Öykü- Ümit Taşlıcalı- Çay Bardağındaki Öpücük

Gecenin ortasında sıçrayarak uyandı. Vücudu ter içinde kalmış, yastığı sırılsıklam olmuştu. Son zamanlarda uykusunu kaçıran sıçramaların sayısı artmaya başlamıştı. Her uyandığında kalbi küt küt atıyor, alnından sızan terler, şakaklarından boynuna süzülüyordu. Durumu gazetedeki arkadaşı Şükrü’ye bir defa bahsedecek olmuş ama ardı arkası kesilmeyen doktor tavsiyelerinden sonra bir daha bahsetmemeye yemin etmişti.
Yatağındaki diğer yastığı sırtına koyarak doğruldu. Gece lambasının anahtarına dokundu ve şah damarında hissettiği nabzının normale dönmesini bekledi. Bir yandan uykusunu sürekli giyotin gibi bölen bu sıçramaların nedenini düşünüyor, diğer yandan bir gürültüye uyanmış olabileceği ihtimaliyle sessizliğe kulak veriyordu. Duvar saatinin tıkırtısı, buzdolabının uğultusu ve ışığı penceresine vuran sokak lambasının cızırtısı dışında başka ses yoktu. Evinin bu sessizliğine alışalı yıllar olmuştu.
Yeniden uyuyamayacağını anladı. Her zamanki gibi uykusu bir kere dağıldı mı, bir daha gözlerine uğramazdı. Gözlüğünü takarak ayağa kalktı. Kıyafet dolabından temiz bir atlet alarak ıslanan atletini değiştirdi. Teri biraz daha üstünde soğursa gerçekten doktorluk olabilirdi. Salona gidip lambaderi yaktı. Loş ışık gözlerini yanıltmıyorsa, saat beşe gelmek üzereydi. Ceviz rengi çalışma masasına geçerek, çekmecesini dolduran kağıtlar içerisinden yarına yetiştirmesi gereken köşe yazısını aradı. Sağ üst köşesine “15 Kasım 1996” tarihini iliştirdiği kâğıdı buldu. Üzerini çizdiği kelimeleri parmak uçları ile takip ederek, anlam akışını bozan yerleri düzeltmeye başladı. Yazdıklarını mırıldanarak içinden tekrar ediyor, kulağını tırmalayan yerlerin altını tekrar çiziyordu. Boğazının kuruduğunu hissetti. Bir süre daha okumak istese de boğazındaki kuruluk yerini öksürüğe bıraktı. Su almak için yerinden kalkarken, birden kapı çaldı. Olduğu yere mıh gibi çakıldı kaldı. İçini bir ürperti sardı. Gecenin bu saatinde bu da neyin nesiydi? Geleni gideni olmazdı. Hele bu saatte hiç olmazdı. Bir süre bekledi ve yanlış duyduğunu düşünerek mutfağa gitti. Mutfak dolabındaki bardağa tam uzanacaktı ki kapı tekrar çaldı. Bardağı sessizce tezgâha bırakarak, parmak uçlarında kapıya doğru yürümeye başladı.
Az önce normale dönen nabzı yine vites arttırmıştı. Eli ayağına dolaşmış şekilde, kafasından ışık hızında sayısız soru geçiyordu. Kapıdaki kimdi? Bir yabancı, sarhoş ya da kimsesiz biri… Hayır, hiçbiri olamazdı. Dördüncü katta oturuyordu, öyle bir şey olsa, ilk kattaki Hikmet Bey’i rahatsız ederdi. Kapıya iyice yanaştı. Kulağını kapıya yavaşça yaslayarak bir süre dinledi. Gelen her kimse, ona dair ufak bir ipucu arıyordu. Sessizlikten başka bir şey duyulmuyordu. Koridorun ışığını yaktı. Yarım bir öksürükle boğazını temizleyerek, belli belirsiz “Kim o?” diye seslendi. Yüreği ağzında cevabı bekledi. Cevap yoktu. Birkaç saniye sonra, bu sefer daha tok bir sesle “Kim o?” diye sorusunu yineledi. Yine ses gelmeyince kapıyı hafifçe araladı. Karanlıktan başka bir şey görünmüyordu. Korkusunun boşa çıkmasından aldığı cesaretle kapıyı ardına kadar açıp merdivene göz attı. Yine kimse yoktu. Sesi merdiven boşluğunda son defa “Kim o?” diye yankılandı. Ne ayak sesi ne de nefes sesi duyuluyordu. Belli ki aklı kendisiyle oyun oynuyordu. “Hay Allah, Şükrü’nün sözünü dinlese miydim acaba?” diye söylenerek kapıyı kapattı. Birden, kırk yaşına gelmiş bir adamın bir kapı sesinden bu kadar korkmasının mahcubiyetini yaşamaya başladı. Önce utancından, sonra sinirinden yanakları kızarmıştı. Lavaboya gidip elini yüzünü yıkadı. Aynaya bakarak “Şu ağaran sakalından utan Vefa, e mi?” diyerek acizliğine yakındı.
