top of page

Öykü- Ümit Ahmet Duman- Havayolu Hikâyeleri

Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
İshakEdebiyat
59 dakika önce
5 dakikada okunur

Yıllardır yöneticiliğini yaptığı holdingin ülkenin farklı coğrafyalarındaki fabrikalarını önceleri otobüslerle, özel aracıyla kat ederken son yıllarda, tam da emekliliğine on on beş yıl kala hayatımızı kolaylaştıran hava yolları şirketleriyle hızlı, etkin, rahat, zamandan tasarruf etmenin huzuruyla yapmaktaydı. Holdingin ürünlerinin müşteri şikâyetleri ile kusurlu ve ayıplı olduğu kesinleştiğinde değişimlerini ikiletmeden yapmayı yönetici sorumluluğu saymaktaydı. İlk olayını neredeyse son uçak seyahatlerinde birinde yaşadı. Valizi kaybolmuştu ve içindekiler için tazminatlarla yeni bir valiz armağan edilmişti. O da benzeri tepki verirdi müşteri mağduriyetlerine.

Yolcu trafiğinin artışı mı, kalifiye eleman eksikliği mi, nedir bilmediği olaylar nedeniyle son yıllarda kendisinin ve çevresinin valiz kazaları artmış her bir olaydan sonra yeni bir valizle ödüllendirilmişti. Emeklilik sonrası onun için vazgeçemediği bir oyun haline gelen bu durum, emeklilik öncesi rutininde gezmesine ve her bir gezisinden yeni bir bavulla dönmesine neden oluyordu.

Bu duruma üç dört ay dayanabilen karısı en sonunda havaalanı müşteri ilişkileri bölümünü arayıp verdi veriştirdi. “Bu adama bavul falan vermeyin, ev doldu taştı bavulla. Bu adam hasta anlıyor musunuz sadece sizden değil tüm uçuş yaptığı havayollarından, yok tekeri koptu, yok çizildi, yok kayboldu, diyerek aldığı yeni bavullarla evi bavul mezarlığına döndürdü. Yalvarırım bu adama uçuş kartı bileti neyin varsa hiçbir şey vermeyin, havaalanına adını bildirin alana almasınlar, uçuş muçuş yasaklansın, bıktım artık, bir valiz daha gelirse eve, evdeki bütün valizleri bir tıra atacağım ve sizin en işlek kontuarınızda cayır cayır yakacağım. İsterseniz mahalleye sorun bana deli Hatice derler bugüne kadar dediğim dedik öttüğüm düdüktür. Namım sadece mahallede bilinse iyidir, şehirde memlekette hatta hatta komşu ülkelerde dahi namım hayli yürümüştür. Attırmayın kafamı ramazan ramazan tamamen, zaten açlıktan ne dediğimi bilmiyorum. Anlaşıldı mı dediklerim, bu benden deli adama sınırlarınızı sonsuza dek kapatın.”

***

“Beyler beyler kendinize gelin o benim pamuğumdu, o benim her şeyimdi onunla siz nereden bileceksiniz biz el ele, göz göze tam tamına yirmi yılımızı geçirdik. Ah pamuğun pamukçuğum ne de güzel oynardı benle, o partilerini atışı, o göğsümde gürül gürül guruldamaları ile sinirimi stresimi alır Kaf dağının ardına taşırdı.

