bizim ev burası,” dedim. Elimi sıkıca tuttun. İlk kez o gün korktum.Önce komşuların isimleri gitti, sonra çocuklarımızın... Bir akşam sofrada otururken oğlumuza uzun uzun baktın. Gözlerin doldu. “Ne kadar iyi bir çocuk,” dedin. Ama adını söyleyemedin. O an içimde bir şey kırıldı. Ama yine de sustum. Çünkü senin yerine hatırlamak benim görevim olmuştu artık.Şimdi sıra bana geldi. Beni de unutmaya başladığın o gün… İşte o gün içimdeki tüm cümleler dağıldı. Yanında oturuyorum. Sana dokunuyorum. Sana sesleniyorum. Ama bazen yüzüme yabancı gibi bakıyorsun. O bakış… Bir insanın yaşayabileceği en ağır yalnızlık…Ben senin yanındayım. Ama sen… Neredesin?Seni affedemediğimi söylüyorum bazen kendi kendime. Sonra utanıyorum bu cümleden. Çünkü biliyorum… Bu senin yaptığın bir şey değil. Ama yine de kızıyorum işte. Çünkü sen bana söz vermiştin. Hatırlıyor musun?Evlendiğimiz ilk günlerde… Daha her şey tazeyken, dünya bize aitmiş gibi hissederken… Bana bir sürü söz verdirmiştin.Üçten az ya da fazla çocuk yapmayacağımıza dair… Bir gün doğduğumuz sahil kasabasına dönüp küçük bir ev alacağımıza dair… Orada emekliliğimizi el ele geçireceğimize dair…Ve Paris…Ah! Paris. Filmlerden gördüğümüz o şehre gidecektik. Sen “âşıklar şehri” diyordun. Ben sana bakıp gülüyordum. “Biz nereye gitsek orası olur zaten,” diyordum.Ama yine de söz verdim. Hepsine. Ve biliyor musun? Hepsini yaptım. Çocuklar… ev… o kasaba… Hatta Paris bile. Paris sözümü tutmuştum, doğduğumuz kasabadaki o küçük evi almıştım, çocuklar büyümüştü… 

Hepsini yapmıştım ama sen yoktun. Ya da vardın… Ama sen artık benimle değildin. Keşke… Keşke ben de senden bir söz alsaydım. “Beni bırakmayacaksın” diye. “Benden izinsiz gitmeyeceksin” diye.Ama insan, en büyük kaybın ne olacağını önceden bilemiyor. O yüzden yanlış yerlerden söz alıyor.Şimdi her gün sana yeniden âşık oluyorum. Ama bu başka bir aşk… Bu, hatırlanmayan bir aşka sadık kalmak gibi…Sana bakıyorum. Sana yemek yediriyorum. Ellerini yıkıyorum. Uyuman için başını okşuyorum. Bazen bir çocuk gibi, bazen bir yabancı gibi, bazen de çok eskiden tanıdığım biri gibi davranıyorsun.Ama ben… Hep aynı yerdeyim. Senin yanında. Çünkü bu halinle bile… Sen sensin. Ve ben seni hâlâ çok seviyorum.Belki sen artık bunu bilmiyorsun. Ama ben biliyorum. Bu yetmek zorunda…Bazen gece uykudan uyanıyorum. Sessizce seni izliyorum. Nefes alışını sayıyorum. Sanki bir gün saymayı bırakırsam… Tamamen kaybolacaksın gibi geliyor.Elini tutuyorum. Eskiden sen tutardın benim elimi. Şimdi roller değişti. Ama sıcaklık aynı… O sıcaklık… Hâlâ burada.İşte ben o sıcaklığa tutunuyorum. Bir gün yine göz göze geldik. Bu kez biraz daha uzun sürdü.Gözlerinde o eski ışıktan bir parça daha vardı sanki. Dudakların hafifçe kıpırdadı. Bir şey söyleyeceksin sandım. Kalbim hızlandı.“Ben…” dedin. Sonra sustun. Ama o tek kelime… Bana yetti. Çünkü o “ben”in içinde hâlâ biz vardık.Bebeğim… Aşkımsın benim. Bunu her gün söylüyorum sana. Anlamasan bile söylüyorum. Çünkü belki bir yerlerde, hâlâ duyuyorsundur. Seni bu dünyada her şeyden çok sevdim. Ve biliyorum… Bu sevgi kaybolmaz.

Aniden elini kaldırdın. Avucunun içinde buruşmuş bir 51 oyun kâğıdı vardı. Heyecanla nefesimi tuttum. "Hatırladın mı?" dedim.

Yavaşça döndün, bana baktın. Dudakların kıpırdadı: "Ben..." dedin. Sonra sustun. Oyun kâğıdı elinden kaydı, dans ederek yere düştü. Tekrar uzaklara baktın. Sanki az önce orada olmamışsın gibi… Uzandım kâğıdı yerden aldım, cebime koydum ve saçını taramaya devam ettim.

O tek kelime bana yetti. Çünkü o “ben”in içinde hâlâ biz vardık. Tarçın kucağında mırıldanıyor, parmakların onun tüylerinde geziyor, ben ise arkanda durmuş gümüş saçlarını taramaya devam ediyordum.

Ne hafıza siler onu ne zaman. Sen bu dünyada da eğer varsa başka bir dünyada da… Kalbimin sultanı olmaya devam edeceksin. Ben burada olacağım. Senin yanında. Sen hatırlayana kadar değil, ben unutana kadar değil, zamanın bile unuttuğu bir yere kadar… Ve o zamana kadar tarağı saçlarında gezdirmeye ve Tarçın’la birlikte yanında beklemeye devam edeceğim.


Ümit Ahmet Duman

Yorumlar


bottom of page