Öykü- Yasemin Erdemci- Oynayalım mı?
- İshakEdebiyat

- 2 saat önce
- 5 dakikada okunur
Elindeki bıçağı kavanoza bir kez daha daldırdı. Nutella bıçağın ucunda ağır ağır uzarken çocuğun yüzünde sabırsız bir ifade vardı.
“Biraz daha Nutella verir misin?” dedi, az önce hiç almamış gibi.
Adnan kavanozu uzattı. Camın içindeki kahverengi izlere dalıp gitti; çocukken o izleri kaşığının ucuyla sıyırıp gizlice yaladığı geldi aklına.
“Bugün ne yapalım?” dedi, sesi yorgundu.
“Oyun oynayalım,” dedi çocuk. Gözleri parladı.
“Tamam.” Adnan koltuğun arkasına yaslandı. “Canım bugün hiç çalışmak istemiyor zaten. Başım da ağrıyor. Evde kalıp dinleneyim bari.”
Çocuk bir an sustu, sonra heyecanla, “Beni eskiden oyun oynadığımız eve götürsene! Monopoly oynamak istiyorum.”
Babasının ölümünden sonra annesi o evi apar topar terk etmişti. Ne atılacaklar ayrılmış ne saklanacaklar seçilmişti. Tabaklar dolapta, ceketler askıda bırakılmıştı. Adnan bu evle arasına görünmez kalın bir çizgi çekmişti. Sokağın başında arabasını yavaşlatmaz, yolunu uzatır; navigasyon başka bir rota önerdiğinde içinden rahatladığını hissederdi. Evin olduğu sokağa girmemek, babasının yokluğunu kabul etmemek için uydurduğu küçük bir hileydi belki de.
Arabaya bindiler. Yol boyunca çocuk camdan dışarı baktı. Evin önüne geldiklerinde, ağaçların arasında kaybolmuş iki katlı ahşap yapı karşılarına çıktı. Bahçe eskimiş, yabani otlar her yere yayılmıştı. Bir zamanlar koşup düştüğü, dizlerini kanattığı taşlık yol otların altında görünmüyordu. Anahtarı kilide sokarken bahçedeki paslanmış salıncağa gözü ilişti. Rüzgârla hafifçe sallanıyor, neredeyse duyulmayacak bir gıcırtı çıkarıyordu. Burada ne çok oyun oynamıştı.
Kapıyı açtı. İçerden yoğun küf ve ahşap kokusu geldi. Gıcırdayan merdiveni ağır ağır çıktı. Soldaki küçük odaya girdi. Burası onun odasıydı. Duvarlar solmuş, kitap rafları tozla kaplanmıştı. Rafların en üstünde, köşesi hafifçe yıpranmış Monopoly kutusunu gördü. Kutuyu indirdi. Toz bulutu havaya kalktı. Yatağın üzerine uzanıp oyunu açtılar. Para saydılar, zar attılar. Adnan bir süre sonra oyuna değil, tavandaki çatlağa takıldı. Çocuk sıkıldı. Ayağa kalktı, odada dolaştı, eski defterleri karıştırdı.
“Hâlâ hatırlamadın mı beni? Ben Memo. Bak bu resme.”
Adnan başını çevirdi. Duvarın sol tarafında, çocukken boyunu geçmeyen bir çiviye asılmış, sararmış bir kâğıt duruyordu. Kenarları kıvrılmış, bant izleri duvarda soluk bir leke bırakmıştı. Resimde iki çöp adam vardı. Kalın siyah kalemle çizilmişti; kolları havaya kalkık, bacakları açılmış, başları orantısız büyük. Soldakinin altında büyük harflerle BEN, sağdakinin altında biraz daha eğri bir yazıyla MEMO yazıyordu.
Adnan’ın göğsü sıkıştı. O resmi çizdiği günü hatırladı; mutfak masasının üstünde, annesinin çay bardağının dibinde bıraktığı halka izleri, babasının salondan gelen öksürüğü. O zamanlar Memo’nun gerçek mi olduğunu hiç sorgulamamıştı. O sadece oradaydı. Konuşan, saklanan, birlikte oyun oynanan biri.
Bir anda ayağa fırladı. Oda daraldı, tavan alçaldı sanki. Nefesi hızlandı. Ne merdivenleri nasıl indiğini ne de kapıyı kapattığını hatırladı. Panik halinde evden dışarı çıktı. Bahçedeki otlara basarak yürüdü, paslı salıncağın gıcırtısı arkasından geldi; bu ses onu daha da hızlandırdı. Arabaya bindiğinde elleri titriyordu; direksiyonu zor kavradı. Kontağı çevirdi, motorun sesi içindeki uğultuya karıştı. Son sürat eve geldi; yol boyunca kaç kere frene bastığını, kaç kırmızı ışık geçtiğini fark etmedi bile.