Tekrar salona dönüp masasına oturunca birden irkilerek ayağa fırladı. Buz kesen bedeni geriye doğru sarsıldı. Dengesini birkaç adımda zor toparlayabildi. Masasında su dolu bardak duruyordu. Evet; az önce susamış, mutfağa da zaten bu yüzden gitmişti. Ardından kapı çalmış, bardağı tezgâha bırakmıştı. Sonra lavaboya uğrayıp elini yüzünü yıkamış, salona dönmüştü. Kafasında olanı biteni silsile yoluyla tekrar tekrar canlandırdı. Senaryo hiç değişmiyordu. Emin olmak için hemen mutfağa koştu, tezgâhta bardak yoktu. Hızlı adımlarla yeniden salona döndü. Bardağı buraya kendisi getirmemiş, içine su koymamıştı. Hafızasını sürekli yokluyor ama hiçbirinden mantıklı bir açıklamayla çıkamıyordu; Allah’ım sen aklıma mukayyet ol. Bu aralar çok yorulmuş, yazı işlerinden kafasını kaldıramamıştı. Öyle ki uykusunun içinde bile harfler uçuşuyor, kelimeler kendine ait olan cümleyi arıyordu.
Anlamsız geçen saatlerin ardından pardösüsünü üzerine geçirip evden çıktı. Dalgınlıkla merdivenleri nasıl indiğini anlayamadan yola koyuldu. Aklı hala olup bitenlere cevap arıyordu. Bir yandan olanları büyütmeye gerek görmüyor, Unutmuşumdur canım, diyerek geçiştirmeye çalışıyordu. Diğer yandan kendisini kandıramayacağına inanıyor, Hafıza kaybı mı yaşıyorum acaba, diye sorguluyordu. Kesinlikle iyi değildi. Yorgunluk zihnini bulandırmaya başlamıştı. Kararını vermişti; bugün işlerini erkenden bitirip eve gelecek, bir güzel uyku çekecekti. Sonra nasılsa her şey normale dönerdi.
Gün ortasında eve gelmek hiç adeti değildi. İşi erken bitse bile, biraz deniz kokusu almaya sahile iner, belki çarşıda birkaç sahaf gezer, hava kararmaya yakın eve dönerdi. Zaten midesi akşam yemeğini unutalı yıllar olmuştu. Dolapta ne varsa ayak üstü atıştırır, sonra bir demlik çay eşliğinde, masasındaki kağıtların arasında saatlerce kaybolurdu. O gün hiçbir yere uğramak istemedi. Ne deniz ne de kitap kokusu iyi gelecekti. Sadece eve varmak ve derin bir uykuya dalarak zihninin saçmalıklarına son vermek istiyordu. Sabah yokuş aşağı sallandığı yolu, şimdi ağır adımlarla dalgın dalgın tırmanıyordu. Eve yaklaşıp başını kaldırdığında birden kafasında şimşekler çaktı. Evinin perdesi aralanmış duruyordu. Telaşla adımlarını hızlandırırken, sabah çıkmadan perdeye dokunup dokunmadığını hatırlamaya çalıştı. Hayır; değil sabah, günlerdir o perdeye dokunmamıştı. Önce eve yalnız girmek istemedi. Şükrü’yü mü arasam, diye geçirdi içinden. Belli ki evde biri vardı. Hırsız olabilir miydi? Hangi hırsız girdiği evin perdelerini açardı? Yine sabahki gibi saçma bir ihtimali düşünmenin yersizliğine kızdı. Ardından aynı mahcubiyeti hissedip arkadaşını aramaktan vazgeçti. Daha fazla rezilliğe gerek yoktu. Peki, evdeki hırsız değilse kimdi?
Kapının kilidini yavaşça çevirdi. Kalbi öyle çarpıyordu ki; adeta içeriye bedeninden önce girdi. Etrafa göz gezdirerek kapıyı usulca kapattı. Önce koridora, ardından salona, sonra mutfağa göz attı. Her şey olması gerektiği gibiydi. İçeride alışık olmasa da tanıdık, ferah bir koku vardı. Rüzgârın etkisiyle pervaza ritimle çarpan pencerenin açık olduğunu anladı. Demek ki sadece perdeler değil, pencere de açılmıştı. Salona girip perdeyle uzun uzun bakıştı. Pencerenin kulpunu inceledi. En ufak bir ize rastlamadı. Herhalde tam tutturamadım, rüzgâr da sert esince açıldı tabii, diye düşündü. Perdenin muntazam duruşu, rüzgârın bir suçu olmadığını gösterir gibiydi ama o yine de sakarlığına inanmak istedi. Çünkü uğultularla dolu beynini daha fazla sorgu ve düşünce ile yormak istemiyor, bir an evvel dinlenmek istiyordu.
