top of page

Öykü- Beyhan Tümer- Hayatımın Kumarı

Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
İshakEdebiyat
1 dakika önce
3 dakikada okunur

Çoğunu eleyip dağıttığım eşyalardan kalanları, birkaç koliye sığdırdım. Son koliyi kapatmadan etrafa bir daha bakıyorum. Büfenin üstünde, çevirmeli, kemik rengi telefonu, sarkan şeffaf kablosundan fark ediyorum. Parmağımı, rakamın yazılı olduğu çembere geçirip çevirince çıkan ses, şimdi beynimin içinde.

“Alo babam orda mı?”

“Burada Merve, merak etme.”

“Ne zaman bitecek toplantı?”

“Sen uyu, bekleme kızım, uzun sürer yine.”

“Aradığımı söyle babama Hasan amca.”

413 16 13.

Boyum yetmediğinden tabure üstünde, üzeri, mutlu bir yuva için örülmüş dantel örtüyle örtülmüş telefonla, ne çok aradım bu numarayı. Tabure kayar da düşerim korkusuyla, yumruğum kadar kalbim parçalana parçalana çevirirdim rakamları. Yüreğimi parçalayan sadece korku değil annemin sırtıma yüklediği yük ve babamın bu yükü sırtımdan almak için göstermediği çabaydı. Hasan amca, hep aynı toplantı yalanını söyledi yıllarca. Ben de hep inanmış gibi yaparak kapattım telefonu. Yaşıtlarım oyuncak telefonla karşıdaki hayali muhatabıyla hoş sohbetler ederken ben, kahvehane sahibi Hasan amcayla bazen can sıkan, bazen gözümün dolmasına sebep olan, bazen de sinirden dişlerimi sıktığım konuşmalar yaptım. İlk aradığımda şaşkınlıktan ne diyeceğini bilememişti adamcağız. Annemin beddualarını duymamış gibi yapmış ve “şimdi çıktı baban” deyivermişti. Şaşkınlığını sesinde gizleyemediği telaştan anlamıştım. Kim olsa şaşırırdı. Hatta üzülürdü. Titrek sesli bir kız çocuğunun, arka fondaki beddualar eşliğinde babasını soruyor oluşuna, bir çocuğun buna mecbur olmasına üzülmeli insan zaten. Babamı merak edişim annemin ayılıp bayılmaları yüzündendi. Babamın değil annemin derdindeydim asıl. Aslında hiç de merak etmiyordum babamı. Çünkü biliyordum nerde ne yaptığını. Sadece annemin babama karşı kullanmaya çalıştığı evlat kozundaki evlat ben olduğumdan rolümü oynuyordum. Babamın bu koz umurunda olmasa da ilkokul bitene kadar her hafta çıktım o tabureye. Küçüktüm ama derdim boyumdan büyüktü. Büyüdüm. Derdim de büyüdü benimle. Artık tabureye çıkmadan çevirebiliyordum rakamları.

Telefonu yukardan indirip boş zemine çöküyorum. Yine o küçük çaresiz kız çocuğuna dönüşüp çeviriyorum sırayla rakamları. Tozlu telefonun üstünde mutluluk vadeden o örtü yok şimdi. Bu evin, ruhumu çürüten umursamaz mutsuzluğundan o da nasibini almış demek ki.

 “Alo Hasan Amca, babam toplantıda değil, yalan söyleme artık bana.”

...

“Babam öldü Hasan amca, haberin oldu mu?

...

“Annem de beddua etmiyor artık.”

Sessizliğin ortasında telefonun önünde gözüm yaşlı ne kadar oturdum bilmiyorum. Kendimi toparlamalıyım. Bir elimle yerden destek alıp diğer elimde yılların şahidi telefon, doğruluyorum. Hangi eşya şahitlik etmedi ki çocukluğumun katledilişine. Elimi duvarlarda gezdiriyorum. Sıkıntılı bir soğuklukla gerilen ellerim, yalnızlığımı çarpıyor yüzüme. Unutulmayan ama nicedir de hatırlanmayan o sinsi duygu, gün yüzüne çıkıp kalbimin ortasında açılan gediği daha da büyütüyor.

Adı kahvehane olsa da babam yıllarca kahve içmeye değil kumar oynamaya gitti oraya. Çalışıp kazandığı üç kuruşu on kuruş yapma ümidiyle her gittiğinde, elindeki üç kuruşu da kaybedip geldi. Şimdi, yıllarca kaybettiği o üç kuruşların ömrüme koyduğu haciz kararıyla elimdeki son hatırayı da satıyorum. Babam kadar iyi satıcı olamadığımdan, ederinden aşağıya satışıma, yine ayılıp bayılırdı annem, eğer kahrından ölmemiş olsaydı.

Babamın evden çıkmadan bana seslendiği  pencereden bahçeye bakıyorum şimdi. Bakımsızlıktan ruhu çekilmiş cılız bir vücuda benziyor bu haliyle. Yabani otların ele geçirdiği, içinde börtü böceği, çıyanı, yılanı saklayan tekinsiz bir yere dönüşmüş. Hiçbir zaman çocuk cıvıltısıyla dolduramadığım, kahkahalarımla çınlatamadığım için benden intikam alıyor sanki. Bizimkilerin kavgalarını, beddualarını duymamak için kendimi, şimdi kurumuş ve küsmüş ağacın dallarına saklardım. Gökyüzüne daha çok yaklaşırım ümidiyle çıkabildiğim kadar yükseğe çıkardım. Kavga biter, annem yine elini şakaklarına bastırıp ağlar ve kanepeye devrilirdi. Babam evden çıkmadan daha doğrusu kaçmadan önce, yükünü devretmek için bana seslenirdi. Annemin o devrilişini görmek istemediğimden ağırdan alırdım inişimi.

Sonra bahçe duvarının oyuklarına sıkıştırdığım küçük kağıtları hatırlıyorum birden. Yazmasam beni zehirleyeceğinden korktuğum, içimdeki irini akıttığım buruşuk, kırpık kağıtlar. Ok gibi fırlayıp oyuk avına çıkıyorum. İki tane kağıt buluyorum ama yazılar, yağan yağmurlarla silinmiş, kağıtlar da ufalanmış. Zihnimin oyuklarında yazılı olanlar hala yerinde oysa. Avından eli boş dönen bir avcı gibi eve giriyorum tekrar.

Yeniden dünyaya gelsen neyi değiştirirdin diye sorulur ya hani, ben babamın elindeki iskambil kağıtlarını, çocuk ellerimle değiştirirdim. Kağıtları değil ellerimi tutsun, beni döndürüp uçursun, kumar oynamasın benimle oynasın diye. Annemin dilindeki bedduaları masallarla, şarkılarla değiştirirdim. Beni masallarla uyutsun, şarkılar söyleyerek saçlarımı tarasın diye. Burada olmak bana yine iyi gelmiyor. Telefonu koliye yerleştirmeden son kez çeviriyorum numarayı.

“Alo baba nerdesin?”

Koliyi kapatıyorum. Gözyaşlarımı serbest bırakıp kapıyı çekip çıkarken, çocukluğumun da kapısını kapatıyorum bir daha açmamak üzere. Babamın bana seslendiği pencereye son kez bakıp bu kez ben sesleniyorum ona. “Ben kaybetmeyi senden öğrendim baba.”



Yorumlar


bottom of page