Öykü- Rıdvan Şahin- Çer

“İnsan bilinçaltının derinliklerinde, anlamlı ve mantığa uygun bir evrene duyulan ihtiyaç yatar.”
Frank Herbert, Dune
1
Bardakta beklerken soğumuş kahveyi bir dikişte içtim. Kahvem soğuk kahve olmuştu ama içimdeki öfke bir volkan gibiydi. Köpürdükçe köpürüyordu. Damlatan musluktan gelen damlaların sesi saunadaki közlere serpiliyordu sanki. Hava daha da sıcak olmaya başlamıştı.
Alnı ateş gibiydi ama üşüyordu. Boğazı berbat durumdaydı. Hayat onu bir yerlere savuruyordu, o da hayatın önünde savruluyordu. Buradaydı işte. Bir sürü insan vardı ama yalnızdı. Bir süredir nerede olduğunun, ne yaptığının, kimlerle beraber olduğunun hiçbir önemi yoktu. Yalnızlık cam bir fanusun içine hapsetmişti onu. İnsanlar dışarıdan ona bakıyordu. Ama hiçbirinin aklına onun kendini yalnız hissedebileceği gelmiyordu. Çünkü herkes öyleydi aslında. Herkes içinde bir şeyleri büyütüyor, günü geldiğinde o büyüttüğü şeyin kölesi oluyordu. O da kendinin kölesiydi. Kendisi gibi olmayan insanlarla çevrili olduğu için kendini hapseden bir köle. Bazı yaralar çabuk kabuk bağlamıyordu. Kimileri bunu yüksek rakımdan dolayı oluşan oksijen seviyesi düşüklüğüne bağlıyordu. Evet oksijen azdı. Çünkü nefes alamıyordu.
Bağırmak istedi bir an. Çığlık atmak, haykırmak. Anlamlı anlamsız ne olursa içindekileri boşluğa fırlatmak istiyordu. Bir sigara yaktı. Derin bir nefes çekip kafasını geriye yasladı, dumanı boşluğa savurdu. Savurduğu dumanlarla savrulmadı dertleri. Dumanlarla halkalar yapıyordu. Bugüne kadar içtiği sigaralarla yaptığı halkaların hepsi kendi ruhuna kelepçe olmuştu. Telefonuna uzanıp bir şarkı açtı. Ağlamak için bir şarkı açtı. Ama ağlayamadı. Uzun zamandır ağlayamıyordu. Gözlerini nemlendiren bulutlar yağmur olup da yağmıyordu avuçlarına. Bu yüzden neye elini atsa kurutuyordu. En son yazdığı şiir de olmamıştı. Kelimeler ona sırlarını ifşa etmiyor, bir araya geldiklerinde bir sona ermiyorlardı. Olmuyordu. Kafasının içi kazan gibiydi, fokur fokur kaynıyordu ama bir türlü demlenemiyordu. Rakımla alakalı olmalı.
Oturduğu koltuktan kalkıp perdeleri açtı. Güneş içeriye girdi, ışığını saçtı. Dışarıya baktı. Baktığı her yerde dans eden şekiller vardı. Yok, burası da olmadı işte. Şekiller dans etmiyordu aslında. Sıcak havanın etkisiyle oluşan bir illüzyondu belki bu dansa benzer şey. Ama dans değildi. Utanmasa güneş ışınları kayaların üzerinde balkıyıp gözlerini kamaştırıyor da diyecekti. Ama balkımak fiili de çok ağdalı bir tahayyül olurdu. Olsa olsa kayalara çarpıp yansıyan güneş ışığı gözlerimi yakıyor diyebilirdi. Başında iflah olmaz bir ağrı peydâ oldu. Ağrıyı dindirmek için bir ilaç aldı. Başını yastığa vurup sonu kabusa çıkacak bir uykuya daldı.
Dune'da anlatılan çöl gibi bir gezegendeydi. Yalnız tuz değil, bir tane bile kum yoktu. Çünkü bu çöl tuzdan müteşekkildi. Çölün havası ciğerlerine biraz tuzlu geldi, nefes alamıyordu. Hal böyleyken aldığı her nefes bir öncekine göre daha da değerleniyordu. İpek bir şaldan mamul atkısını ağzına ve burnuna sardı. Aldığı, daha doğrusu alabildiği nefesler biraz olsun daha az yakıcı olmuştu. Gözleri de yanıyordu. Ortalık bembeyazdı. Sol elindeki plastik arkalıklı gözlüğü gözlerine taktı. Terliyordu, tuzlu hava tüm gözeneklerini kavuruyordu sanki. Buna çare yoktu. Ya da vardı. Ama henüz o bilmiyordu. Ben de bilmiyorum. Onu tuzlu bir çöle atarken akmayıp içinde biriken gözyaşlarını düşündüm sadece. Bu göz yaşları rüzgârın etkisiyle zamanla aşınıp peri bacalarına benzer şekiller oluşturmuştu. Sert kısım kaya tuzu, yumuşak kısımlar billur tuz.
