Öykü- Mehmet Oral- İkinin Boynu Bükük

Kentin arka sokaklarında, beş katlı ama balkonsuz, penceresi dar sokağa bakan bir binanın dördüncü katındaydı evimiz. Koşullar bizi bu eski, küçük daireyi kiralamaya mecbur bırakmıştı. Pimpirikli ev sahibimiz çekilecek gibi değildi üstelik. Fakültenin gözdesi Derin, yakın arkadaşı Ezgi’yi de alıp evimize gelecekti. Bugün belki de Derin ile adı konmamış bir yakınlaşmanın ürkekliğini üstümüzden atacaktık. Sevdiği kızı en güzel şekilde ağırlamayı kim istemez? Ama hâlimiz içler acısı!
“Bak, eve çekidüzen vermeme yardım et, yoksa Ezgi’yi ilk ve son görüşün olur!” Bu uyarı Ergün’ün miskinliğine karşı kullanabileceğim tek kozdu. Ergün, odaları hararetle süpürüp temizlemeye koyuldu. Nereyi yamayacağımızı bilmeden köşe bucak kolaçan ediyorduk. Eski kanepelerimizin çaresizliğini çarşaflar gizledi, kırık ayağını tahta parçası. Yerde yemek yediğimizden ev sahibinin damdaki eski masa ve sandalyelerine dadandık. Arakladığımız masayı kilerin beyaz perdesiyle örtmek geldi aklımıza. Damda fesleğen ekilmiş paslı teneke kutularını eve taşıdık. Defter ciltleriyle kapladık. Ergün son rötuşları atmışçasına mutfak tezgâhına son kez baktı. Karşıma dikildi. Yüzündeki tebessüm, çabamızın tatminkâr sonucunu müjdeliyordu.
“Hesap kabardı,” dedi Ergün. Ben odamda fesleğen kutularını ciltlerken mahalle bakkalına veresiye yazdırarak kahvaltılıkları alıp gelmiş meğerse. Eski buzdolabımız dolu görünsün diye ön kısımlarına aldıklarını, arkasına ise kap kacak ne bulduysa doldurmuş. Ben bu buzdolabını bildim bileli böyle bolluk bereket görmemişti.
Ergün evi tütün kolonyasına boğdu. Odasında, bakkalların kullandığı delikli, demirden gri raflara güzelce dizdi kitaplarını. Raflardaki toz katmanı dışında odası derli toplu görünüyordu. Ben de odamın kapıya bakan duvarına, özenle sakladığım Ahmet Arif, Edip Cansever, Cemal Süreya’nın posterlerini yapıştırdım.
Ergün, mumları mutfak tezgâhının köşesine bıraktı. “Bence gitmelisin artık. Unutma! Kızları lafa tut ki çevreyi fazla incelemesinler.” Kol saatine bakıyordu bunu söylerken. Nereden aklına geldiyse sefilliğini görünüşüyle, kokusuyla ele veren semtimizi laf kalabalığıyla bastırmak... Yerimden fırladığım gibi sokakta buldum kendimi. Oradan caddeye açılan dar sokağı geçip durağa vardım. Durakta her duran minibüsle ayağa kalkıyor, açılan kapıda Derin’i göremediğimde ümitsizce yerime oturuyordum. Yerdeki izmarit sayısından bile anlaşılabilirdi ruh hâlim.
Gökyüzü kararmaya yüz tutmuş; rüzgâr, ağaç yapraklarıyla senfonisine başlamıştı. Başım önüme düşmüştü ki omzuma bir el dokundu. Başımı kaldırdım. Derin karşımda. “Kusura bakma, çok mu beklettik?” dedi. “Yok, yook!” dedim, yerimden doğrularak. “Olur mu hiç kusur, kusur olmaz, yok...” Afallamıştım. Gülümsediler. Derin’le Ezgi neden geciktiklerini anlatırken eve varmıştık bile. Ergün ağzı kulaklarında kapıyı açtı. İçeri buyur etti kızları. Mutfağa geçtik. Masanın etrafında karşılıklı oturduk. Derin, bebek sarısı saçları, beyaz teninden daha beyaz elbisesiyle perileri andırıyordu. Kızlar ellerini yıkayıp geldiler. O esnada kapı çaldı. “Pizzalar geldi,” diye atıldı Ergün. Buralara pizzacı gelmezdi ya; bizim bakkalın çırağına motosikletiyle alıp getirmesini söylemiştik.
