top of page

Öykü- Emre Karakaya- Hayvanlar

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 12 dakika önce
  • 4 dakikada okunur

Doğrulup pencereyi kapattım. Kedinin ciyaklaması kesildi. Ayaklarımı sarkıttım. Kötü bir koku geldi burnuma. Koltuk altım. Yapışkan bir sıvıyla kaplı. Burnumu kaşıdım. Yatak odasında ses yok. Bekleyecek değilim. İki poğaça şimdilik iş görür. Kimse görmeden indiririm mideye. Dünden kalan birkaç bozukluk cebimde olmalı.

Güneş burada daha erken doğuyor. Pazar pazar millet sokaklarda. Sıcak havanın içinde kımıl kımıllar. Beyaz kaldırım taşlarından yansıyan ışıkta tuhaf şekiller görüyorum. Gözlerimi kısıyorum. Beyaz. Kapatıyorum. Beyaz. Taşlar. Kutu gibi. Şehrine benziyor. Kutunun içinde sineklerin vızıltısı.

Poğaça bayat. İçi de bomboş. O kadar da para verdim. Kedi bizimkilerin arabasının altında. Acaba yer mi? Semt kedisi bunlar, belli mi olur. Fena ciyaklıyor. Bu kadar ciyaklıyorsan poğaçaya burun kıvırmazsın herhalde.

Kapıyı açınca Hakan’la göz göze geldik. Balkonda tüttürmeye çıkmış anlaşılan. “Bir hava aldım,” diyorum. Bön bön suratıma bakıyor. “Girme lan içeri,” der gibi.  Biraz daha kapıda durursam belki de diyecek. Aman, demesin. Çekil be şuradan taş kalpli herif. Hakan’ı, salonu pas geçiyorum. Bana tahsis edilen odaya doğru yürüyorum.

Şenay da uyanmış. Yine berbat şarkılar dinliyor. Sorsan uyanabilmek için der. Bal gibi seviyorsun işte bu bangır bangır pop şarkıları. Söylesem, “Karışma bana,” diyor. Sen bana karışıyorsun ama. “Birini bul, birini bul.” Sanki çok kolay. Yapamıyorum ulan. Her türlüsüne razıyım yine de olmuyor. Birkaç fotoğraf gösterdi, olmaz dedim. İstediği olmadı ya şimdi,  “Yok, sana kimseyi beğendiremeyiz bu saatten sonra,” diyerek konuşmayı kesti benimle hanımefendi.

Böyle bir adam olmayı sanki ben istedim. Bir gün şu hale geleceğimi nereden bilebilirdim? Bir şeyler kendiliğinden olur sanıyordum. Temel içgüdü. Doğa bir şekilde kurar düzenini. Milyonlarca yıldır yaptığı gibi. En aptal erkek bile bozamaz işleyen şu çarkı. Ama ben bozdum galiba. İçim içimi yiyor. Ben geleli bizimkiler kaç kez sevişti bilmiyorum ama ben bana verdikleri bu ufak odayı epey günahla doldurdum. Güzel çarşaflarına bir iki şey de sürüldü istemeden. Terledim baştan aşağı. Ter hoş. Sanki tek yapmamışsın gibi. Anlamazlarsa iyi. Gideceğim gün söküp çıkarırım çarşafı, atarım kirli sepetine.

“Film izlemek istemiyorum. Siz izleyin,” diyerek çıkmaya yelteniyorum. Hakan yine o bakışı atıyor. Tuhaf şey. Şenay’dan beklerken Hakan alıyor kokuyu. Karıncalar saç derimde geziyor. Bir gel deyip saçma sapan konuşacak diye. Okul zamanı vakit geçirmek için konuştuğumuz şeylerden söz açıyor geldiğimden beri. Haz ve mutluluk. Neymiş, bilinçli insanın işiymiş bunlar. Deneyimin anlamını bilmeyen insan ondaki hazzı da hissedemezmiş. Tamam, canım arkadaşım. Gençliğimde ben de böyle idealistçe şeyler söylemiş olabilirim. Ama geçti o çağ. Bırak. Bilinç falan, işleri asıl bok eden o. Çok fazla şeyin farkındaysan zevk alamazsın yaptığın şeyden. Hatta zevk alabilmek için bilinci de yok etmen gerek. Diyorum, olmuyor.           “Hayvanlar da…” diye söze girdiğinde kulaklarımı tıkıyorum. Olmazsa tuvalete gitmeliyim diyorum. Bırakmıyor. Bırak, canım kardeşim. Gidiyorum. Sen filmini izle. “Hayvanlar da…”

Gece yarısına iki saat var. Hava hala sıcak. Sınırı yok benim gazabımın der gibi. Şimdi terlemiyorum iyi ki. Çıkmadan iyice bir yıkandım. Eve melek girmezse benden bilmezler artık. Hakan’ın vanilyalı duş jelini bitirdim. Fark eder şimdi. Fark edince de yine döndürmeye başlar kafasında aynı şeyleri.

