top of page

Öykü- Beyaz Nur Işık- Saklı Cennet

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 8 dakika önce
  • 5 dakikada okunur

Kıyı şeridine yaklaşan gemi yavaşladıkça daha fazla dikkat çekiyordu. Halkın aç karınlarına karşılık, altın kemerlerle süslenmiş bu insanlar her zamanki gibi en gösterişli olanlardı. Fazladan gıdaya muhtaç köylüler, sıra halinde gemiden inen üstlerini saygıyla karşıladı. Bir umut, onlara yalakalık ederek hayatta kalmaya çalışıyorlardı; çünkü pes etmek akıl kârı değildi. Gerçi, üstlerden nefret eden belirli bir kesim için bu sadece bir hayatta kalma meselesiydi.

“Yüce Xior! Eğilin! Eğilin! Ona itaat edin, yoldaşlarım!”

Yırtık kumaş parçalarının arasından yükselen sesler öylesine kuru ve çatlaktı ki… Yağmurun altında, toprağa bulanmış çadırlardan birinde küçük bir kız çocuğu endişeyle dilini ısırdı. Annesi ortalıkta yoktu ve kız, onun da diğerleri gibi ibadet etmeye gittiği düşüncesine kapıldı. Dişlerinin baskısıyla ezdiği dilinden ince bir kan sızdı.

Çadırın ucunda kalabalığı izlerken görünmez olmayı diledi, ama kimse onu fark etmedi. Komşu çadırlardan çıkan insanlar da büyülenmişçesine efendilerine doğru koşuyordu. Kız, korkuyu en derinlerinde hissediyordu; nefesi hızlanmış, annesini arayan mor gözleri solgun bir ifadeye bürünmüştü. Kıpırdamadan olduğu yerde kalırken, olan biteni izlemek bile acı veriyordu.

“Neredesin anne?” Kız, ağzından çıkan kelimelere anlam bulamadı çünkü annesi hâlâ geri dönmemişti. Seyrekleşen yağmur çadırın ucuz plastiğinden içeri sızarken bir damla kızın yumruk halindeki eline düştü. Soğuk su tenini yaktığında ilk adımını tereddüt dahilinde olacak biçimde ıslak toprağa attı. Herkes oradaydı, Tanrı olarak gördükleri üstlerine ibadet ediyorlardı. Kız bunun hangi amaçla varolduğunu bilmiyordu ama sonuçlarının iyi olmadığına birçok kez şahit olmuştu.

 

Yavaş adımlarla kumsalın ihtişamlı bölgesine doğru ilerlerken olabildiğince dikkatli davranıyordu. Keskin bir koku burnunu doldurduğunda bile durmadı, sadece yürüdü ve arkasına bir daha bakmadı. Annesini bulacak, içinde çorbanın kaynadığı kazandan büyük bir kepçe kasesine koyacaktı. Sıcak yudumlar boğazını okşadığında rahatça nefes alacaktı. Korkuyla değil, huzurla…

“Biz size inandık ve kudretinize sığındık!”

Yalvarışlar ve ağıtlar birbirini takip ederken kız kötü kokulu insan yığını aşarak ön safhalara geçmeyi başardı, şimdi karşısında bir infaz vardı ve nedenlerinin sayılamayacak kadar çok olduğunu biliyordu ama asıl merakı tek bir noktaya ağır basmıştı. İnfaz edilen kimdi? Solgun boşluğun, gri tonlarına yağmaya devam eden yağmurun altında gözleri boğuk görüntünün netleşmesi için kısıldı ve donakaldı; gerçek anlamda. Her bir parçası buz kesti, damarlarındaki kan akışı hızlanırken ak tenine gözyaşları süzüldü.

Annesi demirden uzun bir çubuğa kalın iplerle bağlanmıştı; normalde beline uzanan açık kahverengi saçları yabancı eller tarafından zorla çekilmişçesine azalmış, yüzü yara içinde, göz çevresi neredeyse simsiyahtı. Beyaz bir geceliğin içindeyken şeytana satılmış bir meleği andırıyordu. Rüzgâr da işini bu yönde yapıyor, ayak bileğinde biten etek uçları kuzeye doğru hareketlenmişti. Soluk teninde en ufak bir canlılık yoktu.