Her yanı tuzaklarla dolu, bizce kusurlu görüntüleri kızlar görmesin diye örtbas ediyorduk. Sandalyeler ahşap kahvehane sandalyeleriydi. Gıcırdıyordu. Bu sesleri bastırmak için yüksek sesle konuşup gülerek dikkat dağıttık biz de. Buzdolabının paslı yerlerini magnetlerle gizlemiştik. Dolap kapağını temkinli açıp kapatmamızın nedeni buydu. Paslı yerlere tutunamaz da düşerler diye az bakışmadık Ergün’le. Pizzaların iştahla yenmesi mutlu etti bizi. Birkaç saat sonra biraları masaya dizdim. Herkesin eli yakınındaki şişeye uzandı. İçiyorduk. “Şişeden içmek de bir başka oluyor.” diyorduk. Bira bardağımız yoktu oysa.
Çürümüş ahşap pencereleri şeffaf muşambalarla kaplarken Ergün’le sözleşmiştik. Sigara içilse bile o perde açılmayacaktı. Bu yüzden kızlar, “Duman altı olduk.” dese de “Onlar özgürlük bulutları.” deyip Ergün’le basıyorduk kahkahayı.
Ergün’ü en son ayakta, elinde kibritle görmüştüm. “Neredesin Ergün?” dememe kalmadan tepemizdeki ampul söndü. Mutfak tezgâhında sıralanmış mumların ışığıyla usul usul belirdi gölgeler. Loş ışık, Derin’in şımarık, hoppa hâlini yüzünden yıkamıştı. Onu, hayalimdeki gibi görüyordum şimdi.
Ergün’le Ezgi sohbete başladılar. Ben de Derin’e üniversite bittikten sonra bizi işsizliğin beklediğini anlatıyordum. Sohbet koyulaştıkça duygularımızın dile geleceği mecraya sürükleniyorduk. Saat on civarları. Derin’i odamı gösterme bahanesiyle mutfaktan çıkardım. Odamda ayakta bekliyoruz. Posterlerin arasında ilgi bekleyen bir kâğıt asılıydı. Kâğıttaki şiir, yazıldığı kişiye kavuşmuştu sonunda. Derin elindeki şişeden büyük bir yudum aldı. Şiirin tamamını okudu. Tam zamanıydı! Utana sıkıla sordum: “Ne anladın?” Gözlerime baktı. “Aşk, insana bahşedilmiş en güzel şey.” dedi. “Beni sevdiğini anladım.” Bir süre sessizce ayakta bekledik. Derin’in gözleri, ağzı ihtirasla dolup taşmıştı sanki. Hükmeder gibi cüretkâr, dudaklarımı dudaklarıyla mühürledi. Dudaklarımdan içime yayılan haz, ruhumu nirvanaya taşıdı. Saçlarımda parmakları mı dolaştı? Anlamadım. Dudağım uyuşmuştu. Dişlerimle ısırsam da hissetmiyordum. İlk kez yaşadığım bu muhteşem temas, tüm bedenimi sararken kulaklarımda sıcaklık bıraktı. Yüzüme şapşal bir ifade oturdu. Derin’e dalıp gitmiştim. Zil sesiyle kendime geldim. Ergün, “Eyvah, mahvolduk!” deyip duruyordu. Kapıya yöneldim. Ev sahibi Abdullah Amca’nın yıkıcı bir yumruğa benzeyen sesini işittim. “Kapıyı açın, benim ben!” Bu şok beni kendime getirmeye yetti. “İşte şimdi şapa oturduk!” dedi Ergün. Koluma yapıştı. Yüzümü ikinci bir alev dalgası sardı. Kızlar holde, “Neler oluyor?” der gibi kollarını iki yana açmıştı. Kızlara odamda oturmalarını tembihledim. Açtım kapıyı sakince. “Bir şey mi oldu Abdullah Amca?” Ellerini arkasında kavuşturmuş; aksi, çatık kaşlı duruşuyla tek kelime