top of page

Öykü- Erkan Eren- Ah Kader Ah!

Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
İshakEdebiyat
1 gün önce
4 dakikada okunur

Sevincinden gülmedi hiç. Bilmediğinden ya da mutluluğu hiç tatmak istemediğinden değildi bu. Onun gülüşlerine daha çocukluğunun ilk yıllarında hayatın ağır gölgesi sinmişti. Sanki daha doğduğu gün alnına görünmez bir yazı yazılmış, o yazının adı da yoksulluk oluvermişti. Kader denilen şey, bazen insanın karşısına bir yol olarak değil; daha ilk adımını atmadan üzerine kapanan ağır bir kapı olarak çıkıyordu.

Azat böyle bir evde doğmuştu. Betonarme, rutubet kokan, gün ışığını güçlükle içeri alan küçük bir evdi burası. İçinde zorunlu birkaç eşya, duvarlarda dökülmüş boyalar, kışları yeterince ısıtmayan soba ve her köşesine sinmiş yoksulluk vardı. Üçü çocuk, beş nüfus... Birbirine tutunarak yaşamaya çalışan küçük bir aileydi. Açlığın, yokluğun ve çaresizliğin ortasında yine de adına yuva dedikleri bir yerleri vardı.

Babası, sabahları daha güneş doğmadan evden çıkar, akşam karanlığı çökerken yorgun adımlarla dönerdi. Ne iş bulursa yapardı. İnşaat, hamallık, boya, temizlik... İşin adı önemli değildi. Önemli olan akşam eve eli boş dönmemekti. Eve getirdiği birkaç parça yiyeceği çocuklarının önüne koyabilmek, onun için dünyadaki pek çok şeyden daha değerliydi.

Annesi ise kendini çocuklarına adamıştı. Evin yoksulluğunu çoğu zaman kendi içinde saklar, çocuklarının yanında güçlü görünmeye çalışırdı. Fakat geceleri herkes uyuduğunda, sobanın sönmeye yüz tutmuş ateşine bakıp sessizce ağlardı.

Azat'ın iki ablası vardı: Elif ve Nazan. İkisi de liseyi bitirdikten sonra okuyamamıştı. Yoksulluk onların önüne de aynı duvarı çekmişti. Bir süre daha okumayı hayal etmişler, sonra hayallerinin yerini evlilik düşünceleri almıştı. Belki de başka çareleri olmadığına inanmışlardı. Fakat ailenin ortak bir kararı vardı: Azat okuyacaktı, büyük adam olacaktı. Bu evin gururu olacaktı. Annesi onu kucağına aldığında, bütün yoksulluğun bir gün biteceğine inanırdı. Bebeğinin yüzüne bakarken geleceği görür gibiydi. “Azat'ım...” derdi onu göğsüne bastırarak. “Sen okuyacaksın. Bizi bu fakirlikten kurtaracaksın.” Sonra gözleri dolar, bebeğine sarılırdı.

Azat, çocukluğundan beri yaşıtlarından farklıydı. Diğer çocuklar oyun oynarken o bir köşeye çekilip uzun uzun düşünürdü. Her şeyin nedenini merak eder, verilen cevaplarla yetinmezdi. Hayatı sorgular, insanların neden aynı şartlarda doğmadığını anlamaya çalışırdı. Ablaları onu bir köşede düşünürken gördüklerinde takılırlardı:

“Yine ne düşünüyorsun filozof?” Azat başını kaldırır, ciddi bir ifadeyle:

“Düşünüyorum da abla,” derdi, “her şey değişiyor, her şey hareket ediyor. Peki bizim hayatımız neden değişmiyor? Neden hep fakiriz? Yanlış yaptığımız bir şey mi var?” Ablaları ne diyeceklerini bilemezdi.

Babası her akşam eve geldiğinde aynı yorgunlukla kapıyı çalardı. Annesi onu karşılar, üzerindeki iş elbiselerini alıp askıya asardı.

“Nasılsın bey?”

“Sorma. İnsan insana acımıyor. Beş kuruşa bütün gün çalıştırıyorlar. Ama ne yapalım? İş bulduğumuza şükür.” Annesi başını sallardı. Sonra çocuklarına bakardı.

“Söyle de sofraya insinler.”

Sofraya oturduklarında herkes yemeğe saldırırdı. Açlık, çocukların gözlerinde bile görülürdü. Babaları onları izlerken hem sevinir hem üzülürdü. Karınlarının doyduğunu görmek mutluluktu; fakat çocuklarının bu kadar erken yaşta yokluğu öğrenmesi, onun içine ağır bir kaya gibi otururdu. Gözlerinin yaşardığını Azat fark ederdi. Görür ve susardı.

Okulda da hayat onun için kolay değildi. Diğer çocukların çantaları yeniydi, kıyafetleri düzgündü. Kantinde tost yer, meyve suyu içer, birlikte gülerlerdi. Azat ise çoğu zaman cebinde tek kuruş olmadan okulun bir köşesinde otururdu. Bir gün kantinin önünden geçerken içeriden yayılan sıcak tost kokusunu duydu. Karnı guruldadı. Elini cebine attı. Boştu. Başını öne eğdi. O sırada hoşlandığı kızın birkaç arkadaşıyla birlikte kantine girdiğini gördü. Kızın üzerinde tertemiz bir kıyafet vardı. Saçları özenle taranmıştı. Azat bir an kendi üstüne baktı. Eskimiş gömlek, yıpranmış pantolon, kenarları açılmış ayakkabılar… Başını kaldırmaya utandı.

