Öykü- Elif Erdoğan- Uno
- İshakEdebiyat

- 11 dakika önce
- 3 dakikada okunur
“Cennete uçakla gidilir mi?”
“Bilmem.”
“Cennet uzak mı?”
“Bilmiyorum.”
“Filmlerdeki gibi bir kapsülün içine mi girmek gerekiyor?”
“Bilmem ki.”
“Peki ben ne zaman gideceğim?”
“Hadi pijamaları giyelim, uyku vakti.”
Gece lambası yanıyor, küf yeşili duvarlarda çelimsiz ama sevimli bir gölge ince uzun bitkin bir gölgenin ellerinde evirilip çevriliyor. Kollar yukarı, kollar aşağı, ayaklar yukarı, ayaklar aşağı. İyi geceler öpücüğü…
Salonda lacivert kadife kaplı gürgen sandalyeler özenle dizilmiş yan yana. Her birinin üzerinde ağır bedenler. Ak sabun kokulu, ak örtülü, ak saçlı, görmüş geçirmiş kadınlar. Kimi tütün kolonyası kokar kimi Japon kiraz çiçeği, kimi de hacı yağı…Ter, geğirme, öksürük, hapşırık kokusu asılı kalmış sanki avizenin etrafına. Hastalıklar, ah vahlar, sancılar, sızılar yas evinde buluşmuş bu gece. Yatıya kalırlar mı dersin? Temiz birer çarşaf sermek lazım şimdi, Birer battaniye vermek lazım. Yok yok, ince birer örtü yeter de artar bu temmuz sıcağında. Boş versene be Feray! Yine sapıttın. Sen mi düşüneceksin bunları? Sana mı kaldı?
“Hediyenin oğlu askerden gelmiş haa?”
“Geldi geldi. Kız bakıyolar.”
“Evleri kentsel dönüşüme gidecekti, ne oldu?”
“Yakınmış yıkılması, anlaşmaya varmışlar.”
“İyi, iyi.”
Şu an, şu saniye bir el beni tutup dünyanın en uzak köşesine atsa keşke. Tek dileğim bu, bu dikenli samimiyet salonunda her şey ambalajlı. Dışarıdan görünen yalnızca bir ambalaj. Belki bir kese kâğıdı, belki yanar dönerli bir hediye paketi, belki afiyet olsun, yine bekleriz yazılı bir pastane kâğıdı, kenarına elmalı harç bulaşmış, hatta belki de yılbaşı temalı kırmızı bir mağaza kağıdı. Altında ne olduğunu görmek, bulanık bir gölün dibini görmekle eş değer. Fersiz ayaklarımı sürüyerek mutfağa doğru yol alıyorum. Bacaklarımda uyuşuk bir his, göz altlarım şişmiş, yüzüm bir hayaletinkini andırıyor. İdili uyuttum ya neyse. Kuşlu fincanımla birileri su içmiş, bu evden ayrıldığımdan beri benden başkasının dudağına değmemiş fincanım tezgâhın üzerinde dibindeki bir yudum su ile bekliyor öylece. Biraz sinirlenerek yıkıyorum fincanı. Gırç gırçç. Ketılda kaynamış su var, sıcak hem de. Fincana doldurup bir papatya çayı alıyorum, sallama. Parke gıcırtısıyla karışık bir esneme sesi çalınıyor kulağıma, salonun önünden geçerken. Hiçbir şey olmamış gibi yumuşacık yataklarda derin uykulara dalacağımı sanmaları içimi ürpertiyor.
Odaya geçebildim sonunda. Duvarda mavi cam nazar boncuğu, karşısında ben, yatakta kafasında bin bir soruyla zar zor uyuyan kızım. Boncuğun aynısı sokakta, kaldırımın tam dibindeki Fiat Uno’nun aynasında. Ahh, emektar Unocuğum, sen böyle boynu bükük, sessiz mi kalacaktın. Her gün heyecanla direksiyonunu kavrayan eller nerede şimdi? Gevşemiş, eprimiş cam lastiklerinden sızan sokak tozu, egzoz dumanı mı saracak artık seni? Yol boyu uzun uzun sohbet eden o tiz sesi özleyeceksin değil mi? Ekseriyetle tiz, baharda boğuk…Baharda polen ve karahindiba tüyü mağduru boğuk sesi. Alerji hapları duruyor soğuk mermer tezgâhta.