Bu tuzdan müteşekkil çölde kum arıyordu. En değerli şey nefesten önce kumdu. Bu gezegende zaman geçmiyordu. Çünkü kum saati yoktu. Hiçbir şey yaratılmadan evvel bu çöldeydi, her şey yok olduktan sonra da bu çölde kalacaktı muhakkak. Gezegeni ısıtan bir güneş vardı. Güneşe bakarak zamanı tayin etmeye çalışmak boşunaydı. Kendi gölgesi bile yoktu. Gölgenin olmadığı meçhul bir gezegende kum arıyordu. Gece mi, gündüz mü; düş mü, kâbus mu belli değildi.
Onu bu çöle atarken rüyalarımızda gölgelerimizin olmayışına dikkat ettim ama koku alamadığımızı unuttum. Yoksa unutmadım mı, nefesin yakıcılığını rüyalarımızda hissedebilir miydik acaba? Yani aldığımız nefesin yakıcı olması bir koku alma sayılır mı? Bilmiyorum. Duyularımızın ne kadarını duyumsarız diye düşünmemiştim. Zaten rüyalarda koku alamadığımızı bana E... söylemişti. Onu yazarken Çer’e bir tutam da E...'den kattığımdan E... ‘nin bu söylediği şey aklıma gelmiş olabilir. Bu yüzden Çer biraz çorba bir tip oldu. Ama tuzlu bir çorba. Çünkü gezegende tuzdan başka bir şey yok. Hatta bu gezegen Tuz Gezegeni.
Bu gezegende dolaşırken peri bacalarından başka hiçbir coğrafi şekil olmadığını fark etti. Sadece tuz. Gözlerini ve ciğerlerini yakan tuz.
Sağına baktı, soluna baktı. Önüne ve arkasına baktı. Onca yol yürümüş olmasına rağmen ayak izinden eser yoktu. Ayak izlerimi rüzgâr silmiştir diye düşündü. Ama rüzgâr da yoktu. Bir an boğuluyormuş gibi hissetti. Gittikçe daha az nefes alabiliyordu. Gittikçe daha az... nefesss... ala...Nefes nefese uyanıp sıçrayarak yatağında doğruldu. Derin derin nefes aldıktan sonra dilinin damağının kurduğunu fark etti. Dilinde tuz tadı vardı. Bakırımsı bir tuz tadı. Kulağında bakıra sürten çatal kaşık sesi. Bir bardak su içti. Bu rüyayı neye yoracağını bilemedi.
2
Onu bu kabustan uyandırıp Tuz Gezegeni'nden çıkarmam yerinde oldu. Bu gezende bulabileceği bir şey yoktu. Kum arıyordu ama kum da bulamayacaktı. Rüyalarda zaman kum saati hesabıyla akmıyordu çünkü.
Rüyasında kum bulamadığı için üzüldü Çer. Belki rüyasında yeteri kadar kum bulsaydı, gerçek dünyada bir türlü hükmedemediği zamana dair söyleyeceği bir şeyler olabilirdi. Zaman tıkanmış bir kum saatiydi çünkü hayatında. Bir türlü geçmek bilmiyordu. Sanki hep geceydi. Güneş sadece dünyayı aydınlatıyordu ama onun içine doğmuyordu. Uzun bir süredir dışarı çıktığı yoktu. En son üç hafta önce E... ve Ç... ile görüşmüştü. Onlar da kendi çöllerinde yitirdikleri ya da kendilerine verilmemiş olan bir şeyleri arıyorlardı. Üçünün yaptığı konuşmalar bu yitirilen ya da kendilerine verilmeyen şey üzerineydi. Biri arkadaşlarında olmayan şey üzerine ilk cümleden sonra tavsayan bir nutuk atmaya başlıyordu. Diğerleri de onu bıkkınlıkla, bezginlikle dinliyordu. Ya da dinlemiyordu. Ama yine de aralarında bir bağ vardı. Bu bağ, yitirilen ya da onlara verilmeyen şeyin farkında olmaktı. Bu şeyin farkına varmışlardı ama hiçbir şeyin farkında değillerdi aslında. Diğer insanlar kendi fanuslarının içinde, hiçbir şeyin farkına varamadan mutlu mesut yaşıyorlardı. Yani, en azından büyük bir çoğunluk.
Kendini kaygılarından arındırıp başkasının kabusuna sırtını dönen insanlardan oluşan bir toplum olduk, diyor Çer. Herkes bir derdin ucundan tutmuş, onu bir yorgan gibi üzerine, hatta yüzüne örtüyor. Böylece diğerinin derdinin görünmez olacağını düşünüyor. Burada pasif bir farkında olmama durumu yok ama. Örtüyü herkes yüzünü de kapayacak şekilde çektiği için bilinçli bir görmezden gelme var. Bu çok kötü işte. Göz göre göre, göz görmezden geliyor.
İyi de başkan, herkesin kâbusu bir değil ki. Mesela bizim ilçedeki çocuklar için kâbus, okey oynayamayacakları bir hafta sonu. Senin için kâbus, okuyamayacağın bir hafta sonu. Yani herkesin derdi kendine ağır geliyor. Bu durumda insanları görmezden gelmekle suçlayamayız bence, dedi ve sigarasından derin bir nefes çekti Ç... . Dumanı havaya savururken ekledi:
-En azından elinde belli bir güç bulundurmayan insanları.