Başı zonkluyordu. Ceketini fırlatıp attı. Salonla mutfak arasında bir sağa bir sola yürümeye başladı. Adımlarının sesi duvarlara çarpıp geri dönüyordu.
“Ne oluyor?” diye mırıldandı, “deliriyor muyum?”
Banyo dolabını açtı, bir ağrı kesici aldı; yatağa uzandı. Gözlerini kapadı ama görüntüler kapanmadı. Tozlu oda, Monopoly kutusu, duvardaki resim. Memo kimdi? Hatırlamıyordu. Onunla ilgili bir anısı yoktu; sadece boşluk. Memo gerçek olamazdı. Büyümemişti. Yıllar geçerken o aynı kalmıştı.
Yatağın yanındaki komodinin üzerinde duran telefonuna uzandı. Ekran aydınlandı. Rehberde annesinin ismini buldu. Bir an duraksadı; annesini aramak istemiyordu. Yine de tuşa bastı.
“Alo, anne benim.”
“Adnancım… Hayrola, bu saatte...”
“Anne… Benim çocukken Memo adlı bir arkadaşım var mıydı?”
Hattın öbür ucunda kısa bir sessizlik oldu.
“Memo mu?” dedi annesi yavaşça, “yok Adnan, sen küçükken o evde yalnızdın… bizimle beraber.”
Sonra biraz daha kesin bir sesle ekledi.
“O eve senden başka küçük çocuk gelmedi. Tek başına oynardın.”
Adnan gözlerini tavana dikti. Tavan lambasının kenarında ince bir çatlak vardı; ilk kez fark ediyordu.
“Tek başıma mı?” diye mırıldandı.
“Evet,” dedi annesi, “oyuncaklarını dizerdin, bazen kendi kendine konuşurdun”
“İyi misin, Adnan? Doktoruna gidiyor musun?”
“Ne doktoru! İyiyim anne.” Sonra ekledi. “Yatacağım şimdi”
“Tamam,” dedi annesi, “ama...”
Telefonu kapattı. Cümlenin sonunu duymak istemiyordu. Gözlerini kapadı. Uyumak, bu kâbusun içinden çıkmak istiyordu.
Mutsuzdu; işini sevmiyordu. Borsacıydı. Rakamlarla, grafiklerle, ekrandaki kırmızı-yeşil çizgilerle konuşuyordu gün boyu. İnsanlarla değil. Ofiste bile yalnızdı; kulaklığını takar, kimseyle göz göze gelmemeye çalışırdı. Son ilişkisinde de böyle olmuştu zaten.
Kız arkadaşı salonun ortasında elinde çantasıyla durmuş, “Ben sıkıldım,” demişti, “bu evde oturmaktan, senin bu sessizliğinden… ve şu bitmeyen video oyunlarından.”
“Birlikteyken bile yalnızdım,” demişti çıkarken.
Adnan yatağın içinde döndü.
“Yarın,” dedi kendi kendine fısıldayarak, “yarın işe erken gideyim. İnsanlarla konuşayım”
Sabah alarm çaldığında kalktı. Duş aldı. Ilık su başındaki ağırlığı biraz hafifletti. Aynanın karşısında tıraş olurken kendine baktı. Göz altları mor, yüzü solgundu ama toparlanabilirdi. En yeni takımını giydi. Kravatı özellikle düzgün bağladı. Saat tam sekizde ofisteydi. Kapıdan içeri girdiğinde duraksadı. Ofiste yalnızca iki kişi vardı. Fısıltıyla konuşuyorlardı. Yüzleri Adnan’a tamamen yabancıydı. Yeni eleman mı aldılar, diye düşündü. Ama hani kriz vardı? İşten çıkarma konuşuluyordu.
Bir adım daha attı. Kalbi hızlandı. Kendi masasının başında birinin oturduğunu gördü. Yanlarına yaklaştı. “Merhaba,” dedi.
“Merhaba,” diye yarım ağızla karşılık verdiler. Gözleri Adnan’ın üstünde gezindi; meraklı değil, rahatsız bakışlardı.
Adnan masaya yaklaştı. “Affedersiniz,” dedi, sesi beklediğinden daha kısıktı, “burası benim masam.”
Adam başını kaldırdı, Adnan’a baktı. Hiç şaşırmamıştı.
“Öyle mi?” dedi soğuk bir sesle. Sonra kalktı. “Bir dakika,” deyip telefonunu çıkardı, uzaklaşıp birini aradı.