Yatak odasına adım attığında tekrar şoke oldu. Gece yarısı terk ettiği yatağın dağınıklığı düzelmiş, dikleştirip sırtına dayadığı yastık ise nevresimin altında yan yatıyordu. Bedeninden kanının çekildiğini hissetti. Yaşadığı şeyin tıptaki adı her neyse, teslim olmaya hazırdı. Nasılsa, aklına gece üzerinden çıkardığı terli atleti geldi. Ortalıkta görünmüyordu. Kıyafet dolabını açtı. Her şey hiç olmadığı kadar derli topluydu ama atlet yerinde yoktu. Yatağın altına, komodinin arkasına, her yere baktı. Dayanılacak gibi değildi. Çıldırmak üzereydi. Titreyen adımlarla banyoya gitti, aynada kendini ilk defa bu kadar dermansız gördü. Yüzü kireç gibiydi. Üstündekileri bir çırpıda çıkarıp, mecali tükenmiş bedenini suyun altına bıraktı. Banyoda ne kadar süre geçirdiğini bilmiyordu. Parmak uçları buruşmaya başlamıştı. Yaşadığı her şeyin banyo giderinden döne döne akıp giden suyla kaybolmasını ümit ediyordu. Ne vakit sonra çıkıp kurulandı. Üzerinden çıkardığı kıyafetleri toplayıp kirli sepetine atarken, gözüne çarpan terli atletini görmezden geldi. Artık sormuyor, düşünmüyordu. O atlet o sepete nasıl girdiyse girmişti. Uyumak istiyordu, sadece uyumak...
Üst kattan gelen elektrikli süpürgenin sesiyle gözlerini hafifçe araladı. Homurdanarak yastığı kulağının üstüne koyup uykusuna devam etmek istedi. Birden yastıkta aşina bir koku hissetti. Yastığı burnuna bastırıp kokuyu ciğerinin en derinine çekti. Yıllardır ara ara duyularını yoklayan o kokuydu bu. Gözleri doldu ancak süpürgenin sinek vızıltısını andıran sesi duygulanmasına müsaade etmiyor, kafasının içinde yankılanmaya devam ediyordu. “Ah Züleyha abla, ah!” diye söylenerek yataktan kalktı. Elini yüzünü yıkamak için banyonun kapısını açtığında içerideki buhar kokusu burnuna çarptı. Buğulanan aynaya baktı. Banyo dünden beri böyle duruyor olamazdı. Sonra bir ses duydu. Mutfaktan geliyordu. Mutfağa adım attığında ocakta kaynayan çaydanlığı gördü. Ortada duran masa ne vakittir kullanmadığı porselen takımları ile donatılmış, kahvaltı için hazırdı. Masada iki çay bardağı duruyordu. Birisi boş, diğeri yarıya kadar çay doluydu.
Yaslandığı kapının kenarına çöktü kaldı. Duyusal algıları artık tamamen tıkanmıştı. Ne yaparsa yapsın, kaçınılmaz bir gerçek peşini bırakmıyordu; evde bir misafir vardı. Ruhu artık beyaz bayrak sallıyor, bedeni ise ne yapacağını bilmez halde, kesin bir yenilgi ile kaynayan çaydanlığa doğru ağır ağır yürüyordu. Ellerini ocağa yaslayarak, uzun süre öylece durdu. Sonra yüksek sesle “Kimsin sen?” diye bağırdı. Öyle bir bağırıştı ki duvardaki saat bile adeta tıkırtısını kesti. Mutfağın soğuk duvarlarına çarpan o iki kelime, Vefa’nın kulaklarında yankılanmaya devam ediyordu. Derin bir sessizliğin ardından doğruldu, masaya oturdu. Tek tek bütün tabaklara göz gezdirdi. Masanın baklava dilimli örtüsüne kadar inceleyen bakışları, henüz dumanını yitirmemiş yarım çay bardağında çakılı kaldı.
Bardağa usulca uzandı. Sıcaklığını avucunda hissederken, kenarındaki kiraz renk ruj izini gördü. Birden yüzüne acı bir tebessüm yerleşti. Az önce sorduğu sorunun cevabını bulmuştu. Kapının çalmasıyla başlayan tüm gariplikleri hafızasında sıraladı. Masasındaki su bardağı, uçuşan perdeler, terli atlet, yastıktaki koku, banyodaki buğu ve avucundaki çay bardağı... Artık şüphe yoktu. Hepsi O’na aitti. Onsuz geçen üç yılın ardından, onu ne kadar özlediğini en derininde hissetti. Kahkaha dolu son yolculukları aklından çıkmıyor, o gün bütün gülücükleri bir tırın dorsesinin altında bırakmanın acısını, bugün masanın başında aynı tazelikle tekrar yaşıyordu. Gözlerine dolan nemli yükü, kirpikleri daha fazla kaldıramadı. Gözyaşları boncuk olup yanaklarından süzülürken, bardağı dudaklarına yaklaştırdı. Gözlerini kapattı, derin bir nefesle, onun dudaklarının değdiği yere, hasret dolu bir öpücük kondurdu.
O an duvardaki saat yeniden tıkırdamaya başladı. Sokaktaki korna gürültüsüne, üst balkonda silkilen halının tok sesi eşlik ediyordu. Birden her şey normale dönmüştü. Vefa, mutfakta kendisine ayrılan boş bardağa çayını doldururken, salonun köşesindeki camekanda yaldızlı bir çerçeve içerisinde, karısı gülümsüyordu.
Ümit Taşlıcalı




sevgi ve özlemin paranormal ile müthiş bir anlatımı olmuş. kutlarım