Dersler bitince eve gitmek istemedi. Kendini sokaklara vurdu. Hava soğuktu. Akşam usul usul şehrin üzerine iniyordu. Sokak lambaları yanmış, kaldırımlar sarı ışıklarla aydınlanmıştı. İnsanlar evlerine yetişmek için acele ediyor, dükkânlar kapanıyor, uzaktan araba sesleri geliyordu.

Azat yürüdü; nereye gittiğini bilmeden. Bir köprüye geldi. Aşağıya baktı. Kenarda birkaç balıkçı oltalarını suya bırakmış, sessizce bekliyordu. Martılar suyun üzerinde dönüyor, arada bir karabataklar suya dalıyordu. Azat gökyüzüne baktı. “Adaletin bu mu dünya?” diye fısıldadı. Bir süre köprünün üzerinde durdu. Sonra yürümeye devam etti. Köşedeki fırından yayılan sıcak ekmek kokusunu duydu. Karnı açtı. Bir simit... Elini cebine attı. Metelik bile yoktu. Yutkundu. Tam o sırada karşıdan annesiyle birlikte yürüyen küçük bir çocuk gördü. Annesi onun elini tutmuştu. Çocuk gülüyordu. “Kader...” Dişlerini sıktı .“Ah kader! “

O gece eve geldiğinde annesi kapıyı açtı. Annesi yüzüne baktı.

“Azat, ne oldu?”

“Bir şey yok.”

Annesinin üzülmesini istemiyordu. Odasına çıktı. Ablaları da peşinden geldi. Elif kapının önünde durdu:

“Ne oldu paşam?”

Azat sustu.

Bir süre sessizlik oldu. Azat başını kaldırdı.

“Ben bu hayattan kurtulacağım. Bir gün bu evden çıkacağız. Annem rahat edecek. Babam çalışmak zorunda kalmayacak. Siz de istediğiniz hayatı yaşayacaksınız.” O gece ev sessizleşti. Herkes uyudu. Bir tek Azat uyuyamadı. Küçük odasında yatağına uzandı. Tavana baktı. Rutubetten kararmış duvarlar üzerine doğru geliyormuş gibi hissediyordu. Masanın üzerinde birkaç kitap duruyordu. Ve hayaller… Gözlerini kapattı. Uzaklarda, hiç kimsenin bilmediği bir yerde yaşadığını düşündü. Güneşli bir ev... Annesinin yüzünde kaygı yerine huzur... Babasının ellerinde nasır yerine rahatlık... Ablalarının yüzünde korku yerine mutluluk... Kader. Azat gözlerini açtı. Yine sessizlik.

“İnsan kendi kaderini değiştiremez mi?”

Yıllar geçti.

Birbirini aratmayan günler, aylar, yıllar...

Babası yaşlandı. Annesinin yüzündeki çizgiler derinleşti. Ablaları kendi hayatlarına savruldu.

Azat büyüdü.

Fakat büyüdükçe özgürleşeceğini sandığı hayat, onu başka türlü bir esarete sürükledi. Çok çalıştı. Bazı kapıları çaldı, açılmadı. Hayallerinin peşinden gitti, yarı yolda yoruldu. Her başarısızlığında kaderi suçladı. Sonra kendisini. Kader… Bir zamanlar annesine umut olan çocuk, artık kendi içinde kaybolmaya başlamıştı.

Bir sabah erkenden uyandı. Pencerenin önünde dikildi. Gökyüzü henüz aydınlanmamıştı. Gece, sabahın karşısında yavaş yavaş geri çekiliyordu. Ufukta ince bir kızıllık…

Uzunca bir süre dışarıya baktı. Derin bir nefes aldı. Hayatı boyunca kendisine sorulan ve cevabını bulamadığı bütün sorular bir anda zihninde toplandı.

Neden?

Neden ben?

Neden biz?

Bazıları bolluğun içinde doğarken, onlar öyle değildi.

Neden insanın kaderi, daha kendi hikayesini yazmaya başlamadan bu kadar zorluğa mahkûm ediyordu. Kader gerçekten vardı. Ve herkes için farklıydı.

Azat gözlerini kapattı.

Annesinin sesi geldi aklına:

“Azat'ım... Sen okuyacaksın. Bizi bu fakirlikten kurtaracaksın.”

Gülümsedi.

İlk kez acıyla değil, anlayarak.

Çünkü annesinin ondan istediği şey yalnızca zenginlik değildi.

Umuttu.

Azat pencereyi açtı. Sabahın serinliği yüzünde gezindi.

Uzakta kuşlar ötüyordu. Şehir henüz uyanmamıştı.

Azat gökyüzüne baktı.

Yıllardır içinde taşıdığı bütün öfkeyi, bütün kırgınlığı, bütün çaresizliği diline dolandı.

“Ah kader... ah!”

Sonra sustu. Güneş doğuyordu. Azat uzun zamandır ilk kez güneşe bakarken gözlerini kaçırmadı. Hayat zordu. Ev hâlâ yoksuldu. Duvarlar rutubet içinde... Babası hâlâ çalışmak zorundaydı. Annesinin yüzündeki çizgiler hâlâ yerinde...

Ama sabah olmuştu. Azat başını gökyüzüne kaldırdı.

İçinden sessizce geçirdi:

“Belki de kader bana henüz uğramadı. Belki ben henüz kaderime ulaşmadım.”

Gözlerinde biriken yaşa rağmen gülümsedi. Pencerenin önünden çekildi. Kapıya doğru yürüdü. Kapıyı açtı. Güneş yüzüne vurdu.

Azat yürüdü…


Erkan Eren



Yorumlar


bottom of page