etmeden, davetsizce içeriye geçti. Abdullah Amca mutfağa doğru yürüdü. Ben de el pençe peşi sıra. Boş bira şişelerinin şıngırtısı duyuldu. Ergün, suçüstü yakalanmış gibi şişeleri nereye koyacağını şaşırdı Abdullah Amca’yı görünce. Abdullah Amca, eliyle havadaki dumanı kovdu. Perdeyi çekip muşambalı pencereyi açtı. Masayı ve sandalyenin birini eliyle yokladı. Fesleğenlere dokunup avucunu kokladı. Odamın kapısından başını içeri uzattı. Kızlar onu görünce ayağa kalktılar. Başlarıyla selamladılar. Abdullah Amca oturmalarını işaret etti. Rezil olmamız an meselesiydi. Ergün, mucize bekler gibi kafasını ellerinin arasına almış, fısıltıyla dua ediyordu. Abdullah Amca bizi evden kovdu kovacak. Yaygara koparmasını bekliyoruz. Nasıl oldu anlamadık; bize acıdığından ya da hâlden anladığından mı, bilmiyoruz, “Hayırlı akşamlar.” diyerek çekip gitti. Derin bir oh çektik. Abdullah Amca’nın iki dudağı arasındaydı kıyametimiz. İsteseydi güzelim akşamı kâbusa çevirebilirdi. Kaldığımız yerden devam etmek için yeni biralarımızı açıp yudumladık.
Ergün’le Ezgi odaya çekildiler. Bir süre sonra da kapıyı kapattılar. Sesleri mırıltılara dönüştüğünde Derin’le ben mutfakta oturuyorduk. Öpülmesi gereken o, öpmesi gereken ben olmalıydım, diye düşünüyordum. Öte yandan elini tutmak istiyor ama bocalıyordum. Neden çekiniyordum ki? Sanki beni öperek irademi benden çalmıştı. Onu kaybetmekten mi korkuyordum? Yanımdaydı işte. Elinde kitapla oturmuş, Edip Cansever’in “Masada masaymış ha.” şiirini içinden okuyordu. En başından şiiri sesli okumasını istedim. Derin’in yumuşak ses tonuna dikkat kesildim.
Adam yaşama sevinci içinde / Masaya anahtarlarını koydu / Bakır kâseye çiçekleri koydu / Sütünü, yumurtasını koydu / Pencereden gelen ışığı koydu
Şiir beni yazmış gibi yaşama sevincini ilk kez tatmış olarak masaya, Derin’in ellerinin yanına koydum ellerimi. Teneke kutulardaki fesleğenlere bakıyordum bir yandan da. Masaya konmuş çiçekler gibi olmasa da eve yayılan kokusunu soluyordum. Süt ve yumurta buzdolabındaydı. Ergün onları özenle dolaba yerleştirmişti. Pencereye gelen ay ışığını perdeyle kovmuştuk. Masada sönmüş mumlar vardı.
Bisiklet sesini, çıkrık sesini / Ekmeğin, havanın yumuşaklığını koydu / Adam masaya / Aklında olup bitenleri koydu / Ne yapmak istiyordu hayatta / İşte onu koydu / Kimi seviyordu, kimi sevmiyordu / Adam masaya onları da koydu / Üç kere üç dokuz ederdi / Adam koydu masaya dokuzu
Bu dizeleri okurken Ergün’le Ezgi’nin seslerini duyuyorduk. Ekmeğin, havanın yumuşaklığı mutfakta dumana batmıştı. Derin’in saçı kulağıma değiyor, ben aklımda olup bitenleri koyamıyordum masaya. Ne yapmak istiyordum şu anda, onu koydum masaya. Sol elini tuttum iki dize arasında. Üç kere üç dokuz ederdi ama dört kere üç, on ikiye yaklaşıyordu saate bakınca.
Pencere yanındaydı, gökyüzü yanında / Uzandı masaya, sonsuzu koydu / Bir bira içmek istiyordu kaç gündür / Masaya biranın dökülüşünü koydu / Uykusunu koydu, uyanıklığını koydu / Tokluğunu, açlığını koydu
Pencere yanımdaydı, gökyüzü yanımda ama aramızda perde vardı. Masadan kaptığım gibi kafaya dikmiştim birayı. Sanki yeni bir inancı döküyordum içime. Hayalini kurduğum bir buluşmaydı bu gece yaşanılan. Uykularımı kaçırıyordu Derin’e doymayan yüreğim. Açlığım sevgiye, ilgiye, sarılışaydı belki. Ama hepsi Derin’de buluşuyor ve masaya konuyordu bu dizelerle. Derin son dört dizeyi, okşayıcı ses tonuyla okumaya devam etti.
Masa da masaymış ha / Bana mısın demedi bu kadar yüke / Bir iki sallandı durdu / Adam ha babam koyuyordu.
Şiirin sonunda, bir iki sallanıp duran masa gibi başımın sallanıp Derin’in omzuna, huzurun kaynağına doğru yaslandığına masa şahitti. “Seni gidi uyanık!” dedi Derin. Beni kendisi öpmemiş miydi? Şimdi neden böyle konuşuyordu? Boynunu öpmeme ramak kalmıştı ki yanımdan çekilip ayağa kalktı. Sigaraya uzandı. İstifimi bozmadım. Boynu yana bükük bekledim. Duruşum, Modigliani portreleri gibi kaldı öylece. Derin’in gelgitler içinde beni şaşkınlığa uğratması karşısında nasıl davranacağımı kestiremiyordum. Ben bu iç sıkıntısıyla cebelleşirken o, ayakta dikilmiş sigarasını emzik gibi emiyordu.
Saatler, her genç kıza eve gitmesi gerektiğini saat on ikide mi fısıldardı? Derin, sigarası biter bitmez Ezgi’ye seslendi. Ezgi de Ergün de gözlerini ovuşturarak çıkageldiler. Başka bir dünyadan uyanmış gibi. Ezgi yüzünü yıkadı. Hazır olduğunu hissettirdi. Derin çantasını omzuna astı. Hep birlikte evden çıktık. Derin’in karanlık sokakta, ay ışığıyla aydınlanan yüzünü bulanık zihnime depoluyordum. Taksi durağına vardığımızda Ezgi tokalaşarak Ergün’le vedalaştı. O zaman anladım ki bu gecenin kazananı yok. Derin ise mesafeli, alay edercesine tebessüm ederek elini uzattı bana. Hiç böyle hayal etmemiştim. Oysa sabahlayacaktık. Buzdolabındaki kahvaltılıklar geldi gözümün önüne…
Mayhoş kafa bulanıklığıyla kızları uğurlamıştık. Taksi uzaklaşırken, “Ne yaptınız odanda onca saat?” dedim Ergün’e. Ergün önce sustu. Ardından, “Sana dürüst olacağım.” deyip anlattı her şeyi. Ergün, Ezgi’nin yeni ayrıldığı erkek arkadaşıyla yaşadığı saçma sapan ilişkinin ayrıntılarını dinlemek zorunda kalmış. Ezgi ağlaya ağlaya harap olmuş. Hatta dayanamayıp Ezgi’nin durumuna mı, düştüğü duruma mı, kendisi de anlamamış, o da başlamış ağlamaya.
Ergün’le paslaşırcasına kâh bakışarak kâh acı acı gülerek oyuncağı elinden çalınmış iki mağdur çocuk gibi kaldırım taşlarına oturduk. Ergün, “Bu akşam ne oldu şimdi, ne yaptık, ne ettik? Sıfır, elde var sıfır!” deyiverdi. Ona “Üzülme!” diyecektim ama ondan fazla üzgün olduğumu hatırlayınca vazgeçtim. Sıfır çekmiş birini, Cemal Süreya’nın “Aşk” şiirinden esinlenerek yanıtlayamazdım. “Bir kez öpüştük, ikinin boynu bükük.” diyemezdim ki! “Olmadı işte, ne yapalım!” dedim. Elleriyle dizlerinden destek alarak ayağa kalktı istemeye istemeye. Evimize doğru yürüdük; sıvasız, rengini yutmuş evlerin bahçe duvarları arasından.
Mehmet Oral




Yorumlar