Öykü- Zeynep Özer Yücetaş- Dünyanın Kapıları
- İshakEdebiyat

- 12 saat önce
- 4 dakikada okunur
Otobüsün camından görünen uzak evlerde yanan solgun sarı ışıklara büyük hikâyeler yazıyordu yine kafasında. Bu ışıklarda insanı çağıran bir şey vardı. Bir davet, bir birliktelik hali… Ev olma hali! Dünyanın en sıcak kelimesi buydu belki de; ev!
Çeşit çeşittiler… Yoksul evler, zengin evler, babası eve yeni gelmiş, ellerindeki portakalı masaya bırakan evler, annesi battaniye ören evler, kadeh tokuşturan evler, bir türküye eşlik eden evler, televizyon izleyen evler, bebeklerinin ilk adımlarını coşkuyla kutlayan evler, ödevini bitirip huzurla uzanmış evler, uykudan gözleri küçülmüş evler, kahkahayla çınlayan evler… Ekmek arasına peynir koymuş evler, yeni misafir gelmiş evler, paltosundaki karı temizleyip içeri giren evler, çayı ocakta yeni demlenmiş evler, kitabın son sayfasını çevirmiş evler, deniz kokusunu içine çekmiş evler, uzak diyarlardan edilen telefona sevinmiş evler… Annesini özlemiş evler, annesini özlemiş evler, annesini özlemiş evler…
Çocukluk günlerine mesken olan yere yaklaşıyordu işte. O sarı, solgun evlerde yaşayanlardan biri sanılacak; kim bilir hangi yolcunun hayalinde, hangi mutlu anın öznesi olacaktı… Evler önünde su gibi akıp giderken, hiç bitmeyecekmiş sandığı bu yolculuk sona yaklaşmıştı. Tanıdık sokaklar, caddeler şimdi önünde seriliyordu. Şehrin karmaşası giderek yerini sakinliğe bırakıyor, aşina olduğu mekanların heyecanı ruhunu sarıyordu.
Doğup büyüdüğü, ilk gençlik aşkının coşkusunu, kırgınlığını yaşadığı ev önünde duruyor; ona bakıyordu. Tanıdı mı gelen misafiri? Belki. Bahçe kapısını yavaşça açtı, ilk adımı, yağmur damlalarıyla ıslanmış bahçeden yayılan toprak kokusuyla şenlendi. Limon ağacına selam verdi, babasının diktiği… Kesilen ceviz ağacının yerinde büyümüş otlara baktı. Her şey hem bıraktığı gibi tanıdık hem de hiç olmamış gibi çok uzaktı.
Yan komşunun sesi bozdu daldığı rüyayı: ‘Hoş geldin!’
Kime denir ki bu sözcük… Misafire! Muhatabı sensin artık sözcüğün. ‘Hoş bulduk’ dedi yarı kırık bir sesle… Meraklı yüzüne baktı komşusunun. Herkes yaşlanıyordu işte. Zaman kimseye acımıyordu. Kendisine ‘misafir’ sıfatını yakıştıran hayat, güzeller güzeli komşunu da ‘yaşlı’ yapmıştı işte.
Merdivenlere doğru ilerledi. Yavaşça adım atarken, bir zamanlar kilitlenmeyen kapıları düşündü; gülümsedi. İstanbul’un unutulmuş bu mahallesinde, uzun süre kapılara el yordamıyla çekilen iplerle girmişti. Güven demekti bu. Artık yüksek güvenlikli, yüksek duvarlı siteler içinde unutulmuş bir güven…
Şimdi evinin içinden bakıyordu sarı, solgun ışıklara. Karşı komşunun usulca perdeyi çekişi, televizyondan sızan ışığın odayı aydınlatması, bir yanıp bir sönen sokak lambasının titrek ışığında aydınlanan erik ağaçları…
Ben… Misafir… Etimolojime bakarsak; geçici olarak duran kişi. Şimdi bu sıfatımla birlikte elimdeki anahtara yabancı gözlerle bakarken, duvarda unutulmuş bir kâğıt selam veriyor. Çok sevdiğim, hayranlıkla okuduğum şiirleri küçük kağıtlara yazıp duvarlara yapıştırdığım günlerden kalan... ‘Umudumuz vardı. Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk. Üç güvercin görsek, Meksika geliyordu aklımıza… ‘Turgut amcamızın dizeleri… Ne güzeldir şimdi geyikli bir gecede yıldızlar altında uyumak. Kalın yün işi yorganlar serilse üstümüze, şimdi ne misafir ne hancı… Sadece biz…
Aldığı ilk gitarın penesi camın önünden ona bakıyordu. Hani şu, gitarın kılıfına para yetmediği için öğrenci kartını dükkân sahibine rehin bıraktığı gitar… Ah ne büyük heyecan ne büyük hevesti! Joan Baez hayranlığıyla çıktığı yolda ona yaklaşamadı belki ama dünyanın en tatlı öğretmeniyle tanışmıştı bu sayede.
Kadıköy’ün boğaya uzanan yokuşundan küçük bir ara yol sapardı. Gitarını omuzuna aldığı gibi, ruhuna dolan hafiflikle tırmanırdı yokuşu. Dünyanın en iyi, en vicdanlı insanları toplanmış gibiydi orada. İlk gençlik yıllarının varoluşsal sancıları dört yanını sarmışken, gitarıyla bir kapı arardı kendine. Bak sen şu küçücük penenin yaptıklarına… Aldı, savurdu nerelere onu.
Kasetlerle dolu bir kutunun üzerinden Yeni Türkü bakıyordu kendisine. Sonra duvarda, unutulmuş arkadaşının yaptığı bir minyatür resmi… Hani gazetede çalıştığı günlerden kalan. Üniversiteden çıkıp gazeteye koşardı, yorgunluk nedir bilmeden.
Odanın içinde en sevdiği şarkıyı mırıldanırken sağa sola bakınarak ilerledi:‘…sevdalı bulutlar, uçan halılar… uzak değil dünyanın kapıları…’
Birbirinden bağımsız anlar, anılar dolandı zihninde. Bir karmaşa içinde, gençliğine, annesinin tatlı yeşil gözlerine varıyordu. Ama bu hengâmeden çıkmak için bir çaba da harcamıyordu. Öylece durup kalmıştı.
Hızına yetişemediği anılarının geçidini bir zil sesi böldü. İrkildi. Kim kapısını çalacaktı ki? Kim biliyordu geldiğini… Bir şey sormadan açtı kapıyı. Karşısında, elinde patates çörekleriyle, biraz önce kendisine selam veren komşusu duruyordu.
‘Annen kadar güzel yapamam ama… Sen seversin,’ diyerek uzattı elindekileri.
O anda, şimdi ve geçmiş birbirine karıştı. Sarı ışıklar, otobüs, gitar, minyatür resim, annesinin gözleri… Hepsi bir koku, bir sesle ayağa kalktı: ‘Sen seversin!’
Severim ya, hem de nasıl… Ama annemin elinden!
Teşekkür edip aldı komşunun elinden çörekleri... İyi ki aklımızdan geçenler okunamıyor hâlâ! Ne ayıp olurdu değil mi şimdi! Ne çok korkardı annesi ayıp olma ihtimalinden. Gülümsedi bunu düşününce kadın. O çok korktuğu ‘ele güne karşı yapayalnız’dı şimdi. Annesi bütün el ve günlerden daha çok acele etmiş, ummadığı bir zamanda göç etmişti bu dünyadan...
İçeriye buyur edilmeyen komşu, ayıpladı belli ki kendisini. Yüzünde tatmin olmamış bir ifadeyle, ‘afiyet olsun o zaman’, deyip indi merdivenlerden... Annesinin işmar eden yüzünü gördü o an. Oldu mu şimdi ya! Vallahi oldu anne, gitmeseydin misafir ederdim, suç sende!
Beklenmedik bir yağmur başladı. Komşusunun balkona astığı çamaşırlarla ilgili telaşlı sözlerini duydu, içini bir huzur kapladı. Günlük hayatın tatlı telaşelerini hep sevdi. Ne zamandır delikanlı bir yağmura denk gelmemişti. Şöyle gök yarılırcasına olanından... İşte başlamıştı. Yine böyle bir deli yağmurda, kasetçalar, ‘bir buluta tutunup, bir kuşun kanadına takılırken’, annesinin, elinde örgüleri odasına girişini hatırladı. Katalitik sobanın sıcağına, ödevlerini şarkılar eşliğinde yapan küçük kızının yanına gelip oturmuştu tatlı gülümsemesiyle annesi. Odasına misafir... Ruhuna ferahlık...
Üzerine yağan anılardan kaçamayacağını anladı. Daha fazla direnmesinin de anlamı yoktu, o odaya da girilecekti! Elindeki çörekleri mutfak masasına bırakıp, sakin adımlarla ilerledi. Duvarda asılıydı hâlâ fotoğrafları. Gülmek, gülümsemek de ayıptı besbelli o zamanlar, ki en ciddi halleriyle bakmışlardı objektife annesiyle babası. Çekingen, huzursuz...
Göz göze geldiler bir an. Nefesinin kesildiğini sandı. Pencereye yöneldi hemen, açıp derin bir nefes aldı. Yağmur kokusu, dalları odanın içine doğru uzanmak isteyen erik ağacının kokusuna karıştı, içeriye dolan damlalara aldırmadı. Solunda, yatağın hemen yanındaki komodine gözü takıldı. Olduğu yerde sararmış ama annesinin koyduğu gibi istifini hiç bozmamış dantel komodini süslemeye devam ediyordu!
Annesinin bakmaya kıyamadığı danteli alıp odadan çıktı... Bozdum anne düzenini, oldu mu şimdi! Elinde eski bir dantel, kafasında deli sorular geri mutfağa girdi. Fotoğraf albümüne çevrilmiş camlı vitrinden altı yaşındaki hali vesikalık vesikalık gülümseyerek ona bakıyordu, cevap veren gözlerle... Hem yol hem yolcu hem sıla hem gurbet, oda oda neşe, oda oda keder... ‘Unutuşun o tunç kapısı’na inat tam şimdi, burada!
Zeynep Özer Yücetaş




Yorumlar