E... araya girdi:
-Güç dediğin, zamana kimin hükmettiğiyle ilgili bence. Ama bir insan ferdî olarak da kendi zamanının efendisi olabilirmiş gibi geliyor bana. Yani kum saatini cebinde taşıyan insan zamanına hükmeder. Bunun için tabi her şeyden önce genel olarak zamana hükmeden güçlerle arasına bir mesafe koyması gerekir.
-O zaman, zamana hükmedenlerle arasına mesafe koyamayan insan, zamanın kölesi olur. Ve böylece cebinde taşıması gereken kum saatini sırtında taşımak zorunda kalır diyerek çayından bir yudum alıp düşünmeye başladı Çer. E... ve Ç... ‘de düşünüyorlardı.
Düşünsünler, düşünmek iyidir köle olmaktan.
3
Çer, uzun zaman önce etrafı dağlarla çevrili bir gölün kıyısına kurulmuş kadim bir şehrin yıkıntıları üzerinde yükselen V... kentinde memuriyet hayatına başlamıştı. Burada kuruyan umutlarının yeşereceğine inanıyor, bu umudu hayata dönüştürecek bir güneş arıyordu. Ama güneş ona pek cömert davranıyor sayılmazdı. Üstelik güneş ilk bu kente doğardı. Burada yaşayan insanların karakterleri, belki yaşadıkları coğrafyanın nasibine düşen soğuğun etkisiyle sertleşmiş, duyguları nasırlaşmıştı. Yüzleri rüzgârın aşındırdığı kayalar gibi pürüzsüzdü.
Çer bir deniz kentinde doğmuştu, buraya gelmeden önce bir deniz kentinde yaşıyordu. İnsanların sertliği, Çer’in içine kapanmasına neden olmuştu.
Sokaklarını arşınladığı, kitapçılarını aşındırdığı kentin insanlarının yüzlerine tanıdık bir şeyler görmek amacıyla dikkatle bakar, kendini ona açmalarını umardı. Ama insanlar kendilerini açmak şöyle dursun, gizlerini köşe bucak saklama peşindelerdi.
4
Tamamlanmamışlığın verdiği hamlığı üzerinden atamamış bir şeyler var kalemin ucunda. Hayat hitam bulduğunda gerçekten sona eriyor. Ben de bu sebeple bu metni bitirmeye yanaşmıyorum belki. Sonuçta en olgun insan, ölü insandır. Ve en güzel yaşanan ömür, bitmiş ömürdür.
Çer, V... kentinin insanlarıyla birkaç yıl daha aynı dilden konuşmayı başaramadı. Ama her şeyin ilacı olan zaman suda çözülerek insanların arasındaki mesafeyi daraltır. Bir raddeden sonra insanların yüzüne bakarken sadece bir hikâye arayışıyla baktığını fark etti. Halbuki insanın hikayesi yüzünden okunmazdı, okunamazdı. Öyle olsaydı, itiraf edemedikleriyle birçok insanın yüzsüz olması gerekirdi. Böylece insanlardan beklentisini asgariye indiren Çer, içinde bir Tuz Gezegeni yarattı. Sonra bu gezegen o kadar büyüdü ki, içine sığmaz oldu ve bir zaman sonra yaşadığı şehrin sodalı gölünün tuz oranı giderek artmaya başladı.
5
Gördüğüm rüyayla birlikte yataktan doğrulup kalktığımda boğazımın ve genzimin dolu olduğunu fark ettim. Nefes alamıyordum. Tuzdan değil, balgamdan. Üstümdeki yorganı kaldırırken bir şeylerin ters gittiğinin farkına vardım. Sonra pencereye doğru yönelip perdeyi araladığımda karla kaplı çatıların ardında buz mavisi bir sonsuzluğa uzanan göl ile gökyüzünün kesiştiği yerde Püsnah Dağı’nın devasa manzarası seçiliyordu. Bu dağ yalnızca kar yağdığında gölün bu kıyısından görünür olur. Meğer ben rüyamda, rüyamda Tuz Gezegeni gördüğüm bir yaz mevsiminin rüyasını görmüşüm. Ve her şey, bir rüyanın rüyasından ibaretmiş. E o zaman benim yaşadığım bu varoluşsal sıkıntılar, içimde biriken gözyaşlarının Tuz Gezegeni’ni oluşturması, insanların fanusun içinde yaşamaları, bunların hepsi bir paralel evrenin paralel evreninde mi kaldı yani?
Burada Çer’in yaşadığı -anlaşılır olmak için tek kelimeye indirgersek- sıkıntıyı daha da açmazlandırıp çözümsüzlüğe sevk etmek istemiyorum. Çünkü hayatında her şeye rağmen Ç... ve E... var onun. Yani konuşup bir şeyler paylaşabileceği insanlar. Ya onlar da olmasaydı? Benim gibi sadece “Çer” kalsaydı elinde?
Rıdvan Şahin




Yorumlar