Işıklar bile zevk veriyor içime. Kalabalığı, parfüm kokularını, çıplak baldırları zerk ediyorum damarlarımdan. Biliyorum beni beklediğini. Etkilendi benden. Tanıyormuş beni aslında. Her hafta düzenli olarak yazdığım spor dergisinde bir fotoğrafım mutlaka sayfanın köşesinde olur. En yakışıklı olduğum fotoğrafımı vermiştim dergiye. Hoşuna gitmiş olmalı. Ama konuştuğumuzda hissetti asıl bir şeyler. Bol keseden attım hakkımda. Dergiyi insanların benim için okuduğunu, yazmak konusunda çok hünerli olduğumu falan. Ama asıl mesleğimi sorduğunda, mal gibi gerçeği söyledim. “Memurum,” dediğimde kaşları çatıldı. “Kütüphanede çalışıyorum,” deyince açtı tekrar gözlerini. “Bilmediğim yazar yoktur. Hepsini okudum. Aklınıza kim gelirse,” dediğimde, “En güzel an, bir kitabı elime alıp okumaya başladığım andır benim de,” dedi.

Şimdi yine o yuvarlak masada. Önünde yeşil desenli bir kahve fincanı. Uzaktan izliyorum. Fincanı ağzına götürüp bir yudum alıyor. Tabağa koyana kadar yanına geliyorum. Gözleri çakmak çakmak. Turkuaz mavisi uzun, takma tırnaklarını dudaklarına götürüyor. Daha fazla yüzüne bakamıyorum. Kafam masanın üstündeki yazılarda. ESPRESSO. CAFE AU LAIT. ESPRESSO CON PANNA. Son ikisinin ne olduğunu bilmiyorum ama onun içtiğinin espresso con panna olduğuna eminim. Kendime de aynısından söylüyorum. Kahvem geldiğinde sigara uzatıyor. Normalde içmem. Ama şimdi ne istiyorsa yapmalı. Sıcak, neredeyse kaynar diyebileceğim bir su kasıklarımdan yukarıya yayılıyor. Başım dönüyor. Bakıyorum. Gülüyor.

Beş gündür bu kafeye geliyorum. İlk geldiğimde fark ettim onu. Tek başına oturuyordu. Hoşuma gitti. Ama gidip konuşmadım. Ertesi gün yine aynı masadaydı. Tek yaptığı kahve içip sigara tüttürmekti. Mesela telefonuna bir kez bile bakmadı. Beklediği kimse yok diye düşünerek yanına gittim. Gülümsedi, konuştu benimle. “Tanıyorum sizi,” falan dedi. Birinin beni tanımasına sevinmiştim. Hem de böyle güzel birinin. Oturup saçma sapan şeyler anlattım. “Çok hünerli bir yazar olduğum” o zaman çıktı ağzımdan.

Bu sefer ayrı ayrı gitmiyoruz. Yanındayım. Beni evine davet etti. Bir taksi durdurduk. Parasını kendi verdi. Israr etmedim. Eve girince bir süre karanlıkta kaldık. Girişteki ampul patlamış. Salona girince yandı ışıklar. Bir bardak su istedim. Yine saçma sapan bir hareket. Suyu içerken kısa süre tuttuğu bardağın onun kadar güzel kokmasına şaşırdım. Ne olacağını biliyordum. Hazırlıklıydım. Aklımdaki tek korku daha önce hiç yapmamış olduğumu anlamasıydı. Bunu da anlamaz herhalde dedim. Coşkumla kapatacaktım yaramı. Sarıldık. Birlikte yatağa geçtik. Kalbim küt küt atıyordu. Sus dedim kendime. Sen Hakan mısın? Bilinç falan. İşine dön. Soymaya başladım onu. Kendi pantolonumu çıkarmak aklıma gelmiyordu. Donum ıslanınca hatırladım. Çıkarıp attım bir köşeye. Onunkinin yanına. Bacak arasına yaklaşınca itti beni. Heyecanı tırmandırmak istiyor diye düşündüm. Parmağımla onu çıldırtmak niyetindeydim. “Dur,” dedi. “Daha fazla istemiyorum.” Kendimi durdurmam mümkün değildi. Yüzünü, gözlerini öpüyor, elimle orasını okşuyordum. Suratıma bir tokat indirdi. “Kendimi ilk kez vereceğim erkek sen olamazsın,” diyerek yerdeki kıyafetlerine uzandı.

Evden çıkınca bir süre düşündüm. Bilinç geldi. Hakan oldum. Neyi yanlış yaptığımı bilmiyordum. Onun da benim gibi olması tuhaftı. Ne yani, daha önce hiç yapmamış mıydı? Peki ya o koku? O bakışlar, o göğüsler? Nasıl bu kadar cüretkârdı o zaman? İlk kez olmasının utancını yırtacak o erkek neden ben değildim? Hünerli bir yazar olmam bir şey değilmiş demek ki.

Hiçbir şeyin farkında değildim. Boş boş dolanarak akşam ettim. Biraz da odamda oyalanırım diye düşünerek eve döndüm. Zile basmak üzereyken bizimkilerin yedek anahtarlarını bana verdiklerini hatırladım. Anahtarı deliğe sokup sessizce kilidi çevirdim. Işık yandı. Hakan’la göz göze geldik. İçeri girmemeyi düşündüm. Arkamı dönüp gitse miydim? Hem bu adam beni pek istemiyor gibiydi evinde. O sırada yaklaştı, elini omzuma koydu. Baktım, tebessüm ediyordu. Ne oluyor buna şimdi diye düşündüm. Anlamak için gözlerinin ta içine baktım. “Hayvanlar,” dedi. “Hayvanlar, hayvanlar…” “Ama sen… Sen, sen asla değil.”


Emre Karakaya

Yorumlar


bottom of page