Öykü- Tülay Özcan- İlk Aşk Şiiri

Televizyondaki kadının, bağırmaktan boyun damarları belirginleşmiş, yüzü kıpkırmızı olmuştu. Kocasına olan öfkesi biplenmiş cümlelerin uzunluğundan anlaşılıyordu. Televizyonu kapattı. Parmağına doladığı ipi çözdü, örgüsünü koltuğa bıraktı. Bardakta buharı üstünde tüten taze çayını içmedi. Ekrandaki o öfkeli yüzü görmeye tahammülü kalmamıştı; içinde bir kaçış isteği uyandı. Montunu giydi, çantasını aldı, evden çıktı. Serin bir rüzgâr yanaklarını okşarken adımlarını hızlandırdı. Biraz nefes alabileceğini düşünerek müzeye gitmeye karar verdi.
Vapura bindiğinde aklına torununa verdiği söz geldi: "Ispanaklı börek yapacağım," demişti. Sonra omuz silkti, dedesi yanındadır, pizza söylerler, diye düşündü. İçindeki sıkıntıyı yatıştırmaya çalışarak martıların çığlıklarını dinledi, denizin kokusunu derin derin içine çekti.
Gişeden geçip müzenin bahçesine vardığında huzuru iliklerine kadar hissetti. Geçmişin izleriyle dolu bu bahçe ona hep güven verirdi. Demli çayını alıp, her zamanki yerine geçti. Duldasında durduğu bu çınar ağacını seviyordu. Onun gölgesine sığınmak, yüzyıllar öncesine dair hayaller kurmak bir tür kaçıştı. Yudumladığı çayın keyfini çıkartırken, garson yan masada oturan genç çiftin yanına geldi. Kadının gözleri kapalıydı, erkeğin ise arkası dönüktü. Bu yüzden kafa hizalarına kadar eğilmiş olan bu adamı fark edemediler. Garson mahcup, biraz da isteksiz bir şekilde çifti uyardı. Öpüşmeyi bırakan gençler kısa bir afallamadan sonra kalkıp gittiler. Bir an kasanın başındaki adamla göz göze geldi. Yargı dolu, öfkeyle kısılmış gözler ona dikilmişti. İçinde bir sıkıntı kabardı; bu bakışları çok iyi tanıyordu. Güzel olan her şeye düşman, sevgisizliğin o ağır izlerini taşıyan bir yüz… Çayından bir yudum daha aldı, keyfi kaçmıştı. Ayağa kalktı, adama doğru yürümeye başladı. Kafasında neler söyleyeceğini tasarladı. Adama yaklaştı, durmadı ve yürümeye devam etti. Birkaç adım sonra merdivenlerin önündeydi. Basamakların iki yanında duran bazalt aslan heykellerini sanki ilk defa görüyormuş gibi baktı. Derin bir nefes aldı ve kasadaki adama karşı hissettiklerini ardında bırakarak merdivenlerden çıktı. Girişteki görevli baş ve işaret parmağıyla telefonun ekranında büyüttüğü bir şeye dikkatlice bakıyordu. Selam verdi ama görevli kadın duymadı. Müzede daha önceki yıllarda çalışan diğer görevlileri düşündü. Hepsiyle arası çok iyiydi. Kapıdan girdiğinde yanına kadar gelip ayaküstü de olsa hoşbeş ederlerdi. Onu huzursuz eden şey fark edilmemek değildi. Bir müze görevlisinin her an her saniye dikkatli olması gerektiğini düşünüyordu. Gözlerini dört açıp, etrafı kolaçan etmeli. Kimsenin eserlere dokunmadığından emin olmalılardı. Söylene söylene ilerledi. Mısır medeniyetine ait eserlerin sergilendiği alanda durdu. Üzerinde sembollerin yer aldığı ahşap lahdin içine bakıyordu. Kafatası açıkta kalmış bu mumyanın yanına uğramadan geçmezdi. Bir zamanlar içerisinde gözlerinin olduğu bu iki derin boşluğa bakmak onu hem ürpertiyor hem de ona garip bir haz veriyordu. Kendince selamlayıp devam etti. Adımları mekanikleşmiş gibiydi; önce sağa sonra sola döndü. Yerini ezbere bildiği camekânın önünde durdu.
Bu bölüme verilmiş olan ismi sevmiyordu. "İlginç Konulu Çivi Yazılı Belgeler." Evlilik kontratının, atasözleri kitabının ya da ev satın alma ile ilgili yasal bir belgenin neresi ilginç diye düşündü. O dönemde yaşamış insanlar için gayet sıradan şeylerdi. Ona göre sıradan olamayan tek bir şey vardı.
"En Eski Aşk Şiiri." Pişmiş toprak üzerine yazılı dikdörtgen şeklindeki bu eski tablet onun için çok anlamlıydı. Evinin duvarında bu şiirin hem Türkçesi hem de çivi yazısı ile yazılmış hali asılıydı. İmitasyon olarak yapılmış objeleri ise evin çeşitli yerlerindeydi. Dahası kolye, yüzük, anahtarlık olarak da kullanıyordu. Tüm bunlara rağmen ona olan tutkusu her geçen gün artıyor ve taklitleri ona yeterli gelmiyordu. İşte böyle anlarda soluğu burada alıyor, dakikalarca önünde durup ona bakıyordu. Yaklaşık on dakika boyunca onu izlemeye devam etti. Sonra sağ üst köşede duran heykel kafasına doğru uzandı. İki eliyle tuttu. Bir adım geriye gidip olanca gücüyle cama doğru kafayı fırlattı. Müzenin koridorlarında yankılanan bu sese ilk önce çevredeki birkaç ziyaretçi koştu, sonra da görevli. Kimse ne olduğuna anlam veremeden şaşkın bakışlarla camın önünde yere çökmüş bu kadına bakıyordu. Heykelin kafasına ait parçalar dört bir yana dağılmıştı. Görevli şaşkınlığını üzerinden atınca kadına doğru bir hamle yaptı. İki elini bileklerinden kavrayıp arkasında birleştirdi. Kadını ayağa kaldırırken bir yandan da yetkililere durumu anons ediyordu. Kısa bir süre sonra polisler ve müze yetkilisi gelmişti. Kadın onları görünce. "Yanlış bir şey yapmadım. Ben Inanna'yım. Bu tablet benim çünkü bunu ben yazdım," dedi.
Tülay Özcan




Yorumlar