Onunla maneviyatımı yaralıyorsunuz böyle karşıma geçmiş şu cılız kediyi onun yerine veriyorsunuz. Marifet gibi bir de o ölüydü bu canlı daha iyi diyorsunuz. Sizde hiç utanma arlanma yok mu? Siz hiç annenizi morga teslim etseniz ertesi gün cenazesini almaya gittiğinizde annenizin cesedini kaybettik onun yerine su çaycı Müberra’yı versek hem daha yaşı da var uzun yıllar annelik yapar size deseler ne dersiniz ne hissedersiniz. Bu aynı şey değil mi? Nasıl aynı şey değil. Ha benim Pamuğum ha senin Tekir’in, öyle mi öyle kolay mı yani? Kedim, canım pamuğum ben onsuz ne yaparım ne ederim. Tek isteğim bir mezarı olsun, hafta da ayda bir gidip toprağına suyunu dökeyim, biraz da içimi dökeyim, mahalledeki arkadaşlarını, evdeki sessizliği paylaşayım istiyorum mezarı başında. Bunu bana çok mu görüyorsunuz, bana deli gözüyle mi bakıyorsunuz, Allah bana da size de sabırlar versin. Ben Pamuğumu istiyorum, onsuz şuradan şuraya gitmem bilesiniz. Ne yapayım bu cılız kendinden geçmiş tekirinizle.”

***

“Ayakkabıcı Mehmet Efendi, ömrünün son kırk yılını, İstanbul'un dar bir sokağında, deri kokulu bir dükkânda geçirmişti. Müşterilerinin ayaklarını dinler, onlara sadece ayakkabı değil, aynı zamanda rahatlık, güven ve şıklık sunardı. Onun için her bir ayakkabı, sahibiyle birleşecek bir sanat eseriydi.

Mehmet Efendi, uzun yıllar sonra ilk kez yurt dışına çıkacak, torununun düğünü için Almanya'ya gidecekti. En sevdiği ve en çok emek verdiği, kendisi için özel diktiği bir çift bordo renkli deri çizmeyi yanına almıştı. Bu çizmeler, düğün töreninde giyeceği, onu en iyi temsil eden parçaydı.

Ne yazık ki, Frankfurt'a indiğinde valizi kayboldu. İçindeki her şeyden vazgeçebilirdi, ama o bordo çizmelerden asla. O çizmeler, sadece bir çift ayakkabı değil, onca yıllık emeği, anıları ve torununa olan sevgisinin somut bir sembolüydü. Tazminat tekliflerini, yeni bir valiz armağanını reddetti. Havaalanı müşteri hizmetleri masasında, omuzları düşmüş bir halde durdu ve tek bir şey istedi: Bana çizmelerimi getirin. Lütfen.

Mehmet Efendi'nin bu kararlı duruşu ve hikâyesi, havalimanında bir efsaneye dönüştü. Müşteri hizmetleri çalışanları, günlerce her giden valizin içini kontrol etti, yüzlerce depoyu aradı. Sonunda, o bordo çizmelerin yanlışlıkla Afrika'ya giden bir uçuşa yüklendiği ortaya çıktı. Mehmet Efendi, o anlık bir sevinçle doldu. Ama yine de, Ben onlarsız dönmem, diyerek, o günden sonra her gün havalimanına geldi. Onun hikâyesi, bir ayakkabıdan daha fazlasını kaybedebileceğimizi hatırlatıyordu.”

                                                                                 ***

“Ayşe teyze, seksen yaşındaydı ve hayatını İstanbul'da, deniz kokusunun hiç eksik olmadığı bir mahallede geçirmişti. Kocası Ali amca ile birlikte ömür boyu hayalini kurdukları Paris gezisini bir türlü gerçekleştirememişlerdi. Hep bir bahane çıkmıştı: çocukların okul masrafları, ev tadilatı, emeklilik birikimi… Ali amca vefat edince, Ayşe Teyze’nin bu hayali, ulaşılmaz bir yasa dönüşmüştü.

Bir gün torunu, Ayşe teyzeye sürpriz yaptı ve Paris'e, Eyfel Kulesi'ni görmeye bilet aldı. Ayşe teyze, valizine Ali amcanın en sevdiği ceketi, bir de gençlik fotoğraflarını koydu. Bu yolculuk, aslında Ali amca ile birlikte yapacağı, onunla vedalaşacağı son bir tur olacaktı.