Ağzında altın kaşıkla doğmamıştı sahibin, evet. İşte tam da bu yüzden popla mopla coşarken emsallerin, iç çekişler, gücenmeler, söylenmemiş sözler yankılandı senin bağrında. Hatırlar mısın? İlk aldığında seni, her pazar pikniğe götürürdü bizi. Hasır örtülerine yerleşince ilk işimiz ellerimizi açıp dua etmekti. Kazadan beladan korunmak için. Âmin derdik içtenlikle. Yol boyu hasır koltuk örtülerin ezerdi sıska bacaklarımızı. Örtünün desenleri çıkardı bacaklarımıza, bakar bakar, keyiflenirdik. Bir şeylere benzetirdik bacaklarımıza damgalanan şekilleri. Fillerimiz, evlerimiz, yılanlarımız ve dahi çiçeklerimiz olurdu.
Ahh Unocuğum, senle ben yol arkadaşı olmaya başladığımızda hiç tekin bulmazdı sahibin beni. İçi içini yerdi biz dönene kadar. Dört santim daha yaklaşmadığım için kaldırıma, ufak çaplı bir azarlanma seansım olurdu sık sık. Hele üç yoldaşsak, yandım demekti. Vitesi küçült, vites büyült, böyle mi öğrettim ben sana, aman yavaş bas frene! Amma da kafa ütülerdi sahibin be! Bildiğimi de unuturdum o hengâmede.
Ah Uno, öksüz kaldık ikimiz de. Bir araba öksüz kalır mı hiç? deme, öyle deme. Liseye kadar her ay boyumu ölçüp duvarı tükenmez kalemin ucuyla kanırtan eller, kahvaltıya sıcacık, yağlı yağlı bazlama yapan eller, bana ilk tokadı atan eller, soğan, sarımsak kokusunu içen eller…Anlıyor musun Uno? Dudak üstü oluğumdan sümükler akıyor oluk oluk. Gözlerim birer sıcak su kaynağı. Ağlıyor insan işte, dayanamıyor. Ağlasam duyar mısınız sesimi karanlık odamda? Dokunabilir misiniz göz yaşlarıma ellerinizle?
“Bi çay daha koy kızım Meva, sohbet koyu.”
İçeridekiler sohbeti koyulaştırmış bile. Burnumu, yüzümü gözümü silip çayı yudumluyorum. Zehir zemberek bir tat. Hep böyle miydi bu papatyalar?
Üniversite sınavını kazandığımı öğrendiği gün hele. Hiç unutmam o günü. Beş yüz gram kuru üzüm, beş yüz gram leblebi…Kutlamıştık aile arasında. Artık yiyebilir miyim leblebiyi, kuru üzümü bilmem.
Kuşlu fincanı mutfağa bıraktım. Venedik sarısı duvar…O renge boyansın diye nasıl da diretmiştim. Annem nefret ederdi oysa her türlü sarıdan. İştah açar sarı anne, uzmanlar böyle diyor. Apışıp kalmıştı ilkin. Yeterince açık iştahımız demişti tombulca bedenini işaret ederek. Mor benekli pijaması, kınalı elleri. Kahkaha ile sarılmıştık birbirimize. Venedik sarısı duvarda asılı demir tatlısı aleti. Bugün boy atmış, süzülmüş.
İçeride sırasıyla tavşan kanı çay yudumlanıyor, ıslak bir höpürtü patlıyor, sonra buharlaşıyor.
“Limon var mı, limon?”
Elif Erdoğan




Yorumlar