Adnan olduğu yerde kaldı. İçine kötü bir his çökmüştü. Birkaç dakika sonra içeri üç kişi girdi. Biri takım elbiseli, diğer ikisi üzerinde güvenlik yazan üniformalar giyiyordu. Takım elbiseli adam yanına geldi.
“Adnan Bey,” dedi resmi bir tonla, “benimle gelin lütfen. Sizinle konuşmamız gerekiyor.”
Adnan adamı takip etti. Bir odaya girdiler.
“Bir yanlışlık var galiba,” dedi Adnan, “ben burada çalışıyorum.”
Adam gözlüklerinin üzerinden baktı. “Hayır,” dedi, “siz artık burada çalışmıyorsunuz.” Bilgisayara baktı. “İlişiğiniz altı ay önce sona erdirilmiş. Bakın! Sistemde açıkça görünüyor.” Sonra başını kaldırdı, “Uzaklaştırma almıştınız ve tedavi altındaydınız. Şimdi görevlilerle birlikte gidin…size hastaneye kadar eşlik edecekler,” dedi.
Adnan ağzını açtı ama ses çıkmadı.
“Lütfen bizimle gelin,” dedi güvenlikçiler.
“Bir dakika,” dedi Adnan, “ben… ben sadece—”
İkisi de kollarına girdi. Asansörden indiler. Binanın önünde bekleyen taksiye bindiler. Adnan’ı bir müddet sonra başka bir binaya getirdiler. Koluna girmiş olan görevlilerle beyaz koridor boyunca yürüdü. Psikiyatri yazan kapıdan içeri girdiler. Adnan’ı bir odaya aldılar. Pencereler kilitliydi, camın ardında demir parmaklıklar vardı. Bir süre sonra kapı açıldı. İçeri beyaz önlüklü biri girdi. Elindeki dosyayı kapatıp Adnan’ın karşısına oturdu.
“Benim burada ne işim var,” dedi Adnan, sesi yorgun çıkıyordu.
Beyaz önlüklü, “Ben doktorunuz, Barış,” dedi, sakin bir sesle, “bir süredir sizi tedavi ediyoruz.” diye tamamladı. Adnan şaşkın, doktora bakıyordu.
“Mahkeme kararı ile … bunları konuşmuştuk.” Sonra Adnan’ın yüzüne baktı bir süre. “Hatırlamıyor musunuz?”
Doktor devam etti. “Eski iş yerinizde yaşanan bir olay nedeniyle… Altı ay önce, ofiste silah kullanıp patronunuzu tehdit ettiğiniz için.”
Adnan başını kaldırdı. “Silah mı?” dedi fısıltıyla, “ben hayatımda—”
Doktor elini hafifçe kaldırdı. “O günü hatırlamamanız normal,” dedi, “sonrasında evinizde psikiyatrik kontrol altındaydınız. İlaç tedaviniz vardı. Fakat son hafta kontrole gelmediniz. İlaçlarınızı almadığınızı fark ettik.”
Adnan alnını ovuşturdu. Başındaki ağrı yeniden kendini hatırlatıyordu.
“Ben kimseyi tehdit etmedim,” dedi, “ben sadece—”
Doktorun sesi değişmedi. “Hafıza kaybı ve halüsinasyon yaşıyor olmalısınız,” dedi, “annenizle irtibat halindeyiz. Babanızın rahatsızlığı sizde de nüksetmiş gibi görünüyor.” Sustu, sonra devam etti, “Anneniz aradı. Çocukluk anılarıyla bugünü birbirine karıştırmanız da bunun bir parçası. Eski iş yerinize de gitmişsiniz. Uzaklaştırmanız vardı.” Kısa bir duraklamadan sonra ekledi. “Bu yüzden tedaviye burada devam edeceğiz.”
Adnan cevap vermedi. Gücü kalmamıştı. Uzun bir gündü; eski evi, Memo, işyeri. Her şey üst üste gelmişti. Bir görevli onu bir başka odaya götürdü. Oda küçüktü: Tek kişilik bir yatak, ahşap bir komodin, duvara sabitlenmiş bir masa. Pencere vardı ama açılmıyordu. Perdeler yarı kapalıydı. Verilen ilaçları içti; yatağa uzandı. Tavana baktı, ince bir çatlak vardı. Çocukluğundaki odanın tavanına benziyordu. Göz kapakları ağırlaştı. Tam o sırada, yanı başında Memo’nun sesini duydu.
“Oynayalım mı?”
Yasemin Erdemci




Yorumlar