Uçak, Paris'e indiğinde valizi gelmedi. İlk başta paniklemedi. Olsun, gelir elbet, dedi içinden. Ama bavul bir türlü bulunamadı. Müşteri hizmetleri yetkilileri, ona tazminat ve yeni bir valiz teklif etti. Ayşe teyze, yüzünde donuk bir ifadeyle reddetti. "Para neye yarar ki?" diye sordu, "benim Ali'm o valizdeydi." Müşteri hizmetleri görevlisi şaşkınlıkla "Hanımefendi, ne diyorsunuz?" dedi. Ayşe teyze, valizin içindeki ceketi, fotoğrafları ve o anıların onun için taşıdığı değeri anlattı. "Siz benim hatıramı kaybettiniz," dedi.

Şirket yetkilileri, bu hikâyeden o kadar etkilendi ki, sadece valizi aramakla kalmadılar, bir ekip kurup Ayşe teyzenin izini sürdüler. Onu Paris'te bir kafede, pencereden Eyfel Kulesi'ne bakarken buldular. Yanında bir valiz getirdiler. Ayşe teyzenin eski valizine benzer, ancak yeni bir valizdi. İçinde ise, Ali amcanın ceketinin aynısı, eski fotoğrafların birebir kopyası ve hatta Ayşe teyzenin kaybettiği küçük bir Ali amca figürü vardı. Şirket yetkilileri, "Sizin hatıranız bizim için bir valizden daha değerli," dedi, "Siz de bizim için bir müşteriden daha değerlisiniz." Ayşe teyze, sonunda Paris'e gelmişti ama asıl yolculuğu, kalbindeki anılarla birlikte, çoktan başlamıştı.”

                                                                                   ***

“Pilot Volkan, on yıllık kariyeri boyunca sayısız uçuş gerçekleştirmiş, hiçbir zaman olağan dışı bir durumla karşılaşmamıştı. Ta ki o geceye kadar. Kış mevsimiydi, fırtına nedeniyle uçuşlar iptal edilmişti. Volkan, tek başına boş bir kokpitte oturmuş, yağmurun sesini dinliyordu. Aniden, telsizden cızırtılı bir ses geldi. "Uçuş 404, kontrol kulesi..."

Volkan şaşkınlıkla telsizi eline aldı. "Burada 404 numaralı bir uçuş yok," dedi, "Tüm uçuşlar iptal edildi." Ses, fısıltı gibi devam etti. "Biz buradayız. Sisli bir gecede, rotamızdan saptık. Yardımınıza ihtiyacımız var." Volkan, bunun bir şaka olduğunu düşündü ama sesin acizliği ve çaresizliği, içindeki profesyonel dürtüyü harekete geçirdi. Telsizdeki ses, "Kaptan, havaalanının ışıklarını göremiyoruz. Neredeyiz?" diye fısıldadı.

Volkan, tüm sistemleri kontrol etti. Cihazlar, bir uçak sinyali göstermiyordu. Ama telsizdeki ses gerçekti. Volkan, telsize geri döndü. "Bana koordinatlarınızı verin," dedi, "sizi bulacağız."

Ses, koordinatları verdi. Volkan, o koordinatların, yıllar önce kaybolan ve enkazına hiçbir zaman ulaşılamayan bir uçağın son bilinen konumu olduğunu fark etti. Telsizdeki ses, o kazadan kurtulan tek kişinin, pilotun ruhuydu. O gece, fırtına, ölen pilotun ruhunun son bir yardım çağrısı yapmasını sağlamıştı.

Volkan, o gece sabaha kadar hayalet uçakla konuştu, ona yol gösterdi. Ruhun huzur bulması için, ona kaybolan rotanın artık önemli olmadığını, ailesinin onu beklediğini söyledi. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, telsizdeki ses kesildi. Volkan, ne yaşadığından emin değildi. Ama o günden sonra, her uçuşa çıktığında, kokpitte yalnız olmadığını biliyordu. Kayıp pilotun ruhu, artık huzura ermiş, ama hatırası, o geceki telsiz konuşmasında yankılanıyordu.”


Ümit Ahmet Duman

Yorumlar


bottom of page