Mor gözler, bu manzara karşısında adeta deliye dönerken kız duygularının köreldiğini anladı. Etrafında annesine öfkeli bakışlar atan insanlar vardı; hepsi bu infaza sevinç çığlıkları atarken üstler, taştan bir tepenin üzerinde aşağıdaki zulmü izliyordu. Transa takılmış kız, en sonunda kendinde hareket edecek gücü buldu. Anlamsız kelimeler mırıldanarak annesine ulaşmaya çalıştı ve bunu yaparken gözyaşlarını elinden geldiğince kısıtladı; annesi ağlamasını sevmezdi. Şiddetli rüzgârın uğultusuna kapıldı. Önüne geçen insanları iteleyip koşmaya başladı. Onu kurtaracaktı, her ne pahasına olursa olsun.

“Şu veledi durdurun ahmaklar!”

Bir el kızın kolunu yakaladığında ayakları yerden kesildi.

“Bırak beni!” Kızın çığlıkları yersiz kaldı ve tek eli havada bir şekilde yerde sürüklenerek tezahüratlar eşliğinde taştan tepeye getirildi. Yere fırlatıldığında çakıl taşları yanağını çizdi. Ardından avuç içi başka minik çiziklerle doldu. Annesi köylüler tarafından yakılmaya hazırlanıyordu. Kız güçsüz bedenini ayak üstünde tutmaya, bulanıklaşan bilincini ayık tutmaya çalıştı ama çok zordu.

“Vay vay vay, değersiz et torbasının çocuğu da buradaymış, annenin seni saklamak için ne kadar çaba sarf ettiğini biliyor muydun?”

Üstlerden biri, kızın yüzüstü yerde yatan bedenine sert bot altıyla basarak konuşuyor, diğerleri ise daha ilgi çekici bir şey olarak gördükleri çarmıha gerilmiş kadını acımasız gözlerle izliyordu. Kendi halkının bu derece sadist davranışları en kısa sürede ödüllendirilecekti.

Kızın iniltileri zemine aktı. Sırtındaki baskı hissi katlanılmazdı. Ağzından çenesine sızan kanın yoğun tadını yutmak zorunda kaldı, artık bağırmıyor ya da korkmuyordu. Duyduğu tek şey ölüm yankısıydı ve aradan geçen her saniyeyle artıyordu.

 

“Çocukla bir işimiz olmadığını sanıyordum.” Başka bir üst diğerlerine kıyasla kıza baktı. “Bırak onu,” derken ses tonu tartışmaya kapalıydı.

Kızın sırtındaki botun varlığı kaybolmadı. Çeliğin hışırtısı duyulduğunda kılıcın kasvetli ortama yaptığı ani hamle, kendisine aşağılık kompleksiyle bakan bir diğer üste yönelikti. Kıvrak ve çevik hareketlerle kılıcın darbesini kolayca alt eden üst, durumu kontrol altına alabilmek için karşısındaki bu bencil herife bir ders vermeye karar verdi.

“Sınırları aşıyorsun Xior, yerinde olsam geri çekilirdim.” Son uyarısı da yetersiz kaldığında kızın sırtında artık bir bot yoktu ama derisinde izleri kalmıştı. Hızla ayaklanıp okyanusun kenarında bulunan taş tepeden uzaklaşmaya çalıştı. Bu sırada arkasında kalan kargaşaya bakmadı. Sadece koştu ve sınır çizgisine varana kadar dua etti. Annesi her an yakılabilirdi, üstlerin birbirlerine olan kavgaları sayesinde anlık bir boşluk yakalamıştı ama şimdi çıplak ayaklarına batan sivri taşların kurbanıydı.

“Kaltak cadının, cadı kızı!” Söylemlere kulak misafiri olmak zor değildi. Kız, yanık ayaklarına çöken bir ağrıyla yere düştüğünde her şey için çok geç kaldığını fark etti. Yüksek tepenin uç köşesine, annesinin infazının hemen birkaç metre yukarısındaydı. Aşağıya bakarken bakışlarını insanlardan gizledi ve dehşet içinde annesinin bağlı olduğu demir çubuğun etrafına saman konulmasını izledi, sonra ellerindeki meşalelerle annesine uzatılan kokuyu aldı; bayat ekmek gibiydi.

Üstlerin kendi aralarında çıkan kavgasına bir son verebilmek için önce birinin ölmesi gerekiyordu. Her biri kendi rütbelerine ve makamlarına göre ayrı seviyelere sahipti. Bu yüzden bu tarz hengamelerin yaşanması nadir görülen bir şey değildi.

Cadının infazına başlayan köylüler, bir bir ellerinde tuttukları meşaleleri, annesinin zayıf bedenini saran manzaraya doğru attılar. Kızın mor menekşe gözlerinde yankılanan bu görüntü öylesine sarsıcıydı ki, kalbi neredeyse duracaktı. Yanık et kokusu burnuna ilişmeye, annesinin bedeni havaya karışan bir sıcaklık olduğunda çığlık attı; göğü ağlatacak bir cinsten.

Bütün ilgi odağı annesiyken çığlığını kimse duymadı ama hisseden olmuş olacak ki az öncesine kadar kaçmayı başardığı üst ve askerleri yeniden kendisine yaklaşıyordu. Hapis cezasına oranla masum kalan cadılık, ölüm için biçilemez kaptandı.

Büyük alevlerin içinde yanarken annesinin son bakışları sanki kızının nerede olduğunu hissetmiş gibi evladına kaydı. Alt bedeni tamamen yanmışken yağmurun pek bir etkisi yoktu. Gözleri birbirlerine değdiğinde son ateş kıvılcımları da yüzünü sarmaya başlamıştı. Zar zor dudaklarını hareket ettirdi. Son kelimelerine sevgiyi de ekleyerek kızına veda ettiğinde onun için bir cehennem ya da cennet olmayacağını biliyordu.

“Üzülme, sen de yakında bizim kudretimizi anlayacaksın. Annenin varlığı sadece zarardı.”

Kız başını okşayan bir elin soğukluğuna tanık olduğunda gözyaşlarını artık gizlemiyordu çünkü bunun için bir nedeni kalmamıştı. Köylüler zevk çanlarını en sonunda çaldıklarında artık demir çubuğa bağlı bir kadın yoktu; gitmişti. Geriye ise sadece külleri kalmıştı.

“Xior! Sikik adadan bir an önce gitmemiz gerekiyor.”

Çiseli yağmurun gölgesinde kızın başını okşayan el, ani bir hamleyle kayboldu ama bu sefer aynı soğukluk koluna yansıdı. Yine yerde sürüklenerek tepenin orta noktasına getirildi ve burada, keçeli kahverengi saçlarının terli yüzüne yapışık aralarında daha önce hiç görmediği bir telaşa tanık oldu. Altlarında kalan köylüler, adadıkları kurban için üstlerinden yemek ve su dilenirken çaresiz, zavallı ve zayıf görünüyorlardı.

Kızın ıslak yere uzanmış bedeni sadece olacağı bekliyordu. Tamamen hissiyatsızdı.

“Geliyorlar. Burayı terk etmeliyiz hemen!”

Üstler tanıdık bir öfkenin kırıntılarına kapılmıştı. Adayı terk etmeden önce askerler ve köleler gerekli her şeyi topladı sonra gidebilmek için harekete geçti.

“Kız ne olacak?” Xior’a karşı gelme cüretinde bulunan üst sordu.

“Burada kalacak, işimiz annesiyle ilgiliydi. Onunla yapacak bir şey yok.”

“İçi boş bir çöp yığını o zaman.” Kızın karnına gelen sert bir tekme ileri fırlamasına ve kayaya çarpmasına neden oldu.

“Efendim sizi gemiye çağırıyorlar.”

“Geliyorum.”

Xior gemiye bindiğinde gerisinde kalan halkına ödül anlamında ufak tefek sözde kutsal sayılan eşyalar bırakmaları için askerlerini görevlendirdi. Ardından adayı terk etti.


Beyaz Nur Işık

Yorumlar


bottom of page