top of page

Öykü- Nalan Arman- Lütfen Zili Çalınız

Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
İshakEdebiyat
1 dakika önce
4 dakikada okunur

İlk kanamam olduğu gün hâlâ aklımda. O zamanki halim, Mükerrem teyzenin suratımda patlayan tokadı... Korkuyla karışık utancıma kıpkırmızı bir yanak, acılı bir neye uğradığını şaşırmışlık eklenmişti. Öfkeden ağlamak üzereydim ama kendimi tuttum. Yanağımın ateşi sönmeye yüz tutunca bayramlık ağzımı açmaya hazırdım artık. Tam o sırada annem gözlerini belertip yüzüme baktı, “Sakın bir şey söyleme, ayıp,” dedi. Bütün hıncım içimde kalmıştı. Ama hoyratlıklara ve adetlere karşı koymak zordur, hele on iki yaşındaki bir kız için daha zordur.

Mükerrem teyze ev sahibimizin kardeşiydi. Tıknazdı, sürekli karalar giyerdi. Evlere mevlit okumaya gittiği için çevresi epeyce genişti. Kocaman, yuvalarından dışarı uğramış gözleriyle oradan oraya sıçrayan bir peygamber devesine benziyordu. Ama dengesini bulmakta zorlanan bir peygamber devesiydi o. Hayaletlere ve yapılan her kötü şeyin cezasını bulacağına inanırdı.  Fakat ona yapılanların cezasını bulduğunu kim söyleyebilir ki? 

Yıl 1954’tü. Ben o zaman on yaşındaydım. Annemle babamın hayal kırıklıklarıyla dolu evliliği, ara ara kesintiye uğramasına rağmen devam ediyordu. Bornova’da Aydın sokakta oturuyorduk. O günlerde herkesin dilinde bir Hint filmi vardı, adı Avare’ydi. Raj Kapoor’la Nargis baş roldeydi.  Öve öve bitiremiyorlardı bu bol müzikli ve danslı filmi. Sonrasında “Raci ve Nergis” bizim de dilimizden uzun süre düşmedi. Annem sinemaya düşkündü, bu filmi görmeliydi. Ben ne kadar film varsa hepsini seyretmeye hevesliydim zaten. Sinemaya gitmek mümkündü tabii ama izne tabiydi. Bir film izlemek isteyen kadınların yanında muhakkak bir erkek ya da yaşını başını almış, faziletine güvenilir bir kadın bulunmak zorundaydı. Babam, Yıldız sinemasına gitmemize birkaç gün süren yalvarmalarımızdan sonra, Mükerrem teyzenin yanımızda olmasını şart koşarak, izin verdi. O sırada, sinemada geçen saatlerin hem gülünç hem dramatik ve ölümcül olabileceği aklıma gelmezdi.

 Annem dakikalarca Mükerrem teyzeye dil döktü. Mükerrem teyze, hayatla ilgili bütün merakını yitirmiş ölü gözlerini anneme dikip, “Vallahi de olmaz, günah,” diyordu, “duyan gören olursa mevlit okumaya çağırmadıkları gibi tefe koyarlar alimallah.”  Annem için, onun bu söylediklerinin hiçbir kıymeti harbiyesi yoktu. O, filmi övüyordu sürekli. Ben divanda oturmuş, sessizce onları izliyordum. Sonunda Mükerrem teyze, “Eh gidelim o zaman, ama aramızda kalsın,” dedi. Annem bana göz kırparken şaşırmış gibi yaptım. Aslında annemin Mükerrem teyzeyi ikna edeceğinden adım gibi emindim.

Annem tuttuğunu koparan bir kadındı. Neyi koparmaya karar verdiği önemliydi tabii. Evliliği için bir şeyler yapmış mıydı, bilmiyordum. Belki de karşısında bir boşluk bulmuştu sadece, tutacağı bir şey yoktu. Yalnız, beni yaralayan bazı şeyleri fark etmediğini biliyordum. Ona olağan gelenler benim için fazla ya da eksikti. Kalbim, elim, kolum; bütün bedenim bir şeylere itiraz ediyordu. En gündelik olaylarda bile. O unutamadığım günün ertesinde mesela, suratıma tokadı yediğim günden sonra olanlar...  Annemin komşuları gelmiş, evde bir şenlik, şamata... Börekler, kısırlar, tatlılar yapılmış; kısırın yanına turşu lazım. Ağzımda bir parça kurabiye, tam turşu kavanozuna uzanmışken Mükerrem teyze kavanozu kucaklayıverdi. “Kız sen kirlendin ya,” dedi, “turşuyu bozarsın.” Ne çiğneyebildim kurabiyeyi ne yutabildim, öylece kalakaldım. Annemin yüzüne baktım, itiraz etmiyor, yüzüme de bakmıyor. “Elleme kızım, Mükerrem teyzen doğru söylüyor,” diyor birileri. Boğazım düğümlendi, tuhaf bir akım geçti kemiklerimden. Yüzüm, göğsüm yanmaya başladı. Yanlış olan, tehlikeli olan bendim demek. İçim içimi yiyerek yiyecek dolu tabakları komşu kadınlara dağıttım.

Avare’ye gideceğimiz gün annem saçını ondüle yaptı, onunla da kalmadı, bir de kuş yuvası topuz kondurdu başına. Benim saçım iki uzun örgüydü. Büyüklü küçüklü mantolarımızı giydik, kendimizi heyecanla dışarı attık. Üç hafta boyunca üç seans gösterilen, üç saatlik filmin başlamasına birkaç saat vardı ve biz Mükerrem teyzenin kapısındaydık.

Kara trenle gidecektik Basmane’ye, evimiz tren yoluna çok yakındı. Yıldız sinemasının yazlık Güneş sineması olduğu dönemde oraya gitmemiştim. Ama Bıçakçı Han’a çok yakın, yeni binayı görür görmez gözlerimin kamaştığını iyi hatırlıyorum. Sinemanın meydana bakan cephesindeki panolar, panolardaki yıldızlar, hele o kocaman ama incelikle yapılmış büyülü fener, Karasakallı Korsan...  Hepsine hayran kalmıştım. Fakat kapının önünde öyle bir kalabalık vardı ki... 

Annem bilet almaya çalışırken mantosunun eteğini tutmuş, bırakmıyordum. Mükerrem teyze bir kenarda bön bön etrafına bakıyordu. Annemin, “Mükerrem teyzenin yanına git,” deyişine aldırmadım. Eteğine daha sıkı yapıştım. Hemen önümüzde bekleyen kadının yanındaki sıska çocuğun başını okşadı annem. Kadın bilet alırken elini üzerinden hiç çekmeden çocuğa göz kulak oldu. İncinmesinden korkuyordu sanki. O sırada çocuk yan gözle bana bakıyordu. Ben de onu süzüyordum. O ahmak bakışlı çocuktan hoşlanmamıştım ama ona gülümser gibi yaptım.

İtiş kakışla dalgalanan kuyrukta uzun süre bekledik. Sonunda alt salon için bilet almayı başardı annem. Balkon, hele loca bileti almamız söz konusu değildi elbette. Neyse ki günün birinde locanın girişindeki duvarda “Loca memuru yoksa lütfen zili çalınız” yazılı tabelayı görme şerefine eriştim. Sinemaya annemle gittiğini hiç görmediğim babam, beni Şark filmleri kuşağında gösterilen Fakir Çocuklar’a götürmüştü. Başrolde Yusuf Vehbi vardı.

Sinemanın kapıları açıldığında korkunç bir izdiham yaşandı. Girişte Mükerrem teyze ve annemle yan yana yürüyorduk. Hatta annem elimi sıkı sıkı tutuyordu. Birkaç adımdan sonra ritmimizi kaybettik. Sıkışmıştık. İnsanların iteklemeleriyle nefes nefese ilerlemeye başladık. Öne geçmek için omuz atanlar hatta çelme takanlar bile vardı. Kısa süre sonra birbirimizi kaybettik. Kalabalığın ortasında yapayalnız kalmıştım. “Anne!” diye bağırışlarım kulağımda çınlayan uğultuya karışıyordu. O sırada gözüme salonun ortasındaki iki büyük sütun çarptı. Birine adeta yapıştım. Sütunun arkasına geçmiştim, insan seline dikkatle bakıyordum. Bu korkunç sahnede aptalca bir komiklik vardı. Adamlar, kadınlar, çocuklar şuursuzca içeriye doluyordu. Bir ara annemin sesini duyar gibi oldum. “Buradayım anne, korkma,” demek istedim ama sesimi ona ulaştırmam mümkün değildi.

Bir abinin, “Durun be durun, kadın eziliyor,” diye bağırdığını duydum birden. Bir süre bağırmaya devam ettiğini de. Birisi yere düşmüş, ayaklar altındaydı demek. “İnşallah annem değildir, inşallah değildir,” diye tekrarlayıp duruyordum.  Neyse ki içeri girişi engellemişlerdi artık. Başımı uzatınca insanların arasında bir boşluk belirmeye başladığını gördüm. Asker kılıklı bir abi, kadının yerden kalkmasına yardım ediyordu. Bir iki kişi daha ona katıldı. O sırada annem bir yerlerden çıkıp gelmiş, kadını kucaklıyordu. Ayaklar altında ezilen Mükerrem teyzeydi. Yüzünü görmeden -yüzündeki acıyı, korkuyu, utancı görmedikleri için- üzerine basıp geçmişlerdi.  O kapkara mantosu ayak izleriyle doluydu.  Kıpkırmızıydı, güçlükle nefes alıyordu.

Biz o filmi seyrettik. Mükerrem teyze, eve gidelim, demedi. Ayakta bekleyen, yerlere oturan pek çok kişi olduğu halde hemen bize üç de koltuk ayarlardılar. Perdeyi çok iyi görüyorduk. Bir saat boyunca Mükerrem teyze, “Gördün mü bak,” deyip durdu sadece, “Allah cezamı verdi.” İki saat daha oradaydık. Bu süreçte Mükerrem teyze şarkıların ve dansların büyüsüne kapılmış, filme kilitlenmişti.

Numarasız biletlerin satıldığını sonradan öğrendik. Yine de filmi anlata anlata bitiremedik. Mükerrem teyzenin başına gelenlerden kimseye söz etmedik. Bornova’daki eş dost Yıldız sinemasına gitmeye devam etti. Gidemeyenler üzüldü.

Birkaç gün sonra bahçenin taşlarına boylu boyunca yattım. Gözlerdeki acıyı fark edemeyen, kalbi sadece kan pompalayan insanların ayağını bedenimde hissetmeye çalıştım. Başarabildim mi, emin değilim. Ama taşların soğukluğunu hâlâ hatırlıyorum.


Nalan Arman

Yorumlar